AURELIA HERMES Önce ışık geldi.
Sonra sesler.
Sonra zaman.
Evrenin gidişatı böyle işliyordu.
İnsanlar sabahın gelişiyle uyanıldığını düşünürdü ama ben bunun doğru olduğuna hiçbir zaman inanmamıştım. İnsanlar aslında düşüncelerinin ağırlığı izin verdiği kadar uyanabiliyordu. Eğer zihniniz yeterince ağırsa güneş doğsa bile gecenin içinden çıkamazdınız. Ve Team 2 binasının üzerine çöken atmosfer tam olarak böyleydi. Dışarıda sabah olmuştu. Pencerelerin ardından görünen gökyüzü berraktı. Cistern'in kuleleri altın renkli gün ışığını yakalıyor, sokaklar yavaş yavaş canlanıyor, insanlar günlük hayatlarına dönmeye çalışıyordu. Fakat içeride durum farklıydı. Shu'nun ölümü yalnızca bir generalin ölümü değildi. Bir denge unsurunun kaybolmasıydı. Bir çağın çatlamasıydı. Ve o çatlaklardan sızan şey yalnızca politik kriz değil, insanların içine yerleşen görünmez korkuydu.
Gözlerimi açtığımda birkaç saniye boyunca tavana baktım. Dün gece ne kadar uyuduğumu bilmiyordum. Belki birkaç saat. Belki daha az. Çünkü zihnim uyusa bile düşüncelerim uyumamıştı. Rüyalarımın arasına bile Akihiro girmişti. Shu'nun ölüm haberini duyduğundaki yüzü. O kırılmış bakışlar. Kendisini suçlayacağını bilmenin verdiği o çaresiz his. Bunların hepsi gecenin içinde peşimi bırakmamıştı. Fakat bugün farklıydı. Bugün düşünmeye devam etme lüksüm yoktu. Çünkü Team 2'nin ayakta kalması gerekiyordu. Ve Akihiro'nun yokluğunda insanlar fark etse de etmese de bazı boşlukları doldurmak zorundaydım.
Yavaşça yataktan kalktım. Odamın içindeki sessizlik dikkat çekiciydi. Normal zamanlarda sabahları pencereyi açar, dışarıdaki sesleri dinlerdim. Ama bugün bunu yapmadım. Bunun yerine gardırobuma yöneldim. İnsan bazen kontrolünü kaybettiğinde ilk olarak küçük şeylere sarılırdı. Düzenli olmak gibi. Hazırlanmak gibi. Günlük rutinleri sürdürmek gibi. Çünkü büyük şeyler parçalandığında küçük alışkanlıklar insanın ayakta kalmasını sağlayabiliyordu.
Uzun sarı saçlarımı aynanın karşısında dikkatlice tararken bir süre kendime baktım. Yüzümdeki yorgunluğu görebiliyordum. Gözlerimin altında oluşmaya başlayan hafif gölgeleri de. Normalde bunu önemsemezdim ama bugün kendime istemsizce şunu sordum:
"Eğer şimdi Akihiro beni görseydi ne derdi?"
Ve bu düşünce istemsizce dudaklarımın kenarında küçük bir tebessüm oluşturdu.
Muhtemelen hiçbir şey demezdi.
Belki birkaç saniye bakar.
Sonra tamamen alakasız bir şey söylerdi.
Ya da farkında olmadan iltifat ederdi.
Ve ardından söylediği şeyin etkisini anlamadan yoluna devam ederdi. Bu düşünce içimi aynı anda hem ısıttı hem de acıttı. Çünkü şu an bunların hiçbiri olmayacaktı. Şu an büyük ihtimalle odasından bile çıkmamıştı. Saçlarımı toplamayı bitirdikten sonra kıyafetlerimi giydim. Ardından makyaj masama geçtim. Normalde fazla vakit harcamazdım. Soylu bir aileden geliyor olmam insanların düşündüğü kadar gösteriş meraklısı olduğum anlamına gelmiyordu. Ama yine de bazı alışkanlıklar kolay kolay terk edilmiyordu. Hafif dokunuşlarla kendime daha canlı bir görünüm vermeye çalışırken içimden istemsizce güldüm. Çünkü bu kadar büyük felaketlerin ortasında bile kadınlar kadın olmaya devam ediyordu. Dünya yanıyor olabilirdi. Savaş kapıda olabilirdi. Bir general öldürülmüş olabilirdi. Ama yine de aynanın karşısında duran bir kadın saçının düzgün durup durmadığını kontrol ediyordu. Ve nedense bu düşünce bana tuhaf bir şekilde insanca gelmişti. Hazırlıklarımı tamamladıktan sonra son kez aynaya baktım. Ardından derin bir nefes aldım ve odadan çıkmak için kapıya yöneldim. Tam elim kapı koluna uzanmıştı ki... Tak. Kapım çalındı. Hareketim yarıda kaldı. Birkaç saniye boyunca sessizce bekledim. Bu saatte kim olabilirdi? Mizu değildi. Eğer Mizu olsaydı kapıyı çalmak yerine doğrudan içeri girerdi ya da beni toplantıya çağıran resmi bir haber gönderirdi. Aiga hiç değildi. Aiga'nın bir kapıyı çalma ihtimali, güneşin batıdan doğma ihtimaliyle yarışırdı.
Kaşımı hafifçe kaldırdım. "Kim oa" Kapının ardından birkaç saniyelik sessizlik geldi. Sonra tanıdığım yumuşak bir ses duyuldu. "Benim..." Milena. İstemsizce gözlerimi kırpıştırdım. Ve o anda zihnimde beliren ilk şey yine savaşlar ya da krizler olmadı. Kuren oldu. Bu düşünce o kadar ani geldi ki istemsizce gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmak zorunda kaldım. Çünkü Milena Niaro hakkında bilinen çok fazla şey vardı. Cistern'in en yetenekli şifacılarından biriydi. Belki de en yeteneklisiydi. Avatarı inanılmaz derecede nadir görülen bir yeteneğe sahipti. Yarattığı kutsal bitki, teorik olarak ölümün eşiğindeki bir insanı bile tek damla özsuyu ile tamamen iyileştirebiliyordu. Kopmuş uzuvlar. Parçalanmış organlar. Ruhsal hasarlar. İnsanların aylarca iyileşemeyeceği yaralar onun ellerinde mucize gibi kapanıyordu. Ama bunun bir bedeli vardı. Her kullanım onu korkunç şekilde yoruyordu. Bazen günlerce ayağa kalkamayacak kadar. Bazen konuşamayacak kadar. Ve buna rağmen Team 2 içerisindeki herkes için kendisini tüketmekten çekinmezdi. Bu yüzden insanlar onu yalnızca bir şifacı olarak değil, takımın kalbi olarak görüyordu. Ama bütün bunların yanında benim bildiğim başka bir gerçek daha vardı. Milena'nın bütün dikkatli tavırlarına rağmen saklayamadığı bir şey. Kuren. Tanrım...
O kız gerçekten korkunç derecede âşıktı. Ve bunu gizlediğini sanması bazen gerçekten komik oluyordu. Kuren odanın bir köşesine girse gözleri istemsizce onu takip ederdi. Kuren yaralansa yüzünün rengi değişirdi. Kuren güldüğünde kendisi de gülümserdi. Ve bunların hiçbirini fark ettirmediğini sanıyordu. Bir anlığına gözlerimi kapatıp sessizce başımı salladım. Bazı kadınlar gerçekten inanılmazdı. Ben bile bunu kilometrelerce öteden anlayabiliyorken Kuren'in hâlâ fark etmemiş olma ihtimali vardı. Bu düşünce yüzünden dudaklarımdan istemsizce küçük bir kıkırtı kaçtı. Tam o sırada kapının ardından yeniden Milena'nın sesi duyuldu. Bu kez biraz daha çekingen. Biraz daha utangaç. "Şey... içeri girebilir miyim?" Düşüncelerimin içinde kaybolduğumu o an fark ettim. Hızla kendimi toparladım. Yüzümdeki ifadeyi düzelttim. Ve kapıya doğru döndüm. "Elbette girebilirsin Milena." Kapıya yaklaşırken içimde açıklayamadığım bir his oluşmuştu. Çünkü Milena'nın bu saatte beni ziyaret etmesinin tek bir anlamı vardı. Ve bunun Kuren'le ilgili olma ihtimali... Oldukça yüksekti. Milena içeri girdiğinde kapıyı arkasından neredeyse duyulmayacak kadar dikkatli bir şekilde kapattı. Kapının menteşelerinden çıkan hafif ses bile odanın içindeki sessizliğin arasında belirginleşmişti. Sabah güneşi hâlâ pencerenin ardından içeri süzülüyor, açık renk perdelerin arasından geçen ışık odanın zeminine altın renkli çizgiler bırakıyordu. Normal şartlarda huzurlu hissettirmesi gereken bu görüntü bile son günlerde yaşananların ardından üzerime
çöken ağırlığı hafifletemiyordu. Ben yatağın kenarında otururken gözlerim istemsizce kapının önünde duran genç kıza kaydı ve onu görür görmez içimdeki sertlik biraz olsun eridi. Çünkü karşımda duran kişi şu anda Team 2'nin en yetenekli şifacısı değildi. Cistern'in en değerli destek güçlerinden biri değildi. Ölümün eşiğinden insanları geri çekebilen avatar kullanıcısı değildi. Karşımda duran kişi yalnızca korkmuş, endişelenmiş ve ne yapacağını bilemeyen on altı yaşında bir kızdı.
Milena'nın elleri önünde kenetlenmişti. Parmakları tuttuğu küçük sepetin sapını öylesine sıkıyordu ki eklemlerinin beyazladığını görebiliyordum. Omuzları her zamankinden biraz daha düşüktü. Yüzünde uyumadığı belli olan ince yorgunluk çizgileri vardı. Saçları her zamanki gibi özenle toplanmıştı, kıyafetleri düzgündü, görünüşünde kusur sayılabilecek hiçbir şey yoktu ama insanın ruhu yorulduğunda dış görünüş bunu sonsuza kadar gizleyemiyordu. Onu yıllardır tanıyordum ve Milena'nın sessizliklerinin birbirinden farklı olduğunu öğreneli uzun zaman olmuştu. Bazı sessizlikler huzurlu olurdu. Bazıları yalnızca düşünceli. Fakat şu an taşıdığı sessizlik, insanın içinde büyüyen korkuları dışarı sızdırmamak için ördüğü kırılgan bir duvara benziyordu. Yüzüne baktığım anda bunu anlayabilmiştim.
"Gel bakalım," dedim yumuşak bir sesle.
Milena birkaç saniye boyunca yerinde kaldı. Sanki gerçekten gelip gelmemesi gerektiğini tartıyormuş gibiydi. Sonra küçük adımlarla odanın içine ilerledi. Hareketlerinde alışılmadık bir çekingenlik vardı. Yanıma yaklaşırken gözlerini birkaç kez kaldırıp indirdi. Nihayet yatağın yanına ulaştığında elindeki sepeti bana uzattı. O sırada dudaklarını hafifçe ısırdığını fark ettim. Bu hareketi her zaman gergin olduğunda yapardı.
"Ben..." diye başladı sessizce. "Aslında General Akihiro için gelmiştim."
Bu cümleyi duyduğum anda göğsümün içinde ince bir sızı hissettim.
General.
Kimse onun unvanını kaybettiğini kabullenmek istemiyordu.
Belki resmî kayıtlarda artık Team 2'nin generali değildi ama insanların zihninde hâlâ oydu. Çünkü insanlar yalnızca makamları hatırlamazdı. İnsanlar kendilerini koruyan kişileri hatırlardı. Yanlarında duran kişileri hatırlardı. Ve Akihiro, bu takım için yalnızca bir komutan olmamıştı.
Milena gözlerini yere indirerek devam etti.
"Onunla konuşabildin mi?"
Sesindeki tedirginlik hemen hissediliyordu.
"Durumu nasıl?"
Soruyu sorarken parmaklarının sepetin sapını biraz daha sıktığını gördüm. Sanki cevaptan korkuyordu.
Sonra sepeti açtı. İçindekileri gördüğüm anda istemsizce gülümsedim. Şekerli fındıklı çörekler. Tarçın kokusu hâlâ üzerlerinde duran birkaç kurabiye. Küçük cam bir kavanoza doldurulmuş sıcak çikolata karışımı. Ve dikkatlice kâğıtlara sarılmış birkaç paket kurutulmuş meyve. Basit şeylerdi. Pahalı değillerdi. Gösterişli değillerdi. Ama tam da Akihiro'nun hoşlanacağı türden şeylerdi. Çünkü Akihiro her zaman insanların beklediğinden daha sade biriydi. Büyük ziyafetlerden çok birlikte içilen sıcak bir içeceği severdi. Gösterişli hediyelerden çok samimiyet taşıyan küçük şeyleri önemserdi. Milena'nın bunu fark etmiş olması beni gülümsetmişti. Başımı hafifçe eğdim. "Milena..." Genç kız irkildi. "Ne?" "Dünyanın en tatlı insanlarından biri olabilirsin." Yanakları birkaç saniye içerisinde kıpkırmızı oldu. Gözlerini kaçırdı. Ben ise kahkahamı bastırmaya çalışarak yatağın yanını işaret ettim. "Gel buraya." Bir an tereddüt etti. Sonra sessizce yanıma oturdu. Oturur oturmaz elimi saçlarına uzattım. Ve başını okşamaya başladım. Sonuç neredeyse komikti.
Birkaç saniye boyunca tamamen dondu. Savaş alanında parçalanmış bedenleri tedavi eden, ölümle burun buruna gelen insanları kurtaran, kriz anlarında bile sakin kalabilen Milena Niaro, başı okşandığı anda afallamış bir çocuğa dönüşmüştü. "A-Aurelia..." "Sus." Saçlarını okşamaya devam ettim. "Biraz şımartılmayı hak ediyorsun." Omuzları yavaşça gevşedi. Direnmeyi bıraktı. Ve işte tam o sırada yüzünü gerçekten inceleme fırsatı buldum. Gözlerinin altındaki yorgunluk. Dudaklarının kenarında gizlenmeye çalışılan gerginlik. Bakışlarının içinde sürekli dolaşan huzursuzluk. O anda anladım ki buraya geliş amacı yalnızca Akihiro değildi. Saçlarını okşayan elim yavaşladı. Sesimi biraz daha yumuşattım. "Milena." Başını kaldırdı. "Bana ne istersen sorabilirsin." Gözlerinde kısa süreli bir şaşkınlık belirdi. "Ne demek istiyorsun?" "Şunu demek istiyorum." Gözlerinin içine baktım. "Bugün buraya yalnızca Akihiro'nun durumunu öğrenmek için gelmedin." Milena'nın bakışları hafifçe titredi. "Yüzünü gördüğüm anda anladım."
Sessizlik uzadı. Odanın içinden geçen sabah ışığı saçlarımızın üzerine düşüyor, pencerenin ardından gelen hafif rüzgâr perdeyi yavaşça hareket ettiriyordu. Fakat bütün bunların arasında Milena'nın yüzündeki ifadeyi kaçırmam mümkün değildi. "İçinde başka bir şey var." Başını eğdi. Parmakları dizlerinin üzerinde birbirine kenetlendi. "Söylemek istediğin şey çok daha büyük." Uzun süre konuşmadı. Sanki doğru kelimeleri bulmaya çalışıyordu. Sanki bir şeyi yüksek sesle söylerse onun gerçek olacağından korkuyordu. Sonunda dudakları aralandı. "Kuren ve Kazami..." Sesi daha ilk kelimede titremişti. "...uzun süredir yoklar." Gözlerini kaldırmıyordu. "...ve şimdi infaz edilmeleri konuşuluyor." Her kelimeyi söylemek ona fiziksel acı veriyormuş gibiydi. "...onlar benim en yakın arkadaşlarım." Durdu. Derin bir nefes aldı. Ve devam etmeye çalıştı. "Ve..." Gerisini söylemesine izin vermedim. Çünkü buna gerek yoktu. Yüzüne baktığım anda eksik kalan cümleyi zaten anlamıştım. Gülümsedim.
Yumuşak ama emin bir gülümsemeydi bu. Elimi yeniden saçlarına götürdüm. Milena şaşkınlıkla başını kaldırdı. "Kuren'e karşı hislerin olduğunu biliyorum." O an yüzündeki ifade görülmeye değerdi. Gözleri öyle bir açıldı ki neredeyse nefes almayı unutmuş gibi görünüyordu. Yanaklarına bir anda renk hücum etti. "A-Aurelia?!" "Milena." Kendimi zor tutuyordum. "Ben gerçekten kör değilim." Genç kız bir şeyler söylemeye çalıştı. Ama kelimeler birbirine karışıyordu. Ve bu hâli onu daha da ele veriyordu. Fakat birkaç saniye sonra yüzündeki utancın altında başka bir şey gördüm. Korku. Gerçek korku. İşte o anda şaka yapmayı bıraktım. Sesim yeniden yumuşadı. "Ve Kazami'yi de kardeşin gibi seviyorsun." Bu kez sustu. "Kuren'i kaybetmekten korkuyorsun." Gözleri titredi. "Kazami'yi kaybetmekten de korkuyorsun." Dudakları aralandı. Ama konuşamadı.
"Çünkü onlar senin ailen gibi. Bu takıma gelmeden önce de geldikten sonra da beraberdiniz."
İşte o anda yüzündeki bütün savunmalar yıkılmaya başladı.
Ve ben ilk kez onun taşıdığı yükün ne kadar ağır olduğunu gerçekten görebildim.
Milena'nın o sözleri söyledikten sonra odanın içindeki hava fark edilir şekilde değişmişti. Az önce hâlâ kapının yanında çekingen bir şekilde duran, ellerinin arasında getirdiği küçük paketi sıkıp bırakan, gözlerini nereye koyacağını bilemeyen o genç kız gitmiş; yerine içindeki endişeyi artık saklayamayan biri gelmişti. Ben yatağın kenarında otururken o da yanımda oturuyordu ve sabah güneşi pencereden içeri süzülerek saçlarımızın üzerine düşüyordu. Açık renk perdelerin arasından geçen ışık odanın içerisinde yumuşak çizgiler oluşturuyor, dışarıdaki kuş sesleri uzaktan gelen silik yankılar gibi duyuluyordu. Normalde huzurlu olması gereken böyle bir sabahın bile üzerimizde bıraktığı ağırlığı hissedebiliyordum. Çünkü son birkaç gün içerisinde yaşananlar yalnızca bir kriz yaratmamıştı; insanların geleceğe dair kurduğu bütün güven duygusunu da sarsmıştı.
Milena'nın yüzüne baktığımda gözlerinin hafifçe büyüdüğünü gördüm. Dudakları aralanmıştı ama birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi. Sanki söylediğim şeyin gerçekten fark edilmesini bekliyormuş gibi bana öylece bakıyordu. Sonunda yavaşça başını kaldırdı. O kadar şaşkın görünüyordu ki istemsizce gülümsememe neden oldu. İnsanlar bazen kendi duygularını dünyanın en büyük sırrı sanıyordu. Özellikle de ilk kez âşık olduklarında. Hele ki karşılarındaki kişi Kuren gibi biri olunca.
Parmaklarımı saçlarının arasında gezdirirken hafifçe iç çektim.
"Milena..." dedim sakin bir sesle. "Sen gerçekten Team 2'de yaşayan insanların ne kadar gözlemci olabileceğini unutuyorsun."
Bunu söylerken yüzündeki ifade daha da kızardı. Gözlerini kaçırdı. Omuzları küçüldü. Sanki görünmez olmaya çalışıyordu. Ama bu yalnızca onu daha sevimli gösteriyordu.
"Ben... ben öyle..."
Cümlesini tamamlayamadı.
Kıkırdamamı engelleyemedim.
"Ah, tanrılar..." diye başımı hafifçe salladım. "Şu yüz ifadesine bakınca insanın seni daha fazla zorlayası geliyor."
Milena iki eliyle yüzünü kapatacakmış gibi oldu ama son anda vazgeçti. Bunun yerine dizlerine baktı. Parmakları birbirine dolanmıştı. O küçük hareket bile ne kadar gergin olduğunu anlatıyordu.
Bir süre ona baktım.
Sonra sesim biraz daha yumuşadı.
"Milena... Kuren'e baktığın zaman gözlerin değişiyor." Bu kez tamamen dondu. "Nea" "Değişiyor." "Hayır değişmiyor." "Değişiyor." "Değişmiyor." "Milena." "Değişmiyor." "Değişiyor." Birkaç saniye birbirimize baktık. Sonunda pes eden taraf o oldu. Yüzünü iki eliyle kapattı. Ben ise kahkahamı zor tuttum. Ama şakamın altında gerçek bir sıcaklık vardı. Çünkü onun ne hissettiğini anlamak zor değildi. Uzun zamandır değildi. Kuren ortadan kaybolduğundan beri Milena'nın gülüşlerinin sayısı azalmıştı. Kazami'nin adı geçtiğinde gözlerinde endişe beliriyordu. Ve Kuren'in adı geçtiğinde... Sessizleşiyordu. İnsan bazen bir kişiyi kaybetmekten korktuğunu söylemezdi. Ama bütün davranışları bunu bağırırdı. Başımı hafifçe eğip onun yüzünü görmeye çalıştım. "İlk ne zaman fark ettin?" diye sordum. Milena yavaşça ellerini yüzünden çekti. "Ne zaman neyi fark ettim?" "Kuren'e âşık olduğunu."
Bu kez gerçekten boğulacakmış gibi öksürdü.
Benim ise gülmemek için kendimi zor tutmam gerekiyordu.
Ama birkaç saniye sonra yüzündeki ifade değişti.
Kızarıklık tamamen kaybolmadı.
Fakat yerini başka bir şeye bıraktı.
Üzüntüye.
İşte o an şaka yapmayı bıraktım.
Çünkü gözlerinin derinliğinde saklanan şeyi yeniden gördüm.
Korkuyu.
Ve o korku son günlerde Team 2'nin neredeyse her üyesinde vardı.
Milena başını önüne eğdi.
Bir süre sessiz kaldı.
Aurelia'nın yüzündeki yumuşak gülümseme Milena'nın gözlerinde biriken korkuyu gördüğü anda biraz değişti. Bu değişim dışarıdan bakıldığında fark edilmeyecek kadar küçüktü belki ama kendi içimde bunu hissedebiliyordum. Çünkü o an karşımda yalnızca Kuren'i seven genç bir kız oturmuyordu. Karşımda, dünyasının temellerinin sarsıldığını hisseden ve buna rağmen ayakta kalmaya çalışan bir çocuk vardı. İnsanlar genellikle savaşların kılıçlarla, büyülerle veya avatarlarla yapıldığını düşünürdü. Oysa yıllar boyunca öğrendiğim en acı gerçeklerden biri şuydu ki insanın verdiği en zor savaşların çoğu kendi kalbinin içinde gerçekleşirdi. Ve şu an Milena'nın gözlerinin derinliklerinde tam olarak öyle bir savaşın sürdüğünü görebiliyordum. Kuren'in kayboluşu, Kazami'nin geleceği, Team 2'nin yaşadığı krizler, Shu'nun ölümü, Akihiro'nun çöküşü... Bunların her biri tek başına bile bir insanı geceleri uyutmayacak ağırlıklardı. Fakat kader bazen zalim olmayı severdi ve bu yüklerin hepsini aynı anda insanların omuzlarına bırakırdı.
Yavaşça elimi uzattım ve saçlarının arasından geçen birkaç teli kulağının arkasına bıraktım. Hareketim son derece sakindi. Çünkü bazı anlarda insanın yüksek sesle konuşmasına gerek kalmazdı. Bazen birinin omzuna dokunmak, yüzüne bakmak veya yalnız olmadığını hissettirmek saatler sürecek konuşmalardan daha anlamlı olabiliyordu. Milena başını hafifçe kaldırdı. Gözleri hâlâ karışıktı. Hâlâ korkuyordu. Hâlâ cevabını bulamadığı sorularla boğuşuyordu. Ben ise pencerenin ardından süzülen güneş ışıklarının odanın içinde oluşturduğu altın renkli çizgilere kısa bir an baktım. Toz parçacıkları havada ağır ağır süzülüyordu. Dünya dönmeye devam ediyordu. Gökyüzü hâlâ maviydi. Sabah hâlâ gelmişti. Ve nedense bu küçük gerçeklerin her zaman önemli olduğunu düşünürdüm.
"Milena..." dedim sonunda, sesim neredeyse bir fısıltı kadar yumuşaktı ama içinde kararlılık taşıyordu. "İnsanlar bazen dostluğun ne olduğunu yanlış anlıyorlar. Çoğu kişi dostluğun yalnızca güzel günlerde birlikte gülmek olduğunu sanıyor. Birlikte yemek yemek, birlikte
yürümek, birlikte eğlenmek... Ama bunlar dostluğun yalnızca görünen kısmı. Buzdağının suyun üstünde kalan tarafı gibi. Asıl dostluk ise insanın kendi taşıyamadığı yükü başkasına emanet edebilmesidir. Çünkü hiçbir insan tek başına güçlü değildir. En güçlü görünenler bile değildir."
Milena sessizce dinliyordu. Dudakları hafifçe aralanmıştı. Gözlerini benden ayırmıyordu artık. Bu yüzden devam ettim.
"Bak..." dedim hafifçe gülümseyerek. "Sen Team 2'nin en iyi şifacısısın. Belki de Cistern'in en yetenekli şifacılarından birisin. Savaş alanında insanlar ölmek üzereyken onları hayata geri döndürebiliyorsun. Birçok insan için mucize sayılabilecek şeyleri gerçekleştirebiliyorsun. Ama buna rağmen şu anda korkuyorsun. Çünkü sevdiğin insanlara yardım edemediğini hissediyorsun. Değil mi?"
Milena'nın gözbebekleri hafifçe titredi.
"İşte bu çok normal."
Başını biraz daha kaldırdı.
"Çünkü insan sevdiği kişiler söz konusu olduğunda mantığını kaybeder. Gücünü unutur. Bildiği her şeyi unutabilir. Ben de unutuyorum. Teğmen Mizu da unutuyor. General Akihiro da unutuyor. Hepimiz unutuyoruz."
Akihiro'nun adını söylerken içimde küçük bir sızı oluştu. Fakat bunu yüzüme yansıtmadım.
Bir de yanımda takım üyelerinden bir başkası varken adının başına General koymak zorunda olmayı hiç sevmiyorum ya…
"Şu anda General Aki'nin nasıl olduğunu düşünüyorsun. Kuren'i düşünüyorsun. Kazami'yi düşünüyorsun. Ve bunların hepsini tek başına çözmek zorundaymışsın gibi hissediyorsun."
Başımı hafifçe iki yana salladım.
"Ama gerçek şu ki hiçbirimiz yalnız değiliz."
Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu. Dışarıdan gelen rüzgâr perdeyi hafifçe hareket ettirdi. Sabah ışığı Milena'nın yüzüne vuruyordu. Gözlerinde yavaş yavaş dikkat oluşmaya başlamıştı.
"Bak etrafına..." dedim. "Teğmen Mizu şu anda neredeyse uyumadan çalışıyor. Bunu biliyorum. Çünkü o her zaman böyleydi. İnsanlar onu sert sanıyorlar ama aslında kendisini tüketme pahasına başkalarının yükünü taşıyan bir adam. Eğer bir çözüm varsa onu arıyordur. Eğer bir çıkış yolu varsa çoktan peşine düşmüştür."
Dudaklarımda hafif bir tebessüm oluştu.
"Ve Aiga..."
İstemsizce küçük bir kahkaha kaçırdım. Ardından işaret parmağımı yukarı kaldırıp konuştum.
"Aiga'nın umurunda değilmiş gibi görünmesine sakın aldanma. O adamın kalbi dışarıdan göründüğünden çok daha yumuşaktır. Eğer savaş gelirse ön safta duracak ilk kişilerden biri olacaktır. Eğer Team 2 tehlikeye girerse kendisini hiç düşünmeden araya atacaktır." Sonra sesim biraz daha derinleşti. "Ve General Akihiro..." Bu kez birkaç saniye sustum. Çünkü onun adını söylerken zihnimde yine o kapalı oda canlanmıştı. Kapısını çaldığımda beni içeri almayan adam. Kendi acısının içinde boğulan adam. Ama yine de gülümsedim. "Şu an ne kadar kötü durumda olduğunu tahmin edebiliyorum. Belki kendinden nefret ediyor. Belki Shu için kendisini suçluyor. Belki her şeyi kaybettiğini düşünüyor. Ama biliyor musun?" Milena dikkatle bana bakıyordu. "Ben Akihiro Atlas'ı tanıyorum." Bu kez sesimde sarsılmaz bir kesinlik vardı. "O ayağa kalkacak." Odanın içindeki hava sanki biraz değişmişti. "Çünkü kahraman olmak hiçbir zaman düşmemek demek değildir. Kahraman olmak düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmektir. İnsanlar Aki'nin gücünü görüyor. Avatarını görüyor. Başarılarını görüyor. Ama onun gerçek gücü bunlar değil. Onun gerçek gücü her defasında yeniden ayağa kalkabilmesi." Milena'nın gözleri yavaşça büyümüştü. Ben ise ona bakarken gülümsemeye devam ettim. "Ve biliyor musun? Şu anda bile büyük ihtimalle sizin için bir şeyler düşünüyordur. Kuren için. Kazami için. Team 2 için. Çünkü o böyle biri." Başımı hafifçe eğdim. "İşte bu yüzden dostlara güvenmek önemlidir." Sesim bu kez daha felsefi bir tona bürünmüştü. "İnsanlar geleceği kontrol edebileceklerini sanırlar. Her şeyi planlamak isterler. Her şeyi garanti altına almak isterler. Ama hayat böyle işlemez. Gelecek hiçbir zaman tamamen bizim değildir. Yarın ne olacağını bilemeyiz. Savaş çıkabilir. Kayıplar yaşayabiliriz. Acı çekebiliriz. Korkabiliriz. Fakat insanı geleceğin belirsizliğinden kurtaran şey geleceği bilmek değildir."
Elimi kalbimin üzerine koydum. "İnsanı kurtaran şey yanında kimin yürüdüğünü bilmektir." Milena'nın gözlerinde ilk kez küçük bir ışık gördüm. Ve devam ettim. "Bu yüzden yalnızca Kuren'e güvenme. Yalnızca Kazami'ye güvenme. Yalnızca bana güvenme. Hepimize güven. Çünkü Team 2'nin anlamı budur. Biz bir grup savaşçı değiliz. Bir grup görevli değiliz. Biz birbirimizin yükünü taşıyan insanlarız." Yüzümdeki gülümseme biraz daha büyüdü. "Ve ben sana söz veriyorum Milena." Bu sözleri söylerken sesimdeki sıcaklık kendi içimi bile ısıtıyordu. "Kuren'i kurtarmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Kazami'yi kurtarmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Akihiro'yu da yalnız bırakmayacağız. Çünkü insanlar bazen karanlığa düşerler." Parmaklarımı nazikçe başının üzerine koydum. "Ama bir insanın karanlıkta kaybolması için önce ışığının onu terk etmesi gerekir." Gözlerinin içine baktım. "Ve biz birbirimizin ışığıyız." O an odanın içindeki sessizlik artık ağır değildi. Sabah güneşi pencereden içeri süzülmeye devam ediyor, altın renkli ışıklar odanın her köşesine yayılıyordu. Ve ben bu konuşma içerisinde Milena'nın yüzünde ilk kez korkunun yanında başka bir şey de görüyordum. Umut. Bu sözleri söyledikten sonra odanın içerisinde oluşan sessizlik, birkaç dakika önce Milena'nın omuzlarına çöken korkunun sessizliğinden tamamen farklıydı. Ben bunu hissedebiliyordum. Çünkü insanların gözlerinde beliren değişimleri okumayı yıllar önce öğrenmiştim. Özellikle de karşımdaki kişi Team 2'nin bir üyesiyse. O sessizlik artık bir uçurumun kenarında duran bir insanın sessizliği değildi. Daha çok, karanlığın içinde uzun süre yürüdükten sonra uzakta küçük de olsa bir ışık gördüğünü fark eden birinin sessizliğine benziyordu. Hâlâ yorgundu. Hâlâ korkuyordu. Hâlâ önünde çözülmemiş onlarca sorun vardı. Ama artık tamamen yalnız olmadığını hissediyordu. Milena'nın yüzüne baktığımda bunu açıkça görebiliyordum.
Sabah güneşi odanın içine eğik bir açıyla süzülmeye devam ediyordu. Penceremin önündeki açık renkli ince perdeler rüzgârın etkisiyle hafifçe hareket ediyor, odanın içerisinde yumuşak gölgeler oluşturuyordu. Dışarıdan gelen kuş sesleri çok uzaktan duyuluyor, sanki başka bir dünyanın sesiymiş gibi odanın sessiz atmosferine karışıyordu. Odanın içinde hâkim olan huzurlu görüntüyle son birkaç gün içerisinde yaşadığımız felaketler arasında neredeyse acı verici bir tezat vardı. İnsan bazen dünyanın ne kadar umursamaz olabildiğini böyle anlarda fark ediyordu. Shu ölmüştü. Ryugu tutuklanmıştı. Aki görevinden alınmıştı. Kuren ve Kazami'nin kaderi hâlâ belirsizdi. Cistern'in üzerinde yaklaşan politik bir fırtına dolaşıyordu. Ve buna rağmen güneş her zamanki gibi doğmaya devam ediyordu. Hayat bazen acımasızca ilerliyordu. Milena'nın gözleri benim üzerimdeydi. Ama artık bakışları farklıydı. Az önce gözlerinin içinde gördüğüm o dağınık korku yerini kırılgan bir güvene bırakmaya başlamıştı. Dudakları birkaç kez aralandı. Bir şey söylemek istiyordu. Bunu anlayabiliyordum. Fakat kelimeler bir türlü dışarı çıkamıyordu. Sanki zihni ile kalbi arasında sıkışıp kalmışlardı. Parmakları dizlerinin üzerinde birbirine kenetlenmişti. İnce omuzları hafifçe titriyordu. İlk başta bunun yalnızca duygusal yorgunluk olduğunu düşündüm. Sonra gözlerinin kenarında biriken yaşları gördüm. Ve o an içimde bir şey sessizce sızladı. Çünkü ben bu ifadeyi tanıyordum. Çok iyi tanıyordum. Bu, uzun zamandır güçlü kalmaya çalışan insanların yüzünde gördüğüm ifadeydi. İnsan bazen ağlamazdı çünkü güçlüydü. Bazen de ağlamazdı çünkü ağlamaya başlarsa duramayacağını biliyordu. Milena da günlerdir kendisini tutuyordu. Kuren için. Kazami için. Akihiro için. Takım için. Belki de ilk kez kendi korkularını düşünmeye fırsat bulmuştu. Alt dudağı hafifçe titredi.
Nefesi düzensizleşti. Başını önüne eğdi. Ve birkaç saniye sonra omuzları bir kez sarsıldı. Ardından bir kez daha. Sonra bir kez daha. O an ne olacağını anladım. Ve hiçbir şey söylemedim. Çünkü bazı acılar kelimelerle karşılanmazdı. Bazı yaralar öğütlerle kapanmazdı. Bazı anlarda insanların ihtiyacı olan tek şey, yargılanmadan düşebilecekleri bir yerdi. Bir sonraki saniye Milena aniden bana doğru eğildi. Kollarını boynumun etrafına doladı. Ve bütün gücüyle bana sarıldı. Öyle sıkı sarılmıştı ki birkaç saniyeliğine nefesinin ritmini bile hissedebiliyordum. Küçük bedeni titriyordu. Omuzları kontrolsüz şekilde sarsılıyordu. Yüzünü omzuma gömmüştü. Ve ardından ağlamaya başladı. Gerçekten ağlamaya. Sessizce dökülen birkaç gözyaşı değildi bu. İnsanın ruhunda biriken korkuların sonunda taşıp dışarı çıkışıydı. Boğulmuş nefesler. Kesilen cümleler. Titreyen omuzlar. Kontrol edilmeye çalışılan ama kontrol edilemeyen duygular. Kollarımı yavaşça onun etrafına sardım.
Ve gözlerimi kapattım. O an içimde yükselen duyguyu tarif etmek kolay değildi. Çünkü karşımdaki kişi Team 2'nin şifacısı değildi. Avatar kullanıcısı değildi. Bir savaşçı değildi. Karşımda yalnızca korkmuş bir çocuk vardı. Ve bazen insanlar bunu unutuyordu. İnsanlar savaş alanlarında birbirlerinin unvanlarını görüyordu. Ben ise yaşlarını görüyordum. Milena on altı yaşındaydı. Kazami on altı yaşındaydı. Kuren on altı yaşındaydı. Henüz çocuk sayılabilecek yaşlarda olmalarına rağmen dünyanın ağırlığını omuzlarında taşıyorlardı. Ve bu düşünce her zaman içimi acıtıyordu. Milena'nın sesi omzumun üzerinden duyuldu. Parçalanmıştı. Titriyordu. Her kelime gözyaşlarının arasından çıkıyordu. "Ben..." Nefesi kesildi. "...çok korkuyorum Aurelia..." Parmaklarının sırtımdaki kumaşı biraz daha sıkıca tuttuğunu hissettim. Sanki bırakırsa düşecekmiş gibi. Sanki tutunduğu son şey benmişim gibi. "Kuren'i kaybetmek istemiyorum..." Bu cümleyi söylerken sesi tamamen kırıldı.
Ve işte o an, içimdeki bütün koruma içgüdüsü harekete geçti. Çünkü insan birinin sesindeki çaresizliği duyduğunda bazı şeyleri görmezden gelemezdi. "Kazami'yi de kaybetmek istemiyorum..." Omuzları tekrar titredi. Gözyaşları hâlâ omzuma düşüyordu. "Ve General Akihiro'nun böyle olmasını da istemiyorum..." İşte o cümle beni vurdu. Çünkü o yalnız değildi. Hiçbirimiz istemiyorduk. Hiçbirimiz. Aki'nin yüzünü düşündüm. Odasının açılmayan kapısını. Odasının içerisindeki sessizliğini. Dün gece onu odasına kapatan karanlığı. Göğsümde ağır bir sızı oluştu. Ama bunu belli etmedim. Çünkü şu an benim korkuma değil, onun korkusuna yer vardı. Milena başını biraz kaldırmadan devam etti. "Sen..." Sesi küçüldü. "...sen her zaman ne yapacağını biliyorsun gibi görünüyorsun..." O cümleyi duyduğumda içimde buruk bir tebessüm oluştu. Çünkü keşke doğru olsaydı. Keşke gerçekten her şeyi biliyor olsaydım. Keşke insanları kurtarmanın kesin bir yolu olsaydı. Keşke Aki'nin odasına gidip birkaç cümleyle bütün acısını yok edebilseydim.
Keşke Shu'yu geri getirebilseydim. Ama yapamıyordum. Ben de korkuyordum. Ben de geceleri uyuyamıyordum. Ben de çaresiz hissediyordum. Fakat lider olmak bazen cevaplara sahip olmak değildi. Bazen yalnızca insanlar cevapları bulana kadar yanlarında durabilmekti. "...bu yüzden sana güveniyorum." Kalbim sessizce sıkıştı. "Sonuna kadar güveniyorum." Bu sözler odanın içinde yankılanmadı. Bağırılmadı. Ama yine de bütün odadan daha büyük hissettirdi. Çünkü samimiyet bazen en sessiz sesle söylenirdi. Ve o an Milena'nın bana verdiği şey güveniydi. Bir insanın verebileceği en ağır ve en değerli şeylerden biri. Elimi başına koydum. Parmaklarımı saçlarının arasında gezdirdim. Hiçbir şey söylemedim. Çünkü bazen sessizlik de sevgiydi. Bazen sessizlik de bir cevaptı. Bazen yalnızca orada olmak yeterliydi. Uzun süre öyle kaldık. Zamanın ne kadar geçtiğini bilmiyordum. Belki birkaç dakika. Belki daha fazla.
Ama sonunda Milena'nın nefesi yavaşlamaya başladı. Omuzlarındaki titreme azaldı. Parmakları gevşedi. Ve yavaşça benden ayrıldı. Yüzü hâlâ gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Gözleri kızarmıştı. Fakat biraz önceki kadar ağır görünmüyordu. Sanki kalbindeki yükün küçük bir kısmını yere bırakabilmişti. Utangaç bir şekilde gözlerini sildi. Ardından bana baktı. Ve küçük bir gülümseme belirdi. "Özür dilerim..." Bu kadar içten söylenmiş bir özür karşısında istemsizce güldüm. "Niye özür diliyorsun?" Başını eğdi. "Üzerine ağladım..." Bu kez gülümsemem büyüdü. Ve başımı hafifçe yana eğdim. "Milena…" Sesim yumuşaktı. "Bu odada ağlamak için izin istemene gerek yok." Gözleri tekrar doldu. Ama bu kez ağlamadı. Yalnızca başını salladı. Sonra ayağa kalktı. Masanın üzerine getirdiği küçük hediyeleri bıraktı.
Tarçınlı kurabiyeler. Kurutulmuş meyveler. Sıcak çikolata. Akihiro'nun seveceği türden basit ama samimi şeyler. Onlara baktığımda içimde buruk bir sıcaklık oluştu. Çünkü bunların gerçek sahibi belliydi. Milena kapıya yöneldi. Sonra dönüp bana baktı. Ve bu kez gözlerinde korkudan çok minnettarlık vardı. "Teşekkür ederim, Aurelia." Ben yalnızca gülümsedim. Çünkü bazen teşekkür kabul etmekten daha önemli bir şey vardı. İnsanların yeniden ayağa kalktığını görmek. Kapı kapandı. Oda yeniden sessizleşti. Ama bu kez sessizlik ağır değildi. Sıcak ve dingindi. Bir süre olduğum yerde oturdum. Sonra gözlerim masanın üzerindeki hediyelere kaydı. Ve hemen ardından başka bir yere. Koridorun sonundaki kapıya. Akihiro'nun kapısına. Gülümsemem yavaşça kayboldu. Yerini kararlılık aldı. Çünkü artık yeterince beklemiştim. Yeterince geri çekilmiştim.
Yeterince onun yalnız kalma isteğine saygı göstermiştim. Ama bazı insanlar karanlığın içinde çok uzun süre yalnız bırakılırsa çıkış yolunu unutabilirdi. Ve ben bunun olmasına izin vermeyecektim. Yavaşça ayağa kalktım. Elbisemin kırışıklıklarını düzelttim. Aynaya kısa bir an baktım. Karşımda gördüğüm şey kusursuz bir lider değildi. Korkuları olan bir kadındı. Ama yine de yürümeye karar vermiş bir kadındı. Derin bir nefes aldım. Ve kapıya yöneldim. Koridorun sonunda beni bekleyen bir oda vardı. Saatlerdir kimseyi içeri almayan bir oda. İçerisinde kendi suçluluğu, kendi yasları ve kendi karanlığıyla savaşan bir adamın bulunduğu oda. Akihiro Atlas'ın odası. Ve bu kez... Kapısının önünden dönmeye hiç niyetim yoktu. BÖLÜM SONU