AURELIA HERMES Takım binasının içindeki sessizlik bana neredeyse fiziksel bir ağırlık gibi geliyordu. Normalde günün hangi saati olursa olsun canlılığını koruyan, koridorlarında insanların seslerinin yankılandığı, eğitim alanlarından gelen darbelerin ve kahkahaların birbirine karıştığı bu bina artık tanıdığım yer olmaktan çıkmış gibiydi. Sanki görünmeyen bir el bütün yapının üzerine ağır bir örtü sermişti de içerideki herkes aynı anda nefes almayı unutmuştu. Koridorlarda yürüyen insanlar vardı, odalarda ışıklar yanıyordu, mutfaktan hâlâ yemek kokuları geliyordu ama bütün bunların hiçbiri binanın canlı olduğu anlamına gelmiyordu. Çünkü bazen bir yerin yaşayan kısmı duvarları ya da içerisindeki insanlar değil, onların taşıdığı ruh olurdu. Ve şu anda Takım 2'nin ruhu sanki bir yerlerde parçalanmıştı.
Mizu'nun birkaç saat önce anlattıkları zihnimden çıkmıyordu. Shu Pryhi'nin öldürülmesi. Ryugu'nun tutuklanması. Aki'nin kontrolden çıkarak bir takım bölgesini savaş alanına çevirmesi. General unvanının askıya alınması. Ve en sonunda... Shu'nun bedeninin bulunamaması. Her bir ayrıntı kendi başına bile korkutucu sayılabilecek şeylerdi ama hepsi bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo o kadar ağırdı ki zihnim onu bir bütün olarak kavramayı reddediyordu. Özellikle de işin içinde Aki olduğu için.
Başımı pencereye yaslamış halde dışarıdaki geceyi izliyordum. Cistern'in ışıkları uzakta yıldızlar gibi parlıyordu. Sokaklar hâlâ doluydu. İnsanlar hâlâ yaşıyordu. Dünya hâlâ dönüyordu. Ama bu bana anlamsız geliyordu. Çünkü insan sevdiği birinin acı çektiğini bildiğinde dünyanın normal şekilde devam etmesi bazen korkunç bir şey gibi hissedebiliyordu. Şu anda Aki'nin odasında tek başına olduğunu biliyordum. Saatlerdir. Ve bu düşünce içimi kemiriyordu.
Çünkü onu tanıyordum.
Belki kendisini tanıdığı kadar değil.
Belki Shu kadar değil.
Belki Mizu kadar da değil.
Ama yine de tanıyordum.
İnsanların çoğu Aki'nin gülümsemesini görürdü. Onu tanıyanlar, o inatçı tarafını, ne olursa olsun ayağa kalkmasını, kendisinden çok başkalarının hayatını düşünmesini bilirdi. Savaş meydanında korkunun üzerine yürüyüşünü, bir başkasını kurtarmak uğruna kendi bedenini düşünmeden tehlikenin önüne atılışını görürlerdi. Onu gördüklerinde çoğu insanın aklına aynı kelime gelirdi: kahraman. Belki de Aki'nin en büyük laneti buydu. İnsanlar onun ne kadar güçlü olduğunu gördükçe, güçlü olmak zorunda olmadığını unutuyorlardı. Gülümsediği sürece iyi olduğunu, ayağa kalktığı sürece kırılmadığını, başkalarını kurtarmaya devam ettiği sürece kendisinin de kurtarılmaya ihtiyacı olmadığını düşünüyorlardı. Oysa ben onun yalnız kaldığında nasıl biri olduğunu biliyordum. Çok az insanın görebildiği o sessiz hâlini… Kapılar kapandığında yüzündeki gülümsemenin nasıl yavaşça silindiğini, kimse bakmıyorken omuzlarının üzerindeki görünmez ağırlığın nasıl çöktüğünü, geceleri uyuyamadığında tavana saatlerce bakıp geçmişte yaptığı her hatayı sanki yeniden yaşıyormuş gibi zihninde tekrar
tekrar çevirdiğini biliyordum. Kurtaramadığı her insanı yalnızca bir kayıp olarak değil, kendi üzerine yazılmış bir başarısızlık olarak taşıdığını biliyordum. Birinin ölümünü dünyanın acımasızlığına bağlamak yerine, önce kendisine dönüp "Ben neyi yanlış yaptım?" diye sorduğunu biliyordum. Ve belki de kimsenin fark etmediği şey tam olarak buydu: Aki'nin kendisini sevme biçimi yoktu. Kendisine karşı merhameti yoktu. Başkalarının yaralarını sararken kendi yaralarını görünmez kabul ediyor, herkes için bir sığınak olmaya çalışırken kendi içinde hiçbir yere sığınmıyordu. Aki'nin en büyük düşmanı hiçbir zaman karşısına çıkan canavarlar olmamıştı. Canavarlar dışarıdaydı; onları görebiliyor, onlara karşı savaşabiliyor, gerektiğinde yenebiliyordu. Fakat insanın kendi zihninde taşıdığı düşmandan kaçacak bir savaş alanı yoktu. Onun en büyük düşmanı her zaman kendisiydi. Ve bugün yaşananlardan sonra, o düşmanın içinde ne kadar büyüdüğünü düşündüğümde, içimde tarif etmek istemediğim bir korku oluşuyordu. Çünkü bazı yaralar kanamazdı. Bazıları insanın teninde değil, kendisine baktığı aynanın arkasında açılırdı. Aki'nin yarası da tam olarak öyleydi.
Odasına gitmiştim. Bir kez değil, üç kez. İlkinde kapının önünde durduğumda elim kapıya uzanmış, fakat birkaç saniye boyunca vuramamıştım. Koridor sessizdi. Cistern'in o devasa yapısında yüzlerce insanın yaşadığı düşünüldüğünde böyle bir sessizlik neredeyse imkânsızdı; yine de o kapının önünde durduğum anda sanki bütün dünya sesini kısmıştı. Sonunda hafifçe kapıya vurmuş, ismimi söylemiş ve içeriden gelecek herhangi bir sesi beklemiştim. Hiçbir şey gelmemişti. İkinci kez geldiğimde daha uzun süre bekledim. Bu kez içeride olduğunu biliyordum. Bunu anlamak için özel bir yeteneğe ihtiyacım yoktu. Bazen sevdiğiniz bir insanın varlığını, kapının arkasından bile hissedersiniz; nefes alışını duymanız gerekmez, hareket ettiğini görmeniz gerekmez. Sadece orada olduğunu bilirsiniz. Belki de insanın bir başkasına bağlanmasının en tuhaf taraflarından biri buydu. Bazı insanlar hayatınıza girdikten sonra varlıkları gözle görülmeyen bir ışık gibi çevrenizde kalırdı. Onları görmeseniz bile odanın boşluğu aynı kalmazdı. Aki de benim için öyleydi. Bu yüzden ikinci kez kapıya vurduğumda, "İçeride olduğunu biliyorum," demiştim. Sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışmıştım. Fakat cevap yine gelmemişti. Üçüncü kez gittiğimde artık ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Bir General olarak konuşamazdım; emir veremezdim. Bir arkadaş olarak konuşsam, belki beni yine geri çevirecekti. Onu zorlayamazdım. Bu yüzden yalnızca birkaç dakika konuşmak istediğimi söyledim. Ve nihayet kapının diğer tarafından sesini duydum.
"Yalnız kalmak istiyorum, Aurelia."
Sadece bu kadardı.
Ne bağırmıştı. Ne öfkesini bana yöneltmişti. Ne de beni sert bir şekilde uzaklaştırmıştı. Sesinde kızgınlık bile yoktu. Fakat belki de beni asıl korkutan şey tam olarak buydu. Çünkü Aki'nin öfkeli hâlini tanıyordum. Öfkesinin nasıl yükseldiğini, sesinin nasıl sertleştiğini, gözlerindeki o yıldırım gibi bakışı biliyordum. Kızgınlığı bile bir çeşit hayattı onun için. İçinde hâlâ mücadele eden bir şey olduğunu gösterirdi. Fakat o cümlenin içinde mücadele yoktu. Yalnızca tükenmişlik vardı. Sanki sesi, çok uzun zamandır taşıdığı bir yükün altında ezilmişti ve artık o yükü kaldıracak gücü kalmamıştı. İnsan bazen ağlayan birinden daha çok, artık ağlayamayacak kadar yorulmuş birinden korkardı. Çünkü gözyaşı hâlâ acının dışarı çıkabildiğini gösterirdi. Sessizlik ise bazen acının insanın içinde öyle derin bir yere gömüldüğünü anlatırdı ki, artık ona ulaşmak bile mümkün olmazdı. Kapının önünde birkaç
saniye daha durdum. Elimi kapının üzerine koymayı düşündüm. Sanki ahşabın diğer tarafına dokunarak ona ulaşabileceğimi düşündüm bir an. Sonra bunun ne kadar çaresizce bir düşünce olduğunu fark ettim. Bir kapıyı açabilirdim. Bir savaşı durdurabilirdim. Bir ordunun karşısına çıkabilirdim. Bir insanın bedenindeki yarayı iyileştirecek büyüler bulabilirdim. Fakat bir insanın kendi zihninde kendisine açtığı yaraya zorla ulaşamazdım.
Bu yüzden onu zorlamadım.
Kapının önünde birkaç dakika daha bekledikten sonra geri döndüm. Adımlarım koridor boyunca ilerlerken her biri sanki beni ondan biraz daha uzaklaştırıyordu. Oysa hayatım boyunca bazı mesafelerin yürüyerek aşılabileceğine inanmıştım. Bir yere ulaşmak istiyorsam yürür, savaşmam gerekiyorsa savaşır, çözmem gereken bir sorun varsa günlerce uğraşırdım. Fakat o gün ilk kez, insanın bazen bütün yolları bilmesine rağmen gideceği yere ulaşamayabileceğini hissettim. Aki'nin kapısının önünden ayrılmıştım ama zihnim hâlâ oradaydı. Sanki bedenim koridorlarda yürürken kalbimin bir parçası o kapının önünde kalmıştı. Belki de sevgi denilen şeyin en acı taraflarından biri buydu; bir insanın yanında olamadığınızda bile zihninizin onun yanında kalması. Onun acısını taşıyamazsınız, onun yerine yaralanamazsınız, onun yerine pişman olamazsınız. Yapabildiğiniz tek şey, kapının diğer tarafında sessizce oturan o insanın hâlâ orada olduğunu bilmek ve bir gün kapıyı kendisinin açmasını beklemektir. Ben de o gün, Aki'nin kapısının önünden ayrılırken içimde garip bir his taşıdım. Ona söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki… Fakat bazı sözler, söylemek için doğru zamanı beklemek zorundaydı. Çünkü sevgi bazen konuşmak değildi. Bazen sevdiğiniz insanın kapısını açmaya zorlamamak, onun sessizliğini kendi yalnızlığınızla doldurmaya çalışmamak ve yine de hiçbir yere gitmemekti.
Ama geri dönmek içimdeki huzursuzluğu azaltmamıştı.
Tam tersine, daha da büyütmüştü.
Çünkü şu anda onun ne düşündüğünü tahmin edebiliyordum. Shu'yu düşünüyordu. Son konuşmalarını düşünüyordu. Ağzından çıkan son sözleri düşünüyordu. Ustasının gözlerindeki son bakışı tekrar tekrar hatırlıyordu. Ve her zamanki gibi, bütün bunların sorumluluğunu kendi omuzlarına yüklüyordu. Aki'nin zihni bazen bir mahkeme salonuna benziyordu; hâkim de oydu, sanık da, savcı da. Kendisini suçlamak için başka birinin varlığına ihtiyaç duymazdı. Dünyanın ona yöneltebileceği bütün suçlamaları kendi içinde çoktan hazırlardı. Kendisini affetmek ise hiçbir zaman o mahkemede mümkün değildi. Muhtemelen şimdi de yatağında ya da odasının karanlığında oturmuş, Shu'nun ölümünü defalarca zihninde yeniden yaşatıyordu. "Keşke"lerle başlayan cümleler kuruyor, sonra o cümlelerin hiçbir şeyi değiştirmediğini bildiği hâlde yeniden kuruyordu. Kendisini General olarak başarısız ilan etmişti bile. Takımını koruyamadığını, Kuren ve Kazami'yi kurtaramadığını, insanların ona duyduğu güveni boşa çıkardığını, kendi öfkesi yüzünden daha fazla zarar verdiğini düşünüyordu. Ve bütün bunların üzerine, ustasına söylediği o son sözleri ekliyordu.
Bunu durdurmak istiyordum.
Fakat nasıl?
Bir insanın bedenine dokunup yarasını kapatabilirdim. Kırılmış bir kemiği iyileştirebilir, zehirlenmiş bir bedeni kurtarabilir, savaş meydanında ölümün eşiğine gelmiş birini yeniden hayata döndürebilirdim. Ama insanın kalbine dokunmanın böyle bir büyüsü yoktu. Bazen bir insanın en derin yarasına uzanmak için ellerinizi değil, sabrınızı kullanmanız gerekiyordu. Ve ben, Aki'nin yanında olmak istesem de onun acısını kendi ellerimle çekip alamayacağımı biliyordum. Bu gerçek beni öfkelendiriyordu. Beni üzüyordu. Beni çaresiz bırakıyordu. Çünkü bazen bir insanı ne kadar önemserseniz önemseyin, onun acısını onun yerine yaşayamazsınız. Onun düşüşünü kendi bedeninizle durduramazsınız. İçindeki karanlığa onun yerine yürüyemezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey, düştüğünde yanında olmak ve ayağa kalkmak istediği gün elinizi uzatmaktır.
Ve belki de benim Aki için yapabileceğim en büyük şey buydu.
Onu kurtarmaya çalışmak değil.
Onun kendi kendisini kurtaracağı güne kadar gitmemek.
Çünkü Aki hayatı boyunca herkese bir ışık olmaya çalışmıştı. Herkesin karanlığında yol göstermek, herkesin önüne geçmek, herkesin yükünü kendi omuzlarına almak istemişti. Fakat hiçbir ışık sonsuza kadar yanamazdı. Bazen ışığın da dinlenmeye, korunmaya ve bir başkasının elinde saklanmaya ihtiyacı olurdu. Ben onun bunu anlamasını istiyordum. Onu bir kahraman olduğu için değil, Aki olduğu için korumak istiyordum. Bunu ona söyleyemezdim belki. Henüz değil. Çünkü bazı duygular söze döküldüğünde küçülebiliyordu. Bazı bağlar ise isimlendirilmeye ihtiyaç duymadan var oluyordu. Benim ona duyduğum şey de biraz öyleydi; yüksek sesle söylenmeyen, karşılık beklemeyen, kendisini göstermeye çalışmayan ama insanın içinde sessizce büyüyen bir şey… Bir çiçeğin toprağın altında kök salması gibi. Görünmüyordu, fakat oradaydı.
Oturduğum koltukta ellerimi birbirine kenetledim. Salonun diğer tarafına baktım. Takımın geri kalanı da normal görünmeye çalışıyordu ama hiçbiri başarılı olamıyordu. Kai, normalde olduğu gibi yüksek sesle konuşmuyordu. Eski generalimiz Aiga, birkaç saattir aynı sayfaya bakıyormuş gibi görünüyordu. Hatta sürekli hareket halinde olan üyeler bile bugün yavaşlamıştı. Çünkü Aki yalnızca takımın generali değildi. Bu binanın merkezindeki kişiydi. İnsanların birbirine bağlanmasının sebeplerinden biriydi. Ve o kırıldığında bu kırık yalnızca onda kalmıyordu. Çatlaklar etrafındaki herkese yayılıyordu.
Tam o sırada giriş kapısının açılma sesi duyuldu.
Ses o kadar net yankılandı ki salondaki herkes istemsizce başını çevirdi.
Ben de döndüm.
Ve kapının önünde duran kişiyi görünce omuzlarım istemsizce gerildi.
Mizu Atlas.
Yüzündeki ifade normalden daha sert görünüyordu.
Üzerindeki üniforma hâlâ kusursuzdu.
Duruşu her zamanki gibi düzgündü. Ama gözlerinin altında belirgin bir yorgunluk vardı. Bu ayrıntıyı fark ettiğim anda içimdeki huzursuzluk biraz daha büyüdü. Çünkü Mizu kolay yorulan biri değildi. O yalnızca gerçekten kötü şeyler olduğunda böyle görünürdü. Salondaki konuşmalar tamamen kesildi. Kimse bir şey söylemedi. Mizu ise içerideki herkesi tek tek süzdü. Bakışları birkaç saniyeliğine benim üzerimde durdu. Sonra diğerlerine kaydı. Ve sonunda ağır bir nefes verdi. Bu nefes bile ortamın gerilmesini sağlamıştı. Çünkü belli ki söyleyeceği şey sıradan bir şey değildi. Salondaki herkes bunu anlamıştı. Ben de anlamıştım. Kalbimin biraz daha hızlı attığını hissediyordum. Çünkü bugün yaşananlardan sonra gelen her yeni haber bir öncekinden daha kötü oluyordu. Ve nedense... İçimde açıklayamadığım kötü bir his vardı. Mizu birkaç adım ileri yürüdü. Salonun tam ortasında durdu. Ardından sesi bütün o ağır sessizliği yararak yankılandı. “Size önemli bir duyuru yapmam gerekiyor.” İşte o an bütün oda tamamen sessizleşti. Ve nedense... Kalbim daha o konuşmaya başlamadan kötü bir şey duyacağımı anlamıştı.
Mizu'nun sesi salonun üzerine çöken sessizliği yarıp geçtiğinde içeride bulunan herkes istemsizce ona odaklanmıştı. Daha birkaç dakika önce herkes yalnızca Shu'nun ölümü, Ryugu'nun tutuklanması ve Aki'nin başına gelenler hakkında düşünüyordu. Fakat Mizu'nun yüzündeki ifade, birazdan söyleyeceği şeyin bunların üzerine yeni bir ağırlık daha ekleyeceğini hissettiriyordu. Ben oturduğum yerden ona bakarken ellerimi farkında olmadan birbirine kenetlemiştim. İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şeylerin değişmek üzere olduğunu hissediyordum. Daha doğrusu değişmiş olduğunu... ve şimdi bunun resmi olarak açıklanacağını.
Mizu birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Salonun üzerindeki sessizlik, az önce yaşananların ağırlığını taşıyamayacak kadar inceydi; herkes aynı odada bulunmasına rağmen hiç kimse gerçekten orada değilmiş gibiydi. Bakışlar birbiri ardına Mizu'ya yönelmiş, herkes onun ağzından çıkacak cümleyi bekliyordu. Mizu ise acele etmedi. Önce Asahi'ye baktı. Ardından Hikari'ye. Kai'nin gerilmiş çenesinde, Jared'ın huzursuzluğunda, Sia'nın her zamanki sessizliğinin ardındaki dikkatinde birkaç saniye durdu. Leonard'a geldiğinde ise bakışları çok kısa bir süreliğine orada kaldı. Sonra Milena'ya baktı. Küçük ellerinin dizlerinin üzerinde birbirine kenetlenmiş olduğunu, parmaklarının ne kadar sıkıldığını fark etmiş olmalıydı. En sonunda gözlerini tekrar ortaya çevirdi. Ağır bir nefes aldı. O nefes, yalnızca konuşmaya başlamadan önce alınmış sıradan bir nefes değildi; sanki Mizu, birazdan söyleyeceği şeyin odadaki herkesin hayatını değiştireceğini biliyor ve o cümlenin ağırlığını önce kendi göğsünde taşıyordu. Sonunda sesi yükseldi. Sertti, fakat alışılmadık biçimde ölçülüydü.
"Bugünden itibaren Team 2'nin yeni Generali benim."
O anda zaman birkaç saniyeliğine durmuş gibi hissettirdi.
Kimse hemen cevap vermedi. Cümlenin anlamı herkesin zihnine aynı anda ulaşmamıştı sanki. Bazen insan beklediği bir şeyi duyduğunda bile ona hazırlıklı olamazdı. Çünkü bazı gerçekleri tahmin etmekle onları başkasının ağzından duymak arasında korkunç bir fark vardı. Ben bunu zaten biliyordum. Hatta Mizu dışında bu göreve getirilebilecek başka kimsenin olmadığını da biliyordum. Takımın başına geçebilecek kadar güçlüydü, Aki'nin yokluğunda üyelerin güvenebileceği biriydi ve en önemlisi, Aki'nin kardeşiydi. Böyle bir durumda Cistern'in verebileceği en mantıklı karar buydu. Mantıklıydı. Gerekliydi. Hatta belki kaçınılmazdı. Fakat bütün bunları bilmek, o cümleyi duyduğumda içimde oluşan boşluğu engellemedi. Çünkü Mizu'nun "Ben yeni General'im," demesi yalnızca onun yükselmesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda Aki'nin düşmesi anlamına geliyordu. Bir makam değişikliğinden çok daha fazlasıydı bu. O cümlenin içinde, hepimizin henüz yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği başka bir cümle gizliydi: Akihiro Atlas artık General değildi.
Ve bunu duymak canımı acıttı.
Belki de olması gerekenden daha fazla.
Çünkü Aki'nin General oluşunu yalnızca bir rütbe olarak görmemiştim. O unvanın ona yakıştığını düşünmüştüm. Daha doğrusu, onun o unvana ihtiyaç duymadığını düşünmüştüm. Aki zaten insanların önüne geçen biriydi. Bir rütbe verilmeden önce bile başkalarının hayatını kendi hayatının önüne koyuyordu. General olmak onun kimliği değildi; yalnızca dünyaya karşı taşıdığı sorumluluğun resmi bir adıydı. Şimdi o adın elinden alınması, sanki onun
yaptığı her şeyin de değersizleştirildiğini söylüyordu. Bunun doğru olmadığını biliyordum. Aki hâlâ Aki'ydi. Hâlâ takımımızın bir parçasıydı. Hâlâ onu seven, ona güvenen insanlar vardı. Fakat bazen gerçeklerin doğru olması, acı vermelerini engellemiyordu.
Salon bir anda hareketlendi.
İlk tepki beklendiği gibi Asahi'den geldi. Sandalyesinden öylesine hızlı kalktı ki ayakların zemine sürtünme sesi sessizliği parçalayarak bütün salona yayıldı. Yüzündeki şaşkınlık birkaç saniye içinde öfkeye dönüşmüştü. Asahi'nin öfkesi genellikle doğrudandı; düşüncelerini saklamayı sevmez, bir şey yanlışsa bunu bütün gücüyle söylerdi. Fakat bu kez sesindeki öfkenin altında çok daha başka bir şey vardı. Korku. Aki'yi akademi yıllarından beri tanıyordu. Onunla savaşmış, yanında durmuş, onun nasıl biri olduğunu görmüştü. Bu yüzden Mizu'nun söylediği cümleyi bir siyasi karar gibi değil, Aki'nin başına gelen yeni bir felaket gibi algılıyordu.
"Asıl mesele bu mu şimdi?!" diye çıkıştı. Sesi salonun duvarlarında yankılandı. Birkaç adım öne çıkarken ellerini iki yana açtı. "Aki nerede? Ne durumda? General unvanını gerçekten elinden mi aldılar?"
Son soruyu söylerken sesi ilk kez kırıldı. Bunu kendisi bile fark etmiş olmalıydı. Çünkü hemen çenesini sıktı ve bakışlarını Mizu'ya dikti. Sanki biraz daha sakin davranırsa bu kararın gerçekten gerçekleşmiş olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktı. Asahi'nin Aki'ye olan bağlılığı hiçbir zaman süslü sözlerle ifade edilen bir şey değildi. Onunki daha basit, daha dürüst bir bağlılıktı. Birlikte savaşa girmiş insanların birbirine duyduğu türden. Aki'yi savunmak için önce düşünmeye ihtiyaç duymayan, içgüdüsel bir sadakat. Bu yüzden öfkesinin asıl hedefi Mizu bile değildi. Asıl hedef, Aki'nin bu hâle gelmesine izin veren bütün dünyaydı.
Hikari ise ağabeyinin yanında doğruldu. Asahi kadar gürültülü değildi; fakat yüzündeki endişe çok daha derindi. Hikari'nin gözleri Mizu'dan ayrılmıyordu. Dudakları hafifçe aralanmış, sanki söyleyeceği cümleyi birkaç kez zihninde tartmıştı. Sonunda sessizliği bozdu.
"Bu geçici değil mi?"
Sesi sakindi ama o sakinliğin altında belirgin bir titreme vardı.
"Aki böyle bir durumda zaten kendinde değil. Shu'yu kaybetti. Üstelik Ryugu'yla yaşananlardan sonra… Böyle bir karar almak için bundan daha kötü bir zaman olamazdı."
Hikari'nin cümlesinin sonunda gözleri bir anlığına yere kaydı. Aki'nin durumunu düşündüğü açıktı. Belki de onun için en korkutucu olan şey General unvanının alınması değildi. Aki'nin kendisini bunun yüzünden daha da fazla suçlayacağını bilmesiydi. Onu tanıyan herkes gibi Hikari de bunu biliyordu. Aki başarısızlığı başkalarının üzerine bırakmazdı. Ne olursa olsun önce kendisine dönerdi. Eğer bir insan zarar gördüyse, "Ben nerede hata yaptım?" diye sorardı. Eğer bir savaş kaybedildiyse, "Daha güçlü olmalıydım," derdi. Şimdi ise hem ustasını kaybetmişti hem de General unvanını kaybetmişti. Hikari'nin gözlerindeki korkunun sebebi buydu: Aki'nin bütün bunları nasıl yorumlayacağını tahmin edebiliyordu.
Kai'nin tepkisi ise çok daha sert oldu. Yumruğunu koltuğun kenarına vurduğunda çıkan ses hepimizi irkiltti. Yüzündeki öfke neredeyse fiziksel bir sıcaklık yayıyordu. Kai'nin Aki'ye duyduğu saygı, yalnızca General olduğu için değildi. Onu güçlü bir savaşçı olarak görüyordu; hatta zaman zaman Aki'ye duyduğu hayranlık, kendisini daha fazla geliştirme isteğine dönüşüyordu. Fakat şimdi onun gözünde Aki'ye verilen bu karar bir disiplin uygulamasından çok haksızlık gibi görünüyordu.
"Bu saçmalık!" dedi dişlerinin arasından. "Herkes onun neden öyle davrandığını biliyor! Shu öldürüldü! Orada olan herhangi biri aynı şeyi yapardı!"
Bir an durdu. Yumruğu hâlâ koltuğun kenarında sıkılıydı.
"Adam ustasını gözlerinin önünde kaybetti. Sonra kalkıp hâlâ soğukkanlı davranmasını mı bekliyorsunuz?"
Bu kez kimse hemen cevap vermedi. Çünkü Kai'nin sözlerinde hepimizin düşünmeye cesaret edemediği bir gerçek vardı. Aki'nin yaptığı şey yanlıştı. Bunu inkâr edemezdik. Kontrolünü kaybetmişti. Takım 5 bölgesi zarar görmüştü. Bir General olarak bunun sonuçları olacaktı. Fakat yanlış yapmakla canavar olmak arasında bir fark vardı. Ve Aki'nin şu anda en çok ihtiyaç duyduğu şey, yaptığı hatanın bütün kimliğine dönüşmesine izin vermemekti.
Milena ise hiçbir şey söylemiyordu.
Onun sessizliği, salondaki diğer bütün tepkilerden daha fazla dikkatimi çekti. Yüzü neredeyse tamamen solmuştu. Ellerini dizlerinin üzerinde birbirine kenetlemişti ve parmakları o kadar sıkıydı ki eklemleri beyazlaşmıştı. Onun zihninde yalnızca Aki'nin durumu olmadığını biliyordum. Kuren ve Kazami'nin geleceği hakkında günlerdir taşıdığı korku zaten onu yormuştu. Şimdi bunun üzerine Aki'nin durumu eklenmişti. Onun için bu toplantı, üst üste kapanan kapılardan oluşuyordu. Birini açmaya çalışırken karşısına bir başkası çıkıyordu.
Milena başını hafifçe kaldırdı.
Dudakları kıpırdadı ama hiçbir ses çıkmadı.
Sonra yeniden sustu.
Onu izlerken içim burkuldu. On altı yaşındaki bir kız çocuğunun omuzlarına bu kadar fazla korku yüklenmişti. Kuren. Kazami. Aki. Takım. Ve şimdi belirsiz bir gelecek. Üstelik Milena'nın elinden gelen tek şey, yaralandıklarında onları iyileştirmekti. Fakat bazı yaralar onun yeteneklerinin bile ulaşamayacağı kadar derindi.
Sonra gözlerim Leonard'a kaydı.
Salonun diğer ucunda, her zamanki yerinde oturuyordu. Diğerleri gibi tepki vermemişti. Ne ayağa kalkmıştı ne de Mizu'nun kararını sorgulamıştı. Yalnızca gözlerini yavaşça kaldırmıştı. Yüzünde okunabilir hiçbir duygu yoktu. Leonard'ın en rahatsız edici taraflarından biri buydu; onun ne düşündüğünü anlamak çoğu zaman mümkün değildi. Sanki yüzünün üzerinde insanların okuyabileceği bir kapı yoktu. Fakat onu uzun zamandır tanıdığım için, gözlerinin değiştiğini fark ettim.
Bir anlığına Aki'nin boş kalan sandalyesine baktı. Sonra Mizu'ya. Ardından yeniden Aki'nin oturması gereken yere. Ve dudaklarının kenarında belli belirsiz, neredeyse fark edilemeyecek bir hareket oldu. Gülümseme değildi. Daha çok bir düşüncenin yüzüne yansımasıydı. "Garip." dedi sonunda. Sesi diğerlerinin aksine sakindi. Herkesin bakışları ona döndü. Leonard birkaç saniye boyunca boş sandalyeye baktıktan sonra başını hafifçe yana eğdi. "Bazı insanlar gökyüzüne çıktığında herkes onların ışığını görür. Fakat kimse, ışığın yere düşerken neyi yaktığını sormaz."
Salon yeniden sessizleşti. Kaşlarımı hafifçe çattım. Leonard'ın ne demek istediğini anlamaya çalışırken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk yükseldi. Sözleri Aki hakkında mıydı? Büyük ihtimalle. Ama tam olarak neyi kastettiğini anlayamıyordum. Yüzünde hâlâ o anlaşılmaz ifade vardı. Sanki bir şey hakkında hüküm vermiyor, yalnızca uzaktan izliyordu. Fakat Aki'nin adını o cümlede hiç kullanmamış olması, sözlerini daha da tuhaf kılıyordu. "Leonard," dedim istemsizce. Gözleri bana döndü. O anda içimde çok eski, çok kişisel ve hiçbir zaman kimseye anlatmadığım bir korku kıpırdadı. Bakışlarından kaçtım. Bunu yaptığımı fark ettiğim anda kendime kızdım. Aurelia Hermes'in insanlardan çekinmesi beklenmezdi. Özellikle Leonard'dan. Fakat onunla göz göze geldiğim her an, içimde açıklayamadığım bir soğukluk beliriyordu. Geçmişten kalan, adını koyamadığım bir his değildi bu; aksine adını çok iyi bildiğim, fakat kimsenin duymasını istemediğim bir histi. Ona güvenmiyordum. Daha doğrusu, güvenmemek yetmiyordu. Ondan korkuyordum. Nedenini kimseye anlatamazdım. Henüz değil.
Bu yüzden gözlerimi ondan kaçırıp ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Yüzümde hiçbir şey belli etmemeye çalıştım. Leonard ise hiçbir şey söylemeden bana birkaç saniye daha baktı. Sonra bakışlarını yeniden boş sandalyeye çevirdi. Ve o anda içimden geçen tek düşünce şuydu: Aki'nin yokluğu, bu odadaki herkesi değiştirecekti. Kimi öfkelendirecek. Kimi korkutacak. Kimi daha fazla korumacı yapacak. Ve bazılarını ise… beklemekten vazgeçirecekti. Leonard'ın gözlerinde gördüğüm şeyi hâlâ tam olarak anlayamıyordum. Ama nedense, o cümlesini uzun süre unutamayacağımı biliyordum. Ve sonra... Ben konuşamadım. Çünkü boğazıma oturan şey kelimeleri engelliyordu. İçimde yalnızca Aki vardı. Onun yüzü. Onun sesi. Dün gece yatağımda ağlarken söyledikleri. İnsanlık hakkında kurduğu o umut dolu cümleler. Sabah ustasıyla konuşup her şeyi düzelteceğine inanışı. Ve şimdi... Her şeyin birkaç saat içinde yok oluşu. İnsanlar bazen kayıpları sayılarla ölçmeye çalışıyordu. Bir insan. Bir savaş. Ama ben bunun yanlış olduğunu düşünürdüm. Çünkü bazı insanlar sayı değildi.
Bazı insanlar etrafındaki insanların dünyasını oluşturuyordu. Shu da Aki için öyleydi. Bir öğretmen değildi yalnızca. Bir general değildi. Bir komutan değildi. O, Aki'nin yönünü bulduğu pusulaydı. Kendine inanamadığı zamanlarda dönüp baktığı kişiydi. Kendisini başarısız gördüğünde bile onayını aradığı insandı. Ve şimdi o kişi gitmişti. Üstelik Aki son konuşmalarının ağırlığını hâlâ sırtında taşıyordu. Bunu düşündükçe göğsüm sıkışıyordu. Çünkü herkes Shu'yu kaybetmişti. Ama Aki yalnızca Shu'yu kaybetmemişti. Aynı zamanda kendisini affedebilme ihtimalini de kaybettiğine inanıyordu. İşte beni korkutan şey buydu. Mizu sonunda yükselen sesleri susturmak için elini kaldırdı. Salon tekrar sessizleşti. Ardından ağır ve otoriter sesi yeniden duyuldu. "Bu kararın size garip geldiğini biliyorum. Hatta bazılarınızın buna öfkelendiğini de biliyorum. Ama şu an duygularımızla hareket etme lüksümüz yok. Team 2 şu anda liderliksiz bırakılamaz. Aki'nin durumu düzelene kadar bu görevi ben devralacağım. Bunu kabul etmek zorundasınız." Kimse konuşmadı. Mizu devam etti. "Akihiro Atlas hâlâ bu takımın bir parçasıdır. Hâlâ kardeşimdir. Hâlâ korumam gereken biridir. Ama şu an yaşananlar yalnızca onun etrafında dönmüyor. Shu Pryhi öldürüldü. Bir general başka bir general tarafından öldürüldü. Bunun Cistern tarihinde ne anlama geldiğini anlamanız gerekiyor." Salonun havası daha da ağırlaştı.
Mizu birkaç saniye durduktan sonra asıl konuya geçti. "Kuren ve Kazami hakkındaki karar geçici olarak ertelendi." Bu kez tepki çok daha büyüktü. Milena aniden başını kaldırdı. Asahi ve Hikari şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Kai'nin gözleri büyüdü. Mizu devam etti. "Aki, Dünya görevi sırasında bağlantı kurduğu bir kişiden yardım istedi. Eğer işler planlandığı gibi giderse Kuren ve Kazami güvende olacak. Şimdilik infaz süreci ilerlemeyecek." Milena'nın omuzlarından görünmez bir yük kalkmış gibiydi. Ama bu rahatlama uzun sürmedi. Çünkü Mizu'nun yüzü hâlâ ciddiydi. "Ancak bunun karşılığında daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız." Salondaki herkes tekrar ona odaklandı. "Cistern şu anda politik olarak istikrarsız bir döneme giriyor. Bir general öldürüldü. Katil başka bir general çıktı. Üstelik olayın ayrıntıları hâlâ net değil. Önümüzdeki günlerde soruşturmalar, baskılar, güç mücadeleleri ve muhtemel taraflaşmalar göreceğiz. Hepiniz buna hazırlıklı olmak zorundasınız." O an odanın içinde düşünceli bir sessizlik oluştu. Herkes farklı şeyler düşünüyordu. Kuren'i. Kazami'yi. Shu'yu. Ryugu'yu. Aki'yi. Ve yaklaşan belirsizliği. Tam o sırada bugüne kadar sessiz kalan kişi hareket etti. Köşedeki koltuktan yavaşça doğrulan Aiga'nın sesi bütün salonun dikkatini üzerine çekti.
Eski generalin karanlık gözleri bir süre tavana baktı. Sonra hafifçe gülümsedi. Ama bu neşeli bir gülümseme değildi. Bu çok eski savaşlar görmüş insanların takındığı türden bir ifadeydi. "Kendinizi kandırmayın." Salonun tamamı ona döndü. Aiga kollarını göğsünde birleştirdi. Bakışları ağırlaştı. Ve sesi taş gibi sertleşti. "Bir general öldürüldü. Bir başkası tutuklandı. Cistern'in dengesi kırıldı. Böyle şeylerin ardından soruşturmalar gelmez yalnızca." Gözleri tek tek hepimizin üzerinde gezindi. "Taraflar oluşur." Sessizlik büyüdü. Aiga'nın sesi son kez yankılandı. "Ve taraflar oluştuğunda..." Bakışları uzaklara kaydı. Sanki geçmişte gördüğü bir şeyi yeniden hatırlıyordu. "...savaş kaçınılmaz hale gelir." Aiga'nın sözleri salonun üzerine çöken görünmez bir ağırlık gibi havada asılı kaldığında hiç kimse hemen konuşmadı. Bunun sebebi yalnızca söylediklerinin korkutucu olması değildi; asıl sebep, odadaki herkesin onun haklı olabileceğini içten içe biliyor olmasıydı. Team 2'nin toplantı salonu her zaman gürültülü bir yer olmuştu. Asahi'nin yüksek sesli itirazları, Kai'nin sabırsız çıkışları, Hikari'nin sakinleştirmeye çalışan sesi, Jared'ın çekingen soruları ya da Kazami'nin bazen alakasız yerlerde yaptığı yorumlar... Bu oda hiçbir zaman gerçekten sessiz kalmazdı. Fakat şimdi, tavandan sarkan ışıkların soluk aydınlığında oturan insanların yüzlerine baktığımda, herkesin aynı düşünceye kapıldığını görebiliyordum. Shu ölmüştü. Aki görevinden alınmıştı. Bir general başka bir generali öldürmüştü. Ve Cistern'in yıllardır ayakta duran dengesi ilk kez bu kadar açık bir şekilde çatırdıyordu. Asahi'nin yüzündeki öfke bile biraz önceki kadar canlı görünmüyordu artık. Yumrukları hâlâ sıkılıydı ama bakışları yere kaymıştı. Hikari, kardeşinin yanında oturuyor olmasına rağmen gözleri başka yerdeydi; belli ki geleceği düşünüyordu. Milena'nın omuzları çökmüştü,
Kazami'nin yüzünde alışılmadık bir sessizlik vardı, hatta her zaman çevresine karşı kayıtsız görünen Leonard bile düşünceli görünüyordu. İnsanların yüzlerinde korkuyu görmek garip bir şeydi. Çünkü korku bağırmazdı. Korku ağlamazdı. Korku çoğu zaman yalnızca sessizleşirdi. Ve şu an odadaki herkes sessizdi.
Ben ise oturduğum yerde onları izlerken içimde farklı bir duygu hissediyordum. Elbette korkuyordum. Elbette üzgündüm. Elbette Aki için endişeleniyordum. Fakat bütün bunların altında çok daha ağır bir düşünce vardı. Çünkü ben Akihiro Atlas'ı diğerlerinden farklı görüyordum. Onlar bir generali kaybetmişti. Ben ise bir insanın yıkılışını izlemiştim. Dün gece yatağının yanında otururken, ustasıyla konuşup her şeyi düzelteceğine dair o çocukça umudu gözlerinde görmüştüm. Ağlarken bile yarına inanıyordu. Shu'dan özür dileyeceğine, her şeyi düzelteceğine, yeniden gülümseyebileceğine inanıyordu. Fakat bazen kader insanlara ikinci bir gün vermezdi. Ve şimdi o umutla uyuyan çocuk, sabah gözlerini açtıktan birkaç saat sonra ustasının ölümünü izlemişti.
İşte bu yüzden sessiz kalamadım.
Yavaşça ayağa kalktığımda sandalyemin ahşap ayakları zeminde hafif bir ses çıkardı. Bu küçük ses bile odadaki herkesin dikkatini bana çevirmesine yetmişti. Bakışların üzerime toplandığını hissedebiliyordum. Mizu konuşmadı. Aiga konuşmadı. Hiç kimse konuşmadı. Herkes bekliyordu.
Bir süre hiçbir şey söylemedim.
Çünkü insanların bazen sözlerden önce sessizliğe ihtiyacı olurdu.
Bakışlarımı odanın içinde dolaştırdım. Her birinin yüzüne ayrı ayrı baktım. Yıllardır aynı çatı altında yaşadığım insanlara. Aynı sofrayı paylaştığım insanlara. Aynı savaşlara girdiğim insanlara. Aynı kayıpları yaşadığım insanlara.
Sonra yavaşça konuşmaya başladım.
“İnsanların geleceği anlamak konusunda yaptığı en büyük hata...” dedim sakin ama salonun her köşesine ulaşan bir sesle, “...geleceği bir duvar sanmalarıdır.”
Herkes dikkatle dinliyordu.
“İnsanlar savaş kelimesini duyduklarında gözlerinin önünde tek bir görüntü belirir. Yıkılmış şehirler, ölen insanlar, kaybedilen dostlar... Ve sonra bunun kaçınılmaz olduğunu düşündüklerinde korkmaya başlarlar. Çünkü kaçınılmaz olan şey değiştirilemez gibi görünür. Fakat ben hiçbir zaman geleceğin değiştirilemez olduğuna inanmadım.”
Bakışlarım pencereye kaydı. Dışarıda Cistern'in ışıkları görünüyordu.
“Çünkü gelecek bir duvar değildir. Gelecek bir nehirdir. İnsanlar onu uzaktan izlediğinde tek bir yöne aktığını sanırlar. Oysa yeterince güçlü bir irade, yeterince büyük bir inanç ve yeterince kararlı insanlar bir araya geldiğinde nehirlerin yönü bile değişebilir.”
Asahi başını kaldırmıştı.
Kai'nin gözleri bana dönmüştü. Hatta Aiga bile dikkatle dinliyordu. Derin bir nefes aldım. “Evet,” dedim. “Belki savaş geliyor. Belki gerçekten önümüzde karanlık günler var. Belki Shu'nun ölümü yalnızca başlangıçtır. Belki önümüzdeki haftalarda, aylarda ya da yıllarda bugün yaşadığımızdan çok daha büyük acılar yaşayacağız. Ama size bir şey sormak istiyorum.” Bakışlarım tek tek üzerlerinde gezindi. “Akihiro Atlas olsaydı şu anda ne yapardı?” Kimse cevap vermedi. Ama cevaplarını yüzlerinden okuyabiliyordum. Çünkü hepimiz biliyorduk. Gözlerimi kapatıp hafifçe gülümsedim. “Dünya'nın sonu geliyor olsa bile insanları kurtarmaya çalışırdı.” Bu kez salonun içindeki hava biraz değişmişti. “Gökyüzü parçalanıyor olsa bile bir çıkış yolu arardı. Çünkü Aki hiçbir zaman yalnızca bir general olmadı. İnsanların yaptığı hata da buydu zaten. Onu rütbesiyle tanımladılar.” Bakışlarım sertleşti. “General unvanı askıya alınabilir.” Sesim ağırlaştı. “Yetkileri alınabilir.” Bir adım öne çıktım. “İsmi kayıtlardan silinebilir. Sizlerden bazıları onu çok uzun zamandır tanımıyor bile olabilirsiniz. Bazılarınızdan küçük yaşta general olup sizin onun peşinden gitmek zorunda oluşunuzu kıskanıyor olabilirsiniz.” Salon tamamen sessizdi. “Ama bir kahramanın ne olduğunu belirleyen şey bunlar değildir.” Sözlerimin ardından birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Sonra devam ettim.
“Akihiro Atlas bugün görevinden alınmış olabilir. Ama o hâlâ benim tanıdığım insan. Hâlâ başkalarının acısını kendi omuzlarında taşımaya çalışan aptal kadar iyi kalpli çocuk. Hâlâ kendisini suçlayarak başkalarını korumaya çalışan biri. Ve tam da bu yüzden...”
Sesim ilk kez sertleşti.
“...şu anda onun yanında olmamız gerekiyor.”
Bakışlarım odadaki herkesi tek tek taradı.
“Asıl sınavımız şimdi başlıyor. Çünkü insanlar güçlü olduklarında yanlarında durmak kolaydır. İnsanlar kazandıklarında onları alkışlamak kolaydır. İnsanlar kahraman olduklarında arkalarında yürümek kolaydır. Ama bir insan yere düştüğünde, bütün dünya ona sırtını döndüğünde ve kendi kendisinden bile nefret etmeye başladığında yanında kalabilmek... işte sadakat budur.”
Milena'nın gözleri dolmuştu.
Hikari başını eğmişti.
Kai yumruklarını sıksa da bu kez öfkeden değil, kararlılıktan yapıyordu.
Ve ben son kez konuşurken gözlerimi odanın ortasına diktim.
“Bu takım onun mirasını taşıyor. Bu takım Akihiro Atlas'ın evi. Ve ben kimsenin bu evi parçalamasına izin vermeyeceğim. Ne politikacılar. Ne generaller. Ne savaş. Ne korku.”
İçimde büyüyen kararlılığı hissedebiliyordum.
“Kuren'i de kurtaracağız. Kazami'yi de koruyacağız. Aki'yi de ayağa kaldıracağız. Ve eğer gelecek gerçekten değiştirilebiliyorsa... o geleceği değiştiren insanlar biz olacağız.”
Sözlerim sona erdiğinde salonda yeniden sessizlik oluştu.
Ama bu kez o sessizlik korkunun sessizliği değildi.
Bu kez insanların yeniden nefes almayı hatırladığı sessizlikti.
Odanın kapısını kapattığım an, dış dünyayla arama görünmez bir duvar örülmüş gibi hissettim. Koridorun sessizliği geride kalmıştı ama garip olan şey, o sessizliğin peşimi bırakmamasıydı. Sanki Team 2 binasının üzerine çöken o ağır hava kıyafetlerime, saçlarıma, hatta nefes alışlarıma kadar işlemişti. İnsan bazen kötü haberlerin yalnızca zihni etkilediğini sanıyordu. Oysa bazı haberler insanın bedenine de yerleşiyordu. Omuzlarına görünmez ağırlıklar asıyor, sırtını biraz daha kamburlaştırıyor, kalbinin attığı her vuruşu biraz daha yorucu hale getiriyordu. Ben de şu anda tam olarak öyle hissediyordum. Salonda konuşurken güçlü görünmek kolaydı. İnsanların gözlerinin içine bakıp umut hakkında konuşmak kolaydı. Korkunun karşısına dikilip geleceğin değiştirilebilir olduğunu söylemek kolaydı. Ama şimdi yalnızdım. Ve yalnızlık, insanın kendisinden sakladığı şeyleri ortaya çıkarma konusunda acımasızdı.
Sessizce banyoya girdim. Parmaklarım musluğun metal yüzeyine dokunduğunda soğukluk avuçlarımın içine işledi. Ardından suyu açtım. İlk başta ince bir akış halinde dökülen su birkaç saniye içerisinde güçlendi ve duş başlığından aşağıya doğru beyaz bir perde gibi inmeye başladı. Üzerimdeki kıyafetleri çıkarırken bile zihnim hâlâ salondaki konuşmalarda takılı kalıyordu. Mizu'nun yüzündeki yorgunluk. Aiga'nın savaş kelimesini söylerken gözlerinde beliren o eski, ürkütücü kesinlik. Milena'nın rahatlamaya çalışırken bile tam olarak rahatlayamayan ifadesi. Kuren'in sessizliği. Kazami'nin anlamaya çalışan gözleri. Ve hepsinin üzerinde dolaşan tek bir isim.
Akihiro.
Sıcak su omuzlarıma düştüğü anda gözlerimi kapattım. Normalde bu hissi severdim. Günün yorgunluğunu alırdı. Zihnimi boşaltırdı. Ama bugün hiçbir şey değişmedi. Su tenime çarpıyor, saçlarımın arasından geçiyor, sırtımdan aşağı süzülüyor ama içimdeki ağırlığa ulaşamıyordu. Çünkü sorun bedenimde değildi. Sorun düşüncelerimdeydi. Ve düşüncelerim ne kadar kaçmaya çalışırsam çalışayım dönüp dolaşıp aynı yere gidiyordu.
Akihiro.
Başımı hafifçe öne eğdim. Sarı saçlarım tamamen ıslanmıştı artık. Su damlaları saç tellerimin ucundan kopup yüzüme düşüyor, yanaklarımdan aşağı süzülerek çeneme ulaşıyordu. Banyodaki buhar giderek yoğunlaşıyor, aynayı tamamen görünmez hale getiriyordu. Fakat ben zaten kendime bakmak istemiyordum. Çünkü şu an kendi yüzümü görmek istemiyordum. Şu an görmek istediğim kişi başkasıydı.
Kapısını çaldığımda beni içeri almayan kişi.
Saatlerdir odasından çıkmayan kişi.
Konuşmak istemediğini söyleyen kişi.
Akihiro.
Yavaşça duvarın dibine kaydım ve yere oturdum. Fayansların soğukluğu sırtıma ve kalçama temas ettiğinde istemsizce ürperdim. Dizlerimi kendime doğru çektim ve başımı onların üzerine yasladım. Su hâlâ üzerime akmaya devam ediyordu. Saçlarımdan aşağı süzülüyor, omuzlarımın üzerinden geçiyor, dizlerime çarpıp yere düşüyordu. Dakikalar geçiyordu ama ben hareket etmiyordum. Çünkü hareket edersem düşünmeye devam edeceğimi biliyordum. Ve düşünmeye devam edersem daha da kötü hissedeceğimi.
Çünkü ben Shu'nun Akihiro için ne ifade ettiğini biliyordum.
Belki onun kadar değil.
Belki hiçbirimiz onun kadar anlayamazdık.
Ama biliyordum.
İnsanlar dışarıdan baktığında Shu Pryhi'yi bir general olarak görürdü. Bir lider. Bir savaşçı. Bir dahi. Cistern'in en etkili isimlerinden biri. Ama Akihiro için bunların hiçbiri asıl mesele
değildi. Shu onun için yalnızca bir komutan değildi. O, Akihiro'nun kendine inanamadığı zamanlarda dönüp baktığı insandı. Dünyanın ona karşı olduğunu düşündüğünde yanında bulduğu kişiydi. Kendini başarısız gördüğünde bile değerli olabileceğine inanmasını sağlayan kişiydi. Ve şimdi... O kişi yoktu. Bu düşünce göğsümün içinde öyle ağır bir yere oturdu ki nefes almak bile zorlaştı. Çünkü Akihiro'nun nasıl biri olduğunu biliyordum. Herkes onun gücünü konuşurdu. Herkes cesaretini konuşurdu. Herkes kahramanlığını konuşurdu. Ama çok az insan onun kendisine karşı ne kadar acımasız olduğunu fark ederdi. Ben fark ediyordum. Çünkü geceleri bazen gözlerindeki o ifadeyi görüyordum. İnsanları kurtardıktan sonra bile yeterli olmadığını düşünen bakışlarını. Övgü aldığında bile buna inanmayan yüzünü. Başarılarının arasında bile kendisine kusur arayan zihnini. Ve şimdi o zihnin eline hayatının en büyük bahanesi geçmişti. Shu. Bir anda boğazım düğümlendi. Çünkü onu tanıyordum. Şu an odasında oturuyorsa kendisini suçluyordu. Muhtemelen Ryugu'dan bile fazla. Muhtemelen Shu'nun ölümünü düşünürken kendi sözlerini hatırlıyordu. Kendi öfkesini. Kendi kırgınlığını. Ve bütün bunları tekrar tekrar yaşayarak kendisini parçalıyordu. İşte beni korkutan şey buydu.
Shu'nun ölümü değil. Ryugu değil. Yaklaşan savaş değil. Beni korkutan şey Akihiro'nun kendi zihniydi. Çünkü insanın en tehlikeli düşmanı bazen karşısındaki kişi değil, kendi içindeki sestir. Ve Akihiro'nun içindeki ses hiçbir zaman merhametli olmamıştı. Başımı dizlerimin üzerine biraz daha gömdüm. Su yüzüme vuruyor, gözlerimi kapatmaya zorluyordu. Banyoda yalnızca akan suyun sesi vardı. Ama o sesin altında kendi kalbimin atışlarını duyabiliyordum. Ağır. Yorgun. Huzursuz. Ve ilk kez kendimi gerçekten çaresiz hissettim. Çünkü Team 2'yi bir arada tutabilirdim. Yaklaşan politik fırtınalara karşı plan yapabilirdim. Savaş çıkarsa savaşabilirdim. İnsanların umutlarını yeniden ayağa kaldırabilirdim. Ama sevdiğim bir insanın kendi acısının içinde yavaş yavaş boğulmasını izlemek... İşte buna karşı hiçbir büyü bilmiyordum. Bu yüzden orada, duşun altında, başım dizlerimin üzerinde ve saçlarımdan aşağı akan su yüzüme karışırken hareketsizce oturdum. Ve uzun süre boyunca yalnızca tek bir şeyi düşündüm. Eğer Akihiro gerçekten karanlığın içine düşüyorsa... Onu oradan çıkarabilecek kadar parlak kalmayı başarabilecek miydim? BÖLÜM SONU