AKIHIRO ATLAS
Ağabeyimin elleri omuzlarıma saplanmış gibiydi. Bunun fiziksel bir tutuş olup olmadığını bile artık ayırt edemiyordum çünkü bedenimde hissettiğim her şey, zihnimin içinde kopan fırtınanın yanında anlamsız kalıyordu. Nefes alışlarım düzensizleşmişti. Göğsüm her nefes alışımda sanki içerden parçalanıyormuş gibi acıyordu. Gözlerimin önünde hâlâ aynı görüntü dönüp duruyordu. Aynı sahne. Aynı köprü. Aynı kılıç. Aynı düşüş. Shu’nun bedeni hâlâ zihnimde köprüden aşağı düşüyordu. Tekrar tekrar. Tekrar tekrar. Tekrar tekrar. İnsan zihni bazı anları kabul edemediğinde onları durmadan yeniden yaşarmış. Ben de o an bunun ne demek olduğunu anlamıştım. Çünkü ne zaman gözlerimi kırpsam onu görüyordum. Ne zaman nefes alsam onu duyuyordum. Ne zaman düşünmeye çalışsam o son görüntü bütün düşüncelerimi boğuyordu.
Ustam ölmüştü.
Bu cümleyi zihnimde kurabiliyordum. Kelimeleri tek tek yan yana getirebiliyor, anlamını biliyor, ne ifade ettiğini anlayabiliyordum. Ustam ölmüştü. İki kelimeden oluşan, dünyadaki en basit cümlelerden biri gibiydi. Fakat zihnim o iki kelimenin ardındaki gerçeği kabul etmeyi reddediyordu. Çünkü kabul etmek, yalnızca onun artık hayatta olmadığını söylemek değildi. Kabul etmek, onun artık geri dönmeyeceğini kabul etmekti. Bir gün yeniden karşıma çıkıp hiçbir şey olmamış gibi bana bakmayacağını, elini omzuma koyup yaptığım bir hatayı düzeltemeyeceğini, o ağır ama sakin sesiyle bana yine ne kadar aptalca davrandığımı söylemeyeceğini kabul etmekti. Kabul etmek, bir insanın hayatından gerçekten çıktığı o korkunç çizgiyi geçmekti. Ve ben o çizginin ötesine bakmaya cesaret edemiyordum. Çünkü orada artık hiçbir ihtimal yoktu. Ne bir konuşma, ne bir açıklama, ne de yarım kalmış bir cümleyi tamamlama şansı… Sadece geçmiş vardı. Geri alınamayan, değiştirilemeyen ve ne kadar kaçarsam kaçayım beni bekleyen o soğuk gerçeklik.
Belki de beni gerçekten paramparça eden şey Ryugu değildi. Cinayet değildi. Ölümün kendisi bile değildi. Beni asıl yıkan şey, ölümün arkasında bıraktığı son konuşmaydı. Çünkü bir insan öldüğünde geriye yalnızca anıları kalmıyordu; aynı zamanda söylenmiş son sözler de kalıyordu. Ve bazen insanın zihninde bir cesetten daha ağır bir şey varsa, o da artık geri alınamayacak kelimelerdi. Benim de geriye kalan son kelimelerim vardı. Hayatım boyunca en çok değer verdiğim, en çok güvendiğim, yalnızca ustam değil, hayatımın yönünü değiştiren insan olan Shu Pryhi'ye söylediğim son sözler. O anın öfkesini şimdi bütün açıklığıyla hatırlıyordum. Sesimi. Yüzünü. Bana baktığı o anı. Ve sonra ağzımdan çıkan o cümleyi.
"Senden nefret ediyorum."
Zihnimde yankılandı.
Bir kez.
Sonra bir kez daha.
Sonra yüzlerce kez.
Her tekrarlanışında göğsümün içinde bir şey biraz daha ağırlaşıyordu. O cümlenin ne kadar kısa olduğuna bakıyordum ve hayatımın en ağır yüklerinden birinin yalnızca birkaç kelimeden oluşmasına inanamıyordum. Senden nefret ediyorum. Bu kadar basit. Bu kadar kesin. Bu kadar geri dönülmez. Oysa ben gerçekten nefret etmiyordum. Hiçbir zaman etmemiştim. Kızgındım. Kırılmıştım. Kafam karışıktı. Belki kendime bile itiraf edemediğim bir hayal kırıklığının altında eziliyordum. Ama nefret etmiyordum. Bunu şimdi bütün ruhumla biliyordum. Fakat gerçeklik, insanın ne demek istediğiyle ilgilenmiyordu. Söylenmiş bir söz, ağızdan çıktıktan sonra artık yalnızca söyleyen kişiye ait olmuyordu. Karşısındaki insanın zihninde de bir iz bırakıyordu. Ve ben, ustamın hayatındaki son anılarından birine kendi öfkemi kazımıştım. Ona söylemek istediğim son şey bu değildi. Ona veda etmek istememiştim. Özür dilemek istemiştim. Belki ona sarılmak, belki yalnızca yüzüne bakıp yıllardır içimde taşıdığım bütün şeyleri tek tek anlatmak istemiştim. Fakat şimdi bunların hiçbirini yapamayacaktım. Çünkü ölüm, insanın pişmanlığını duyduğu halde ona cevap vermeyen tek şeydi.
İçimde bir yer, sürekli olarak aynı düşünceye geri dönüyordu: Keşke.
Keşke o gün biraz daha sabırlı olsaydım. Keşke öfkelenmeden önce nefes alsaydım. Keşke onun söylediklerinin ardındaki nedeni anlamaya çalışsaydım. Keşke son konuşmamız bir tartışma olmasaydı. Keşke ona son kez baktığımda gözlerimde öfke yerine minnet olsaydı. Keşke ağzımdan o kelimeler hiç çıkmasaydı. Fakat insan hayatının en acımasız tarafı buydu; bazı şeyleri değiştirmek için gereken tek şey bazen yalnızca bir saniyeydi ve o saniye geçtiğinde bütün hayatını onun sonuçlarıyla geçirmek zorunda kalıyordun. İnsan çoğu zaman hayatını değiştiren kararları büyük bir törenin içinde vermiyordu. Bir savaşın ortasında, bir meydanın üzerinde, gökyüzü yarılırken vermiyordu. Bazen yalnızca bir anlık öfkeyle konuşuyor, bir saniyeliğine kontrolünü kaybediyor, bir nefeslik bir boşlukta geri dönüşü olmayan bir cümle söylüyordu. Sonra hayat devam ediyordu. Dünya dönüyordu. İnsanlar konuşuyordu. Güneş yeniden doğuyordu. Fakat sen aynı insan olarak kalamıyordun. Çünkü o tek saniye artık geçmişinin bir parçası değil, geleceğinin bir parçası haline geliyordu. Ben de şimdi bütün geleceğimi o birkaç kelimenin gölgesinde görüyordum.
Ve sonra diğer başarısızlıklarım zihnime üşüşmeye başladı.
General olarak başarısız olmuştum.
Bu düşünceyi kabul etmek, diğer her şeyden daha kolaydı. Çünkü bunun kanıtları gözlerimin önündeydi. Takımımı koruyamamıştım. Kuren'i koruyamamıştım. Kazami'yi koruyamamıştım. İnsanların bana güvenerek bıraktığı sorumlulukların hiçbirini gerektiği gibi taşıyamamıştım. Bir General olarak önümde duran krizi çözmek yerine kendi öfkeme yenilmiş, toplantının ortasında düşüncelerimi toparlayamamış, mantıklı tek bir cümleyi bile olması gerektiği gibi kuramamıştım. İnsanlar benden yön beklerken ben kendi içimde yolumu kaybetmiştim. Sonra daha da kötüsü olmuştu. Ustamın yıllar boyunca kurduğu savunmayı, insanları korumak için oluşturduğu dengeyi, belki de hayatı boyunca uğruna savaştığı şeyleri tek bir öfke patlamasının içinde mahvetmiştim. Ve bütün bunların sonunda, onu kaybettiğim yetmiyormuş gibi, hayatındaki son anılarımdan birini de zehirlemiştim.
Başımı eğdim.
Mızrağım hâlâ elimdeydi ama onu artık bir silah gibi hissetmiyordum. Sanki ağır bir demir parçası taşıyordum. Parmaklarımın arasındaki tutuş gevşedi. Omuzlarım çöktü. Az önce gökyüzünü yıldırımlarla dolduran o güçten geriye yalnızca yorgunluk kalmıştı. Bedenim hâlâ savaşmaya hazırdı belki, fakat zihnim çoktan savaşmayı bırakmıştı. Ryugu karşımdaydı. Radon arkasında yükseliyordu. Çevremde yıkılmış binalar, yükselen dumanlar, kaçışan insanlar vardı. Birkaç dakika önce bütün bunları göremeyecek kadar öfkeliydim. Şimdi ise baktığım her yerde kendi hatamın izini görüyordum. Yıldırımlarımın açtığı yarıkları. Parçalanmış taşları. İnsanların yüzlerindeki korkuyu. Ve bütün bunların ortasında, kendime dönüp baktığımda gördüğüm kişi artık tanıdığım Akihiro Atlas değildi. Ben kendime ihanet etmiştim. Ustama ihanet etmiştim. Takımıma ihanet etmişim gibi hissediyordum. Ve en kötüsü, bütün hayatım boyunca bana öğretilen şeye ihanet etmiştim: Gücün, onu kullanabilecek kadar güçlü olduğun için değil, onu kullanırken kendini kaybetmeyecek kadar insan olduğun için sana emanet edildiğine.
Fakat ben kendimi kaybetmiştim. Ve şimdi, ustamın cesedi bile ortada yoktu. Onu son kez gördüğüm yer boştu. Üzerine düştüğü söylenen uçurum sessizdi. Ne mezarı vardı, ne vedası, ne de önünde diz çöküp son kez konuşabileceğim bir toprak parçası. Ölümün bile bir sonu vardı; fakat benim için bu ölüm tamamlanmamıştı. Çünkü elimde bir mezar bile yoktu. Sadece hafızam vardı. Son bakışı vardı. Son sözlerim vardı. Ve o sözlerin arasında tek bir cümle, diğer bütün anılarımı ezip geçiyordu. "Senden nefret ediyorum." Gözlerimi kapattım. Keşke… Sadece bir kez daha konuşabilseydik. Sadece bir kez. Bu kez ben susardım. Bu kez onu dinlerdim. Ve belki de o zaman, ona söylemek istediğim asıl şeyi söyleyebilirdim: Senden nefret etmiyorum, ustam. Sadece seni kaybetmeye hazır değildim.
Bütün bunlar olurken ağabeyimin beni tuttuğunu hissedebiliyordum. Ama yalnızca hissedebiliyordum. Dinlemiyordum. Çünkü dinleyemiyordum. Bir anda tekrar kurtulmaya çalıştım. Bütün kaslarımı zorladım. Omuzlarımı çektim. Dirseklerimi savurdum. Yıldırımlar tekrar bedenimin etrafında titremeye başladı. "BIRAK BENİ!" Sesim çatlamıştı. Boğazım yanıyordu. Ama bağırmaya devam ettim. "BIRAK BENİ AĞABEY!" Kollarımı tekrar kurtarmaya çalıştım. Başarısız oldum. Mizu'nun kavrayışı değişmedi bile. Bu beni daha da delirtmişti. Çünkü ne kadar güçlenmiş olursam olayım... Ne kadar general olmuş olursam olayım... Karşımda hâlâ çocukluğumdan beri aşamadığım bir duvar vardı. "KATİL O!" Sesim bu sefer neredeyse haykırışa dönüşmüştü. "GÖRMEDİN Mİ?!" Boynumdaki damarlar gerilmişti. "NEDEN HERKES BU KADAR SAKİN DAVRANIYOR?!"
Gözlerim Ryugu'nun götürüldüğü tarafa dönmüştü. "O ONU ÖLDÜRDÜ!" Göğsüm parçalanıyormuş gibi hissediyordum. "O BENİM USTAMI ÖLDÜRDÜ!" Bir anlığına gerçekten ağabeyime saldırmayı düşündüğümü fark ettim. Bu düşünce beni bile korkutmuştu ama o anda artık korkuyla mantık arasındaki çizgi çoktan silinmişti. Tek istediğim kurtulmaktı. Tek istediğim Ryugu'ya ulaşmaktı. Tek istediğim onun yüzündeki o gülümsemeyi sonsuza kadar silmekti. Tam o sırada... Mizu beni sertçe kendine çevirdi. Ve ilk kez yüzüme vuracakmış gibi bir ifadeyle bana baktı. Gözlerindeki sertlik beni istemsizce durdurdu. Çocukluğumdan beri o bakışı birkaç kez görmüştüm. Ve her seferinde gerçekten ciddi olduğu anlamına gelmişti. "YETER!" Sesi gök gürültüsü gibiydi. Bir anlığına çevredeki bütün sesleri bastırdı. Yanan binaların çıtırtısını. İnsanların bağırışlarını. Yıkıntıların sesini. Hepsini. "Akihiro Atlas!" Adımı tamamıyla söylemişti. Bu tek başına bile kötü bir işaret demekti. "Nefretini anlıyorum." Sesi hâlâ sertti. "Ama şu an yaptığın şey yalnızca durumu daha da kötüleştiriyor." Ben tekrar konuşmaya çalıştım.
Ama izin vermedi. "Sus ve beni dinle." Çenesini sıktığını görebiliyordum. "Ryugu'nun ne yaptığını gördüysen ve bunlar gerçekse kanıtlar bulunacaktır. Çevre, ekipler tarafından aranacak." Bu cümleyle birlikte gözlerimdeki öfke tekrar alevlendi. "Öyleyse bırak—" "BIRAKMAYACAĞIM!" Bu sefer gerçekten bağırmıştı. Ve ben sustum. Çünkü ilk kez ağabeyimin de öfkeli olduğunu fark ettim. Gerçekten öfkeliydi. Ama benim gibi kontrolünü kaybetmiyordu. "Onun cezasını almasını istiyorsan bunun bir yolu var." Dişlerini sıkarak konuşuyordu. "Kanunlar var." "Kanunlar mı?" Sesim kırılmıştı. "NEREDEYDİ O KANUNLAR USTAMÖLÜRKEN?!" Mizu tüm sesim ve soluğumla bağırmama rağmen biraz bile korkmadı. Sadece gözleri kısaldı ve sakince yanıtladı. Ama bu kez bağırmadı. "Aynı hatayı yaparsan sen de suçlu olursun." Bu sözler istemsizce içime oturmuştu. Çünkü haklıydı. Ve haklı olması daha çok canımı yakıyordu. Tam o sırada...
Arkadan gelen ağır ayak seslerini duydum.
Başımı kaldırdım.
Ve onu gördüm.
Bel.
Takım 1'in Teğmeni. Büyük General Yayati'nin sağ kolu. Cistern'in yaşayan felaketlerinden biri. Çocukluğumdan beri adını duyardım. Onun hakkında anlatılan hikâyeler, diğer güçlü askerlerin hikâyelerinden farklı anlatılırdı; bir insanın gücünü anlatmaktan çok, bir savaş alanına girdiğinde dünyanın nasıl değiştiğini anlatırlardı. Bir savaşta tek başına cephenin yönünü değiştirdiği söylenirdi. Yüzlerce askerin haftalarca başaramadığı şeyi yalnızca savaş alanına adım atarak yaptığı anlatılırdı. Bazı komutanların, Bel'in adını duyduklarında savaş planlarını değiştirdiğini, bazı düşmanların ise onu gördükleri anda geri çekildiğini söylerlerdi. Çocukken bütün bunların savaşçıların birbirlerini yüceltmek için anlattığı abartılı hikâyeler olduğunu düşünürdüm. İnsanlar güçlü birini gördüklerinde onu olduğundan daha büyük anlatmayı severdi. Bir süre sonra bu hikâyelerin gerçeklikten koptuğuna inanırdım. Sonra Bel ile kısa süreliğine eğitim yapma fırsatım oldu. Ve o zaman korkunç bir şey fark ettim: Hakkında anlatılanların hiçbiri abartı değildi. Hikâyeler yalnızca gerçeğin tamamını anlatmaya yetmiyordu.
Şimdi, önümden yürüyerek geçerken bunu bir kez daha anlıyordum. Bel'in üzerinde taşıdığı güç, çevresine saçılan gösterişli bir Ruh Gücü'nden ibaret değildi. Onun varlığında daha farklı, daha ağır bir şey vardı. Uzun siyah pelerini, yıkıntıların arasından geçerken arkasında karanlık bir iz bırakıyormuş gibi sürükleniyordu. Pelerinin kenarları rüzgârla hafifçe dalgalanıyor, üzerindeki tozlara rağmen tek bir kırışıklığı bile onun duruşundaki kusursuzluğu bozamıyordu. Çevresinde dolaşan kırmızı ve karanlık Ruh Gücü hâlâ tamamen dağılmamıştı; kimi zaman omuzlarının çevresinde yoğunlaşıyor, kimi zaman ayaklarının altında gölgeler gibi kıvrılıyor, ardından yeniden bedenine çekiliyordu. Onunla aramdaki mesafe birkaç metre olmasına rağmen, varlığının havayı ağırlaştırdığını hissedebiliyordum. Sanki önümden yürüyen şey bir insan değil, insan biçimine bürünmüş bir felaketti. Yıkılmış binaların, parçalanmış taşların ve hâlâ yükselen dumanların arasında ilerlerken etrafındaki enkaz bile onun varlığının yanında önemsiz görünüyordu. Bel'in yürüyüşünde acele yoktu. Çünkü acele etmesine gerek yoktu. Güçlü insanlar bazen güçlerini göstermek zorunda kalmazlardı. Onların yalnızca orada bulunması yeterliydi.
Ve Ryugu onun yanında yürüyordu.
Ellerinde mühürlü kelepçeler vardı. Ruh Gücü'nü bastırmak için yapılmış, yüzeylerinde karmaşık mühürler bulunan ağır kelepçeler bileklerini sıkıca kavramıştı. Biraz önce gökyüzüne karşı benimle savaşan, Avatar'ını ortaya çıkarıp bütün bir bölgeyi titreten adam şimdi zincirlenmiş halde yürüyordu. Fakat yüzündeki o lanet gülümseme hâlâ oradaydı. Ne kaybetmiş gibi görünüyordu ne de pişmanlık duyuyordu. Sanki az önce yaşananların tamamı onun için yalnızca uzun bir oyunun küçük bir bölümüymüş gibi yürüyordu. İşte o gülümseme, içimde henüz sönmeye başlamış olan öfkenin üzerine yeniden benzin döktü. Parmaklarım istemsizce sıkıldı. Mızrağımı yeniden kavradım. Bedenimde kalan Ruh Gücü hareketlenmeye başladı. Bir adım atmak, arkasından koşmak ve o gülümsemeyi yüzünden silmek istedim. Fakat Bel'in varlığı bile hareket etmemi engelliyordu. Çünkü aklım, öfkemin
aksine, önümdeki gerçeği görüyordu. Ryugu'ya saldırırsam yalnızca onunla değil, Bel ile de karşı karşıya gelecektim. Ve şu anki halimle bunun bir savaş olmayacağını biliyordum.
Bel birkaç adım daha attıktan sonra durdu.
Pelerininin hareketi yavaşça kesildi.
Başını çok az çevirdi.
Önce Mizu'ya baktı.
Sonra gözleri bana kaydı.
O an içimde garip bir his oluştu. Bel'in bakışları sıradan bir insanın bakışları değildi. Birini izlemiyor, sanki onu değerlendiriyordu. Gözleri yüzümde birkaç saniye kaldığında, içimde saklamaya çalıştığım bütün şeylerin onun tarafından görüldüğünü hissettim. Öfkem. Korkum. Pişmanlığım. Ustamın ölümüyle parçalanan zihnim. Kontrolümü kaybedişim. Takım 5'in yıkıntıları. Ve belki de en kötüsü… bütün bunların altında hâlâ Ryugu'yu öldürmek isteyen o tarafım. Bel'in yüzünde hiçbir şaşkınlık yoktu. Hiçbir acıma da yoktu. Bana bir General'e bakar gibi bakmıyordu. Daha doğrusu, olmam gereken General'e bakmıyordu. Sanki karşısında Cistern'in rütbelerinden birini taşıyan bir asker değil, öfkesinin içinde kaybolmuş bir çocuk vardı.
Ve belki de haklıydı.
Bel'in sesi sessizliğin içinde yükseldi.
"Onu Dedektiflik Bürosu'na teslim ediyorum."
Sesi ne öfkeliydi ne de yüksek. Tam tersine, fazlasıyla sakindi. Fakat bu sakinlik emrinin ağırlığını azaltmıyordu. Bir karar verilmişti ve Bel'in ses tonunda bu kararın tartışmaya açık olmadığı açıkça hissediliyordu. Ryugu'yu yanından geçirirken ona neredeyse hiç bakmadı. Sanki Cistern'in en tehlikeli savaşçılarından biri değil, teslim edilmesi gereken sıradan bir mahkûmdu. Bu bile içimde ayrı bir huzursuzluk oluşturdu. Çünkü ben az önce o adamla savaşmıştım. Gücünü görmüştüm. Onun ne kadar tehlikeli olduğunu bedenimde hissetmiştim. Fakat Bel'in yanında yürürken Ryugu bile küçülmüş görünüyordu.
Sonra Bel'in bakışları ağabeyime döndü.
"Mizu."
Ağabeyim hemen dikleşti. Yüzündeki ifade değişti; az önceki endişeli kardeş ifadesi kaybolmuş, yerini görev başındaki bir Teğmenin soğukkanlılığı almıştı.
"Efendim."
Bel, yıkılmış bölgeyi birkaç saniye boyunca inceledi. Dumanların yükseldiği binalara, parçalanmış sokaklara, insanların tahliye edildiği bölgelere baktı. Gözleri hiçbir şeyi kaçırmıyordu. Sonra sakin bir sesle konuştu.
"Buradaki enkazı kontrol altına al." Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Bel'in gözleri yeniden bana çevrildi. "Ve kardeşini sakinleştir." İçimde bir şey koptu. Kardeşimi sakinleştir. Sanki ben artık bir General değildim. Sanki bütün bu yıkımın ortasında kontrolünü kaybetmiş bir asker, öfkesine yenilmiş bir çocuk, başında durulması gereken bir sorun haline gelmiştim. Fakat Bel'in yüzünde bununla ilgili herhangi bir küçümseme belirtisi bile yoktu. Asıl korkutucu olan da buydu. Bana hakaret etmiyordu. Beni aşağılamaya çalışmıyordu. Sadece gördüğü şeyi söylüyordu. Sonra gözlerini doğrudan gözlerime dikti. "Bir General gibi davranmayı öğren." O cümle, içimde bir yıldırım gibi patladı. Bir an için etrafımdaki her şey yeniden sessizleşti. İnsanların sesleri, yıkıntıların arasından gelen gürültüler, rüzgâr, uzaktaki çatışmalar… Hepsi sanki benden uzaklaştı. Yalnızca o cümleyi duyuyordum. Bir General gibi davranmayı öğren. Başımı kaldırıp Bel'e baktım ama cevap veremedim. Çünkü ona karşı söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu. Ona kızabilirdim. Bana nasıl baktığına öfkelenebilirdim. Onun Ryugu'yu götürmesini engellemeye çalışabilirdim. Fakat hangi bahaneyi sunacaktım? Gücümü kontrol edemediğimi mi? Ustamı kaybettiğim için kendimi kaybettiğimi mi? Takımımı koruyamadığımı mı? Bütün bunların benim için fazla ağır olduğunu mu? Bir General'in bahanesi olmazdı. Bir General'in arkasında insanlar vardı. Ben ise insanların arkasında durması gereken yerde, kendi öfkemin arkasına saklanmıştım. Bel daha fazla konuşmadı. Başını çevirdi ve yürümeye devam etti. Pelerini yeniden rüzgârın içinde dalgalandı. Karanlık Ruh Gücü ayaklarının çevresinde sessizce hareket ederken yıkıntıların arasından uzaklaşmaya başladı. Ryugu da onunla birlikte ilerliyordu. Mühürlü kelepçelerinin metal sesi her adımda hafifçe duyuluyor, fakat Ryugu'nun yüzündeki gülümseme hâlâ kaybolmuyordu. Birkaç saniye boyunca ona baktım. İçimde hâlâ onu takip etmek isteyen bir dürtü vardı. Bacaklarım hareket etmek istiyordu. Ruh Gücüm yeniden yükselmek istiyordu. Mızrağımı kaldırıp önlerine çıkmak istiyordum.
Ama yapamadım.
Çünkü ilk kez öfkemi kullanmanın onu öldürmeye yetmeyeceğini değil, öfkemi kullanmanın hiçbir şeyi düzeltmeyeceğini anlıyordum.
Ryugu birkaç adım daha attı.
Sonra biraz daha.
Ve sonunda yıkıntıların, dumanların ve karanlığın arasında gözden kaybolmaya başladı.
Onu izlerken içimde daha önce hiç hissetmediğim bir çaresizlik oluştu. Birkaç dakika önce gökyüzünü binlerce yıldırımla doldurmuş, bir General'in bütün gücünü tek bir saldırının içine toplamıştım. Dünyayı sarsabilecek kadar büyük bir güç kullanmıştım. Fakat şimdi bütün o gücün hiçbir anlamı yokmuş gibi hissediyordum. Çünkü Ryugu önümdeydi ve ona ulaşamıyordum.
İlk kez gücümün yetmediğini değil…
Öfkemi bile yeterli olmadığını hissediyordum.
Ve belki de beni asıl korkutan şey buydu.
Çünkü bugüne kadar ne zaman çaresiz hissetsem, daha güçlü olmayı düşünmüştüm.
Ama şimdi ilk kez anlamaya başlıyordum:
Belki de ihtiyacım olan şey daha fazla güç değildi.
Belki de önce yeniden kendim olmam gerekiyordu.
Ve ilk kez...
Ustamın gerçekten geri gelmeyeceği düşüncesi bütün ağırlığıyla omuzlarıma çökmeye başlıyordu.
Bel'in pelerininin arkasında bıraktığı karanlık iz yavaş yavaş uzaklaşırken gözlerim hâlâ onun peşinden gidiyordu. Aslında Bel'e bakmıyordum. Ryugu'ya da bakmıyordum. Belki de hiçbir şeye bakmıyordum. İnsan bazen yaşadığı şeyleri anlamlandıramayacak kadar yorulduğunda gözleri açık olsa bile gerçekten görmeyi bırakıyormuş. Ben de tam olarak öyle hissediyordum. Karşımda yürüyen kişi Cistern'in en güçlü adamlarından biriydi. Hakkında sayısız hikâye anlatılan, bir zamanlar bu toprakların en korkulan düşmanı olup sonrasında onların en büyük koruyucularından birine dönüşen yaşayan bir efsane... Bel. Çocukken onun hakkında duyduğum hikâyeler hâlâ aklımdaydı. Bir iblis olduğu söylenirdi. Gerçek bir iblis. Boynuzlarıyla, kırmızı gözleriyle, insanlardan farklı akan Ruh Gücüyle, savaş meydanlarında bıraktığı ceset dağlarıyla anılan bir yaratık. Yaşlılar onun adını söylerken seslerini kısardı. Eğitmenler örnek verirken dikkatli konuşurdu. Çünkü Bel yalnızca güçlü biri değildi. Bel, insanların gücü tanımlamak için kullandığı ölçülerin dışına taşan bir varlıktı.
Sonra yıllar geçmişti.
Ve bir gün bu iblis... Cistern'in sağ kolu olmuştu. Kimse bunun nasıl gerçekleştiğini tam olarak bilmiyordu. Yayati ile arasında ne yaşandığını bilen insan sayısı çok azdı. Ama sonuç ortadaydı. Bir zamanlar Cistern'in yıkılmasını isteyen adam şimdi onu ayakta tutan sütunlardan biri olmuştu. Belki de bu yüzden ona baktıkça içim daha da sıkışıyordu. Çünkü Shu da bir zamanlar sisteme karşı konuşmuştu. Shu da insanların görmediği şeyleri görüyordu. Shu da herkesin doğru kabul ettiği şeylere karşı çıkıyordu. Ama Bel yaşamıştı. Shu ise ölmüştü. Bu düşünce zihnimden geçtiği anda göğsümün içinde görünmez bir bıçak döndürülmüş gibi hissettim. Nefesim yarım kaldı. Bir anlığına köprünün üzerindeki görüntü yeniden gözlerimin önüne geldi. Kılıç. Kan. Düşüş. Sonra kendi sesim. O lanet olası cümle. O son konuşma. O son bakışma. O son nefret sözü. Sanki zihnim her birkaç saniyede bir beni aynı işkence odasına geri sürüklüyordu. Ne tarafa dönsem sonunda yine Shu'ya ulaşıyordum. Ne düşünmeye çalışsam sonunda yine onun ölümüne bağlanıyordu. Bunun ne kadar süreceğini bilmiyordum. Belki günler. Belki yıllar. Belki de ömrüm boyunca. Tam o sırada omuzlarımı tutan eller biraz daha sertleşti. Mizu. Onu neredeyse unutmuştum. Başımı kaldırdığımda ağabeyimin yüzünü gördüm. Normalde yüzündeki ifadeleri okumakta zorlanmazdım. Çocukluğumdan beri aynı evde büyümüştük. Öfkelendiğinde nasıl baktığını bilirdim. Üzüldüğünde nasıl sustuğunu bilirdim. Mutlu olduğunda gözlerinin nasıl değiştiğini bilirdim. Ama şu an yüzünde gördüğüm şey bunlardan hiçbiri değildi. Sanki kardeşim olmaktan vazgeçip görevine dönüşmüştü. Bir teğmen olmuştu. Bir asker olmuştu. Bir yönetici olmuştu. Ve bu beni sebepsiz yere korkutuyordu. "Benimle geliyorsun." Sesi yüksek değildi.
Ama itiraz kabul etmeyen bir ağırlığı vardı. Kaşlarım istemsizce çatıldı. "Nereye?" "Dedektiflik Bürosu'na." İlk başta duyduğum şeyi anlamadım. Belki de anlamak istemedim. Sonra kelimeler yavaş yavaş yerine oturdu. Ve içimdeki öfke yeniden hareketlendi. Gözlerim büyüdü. "Ne dedin sen?" Mizu'nun yüzü değişmedi. Bu daha da sinir bozucuydu. "Dedektiflik Bürosu'na gidiyoruz." "Ryugu Shu'yu öldürdü." "Biliyorum." "Ben gördüm." "Biliyorum." "Öyleyse neden BEN sorgulanıyorum?!" Sesim yükseldiğinde etrafımızdaki insanlar dönüp bakmaya başladı. Bazılarının yüzünde korku vardı. Bazılarında merak. Bazılarında ise yıkılmış bölgenin verdiği şok. Ama umurumda değildi. Çünkü o anda yalnızca tek bir şey hissediyordum. İhanete uğramış gibi hissediyordum. Shu ölmüştü. Ryugu hayattaydı. Ve şimdi beni sorguya götürüyorlardı. "Bana güvenmiyor musun?" Bu soru ağzımdan çıkarken sesimin ne kadar kırıldığını fark ettim. Çünkü aslında sorduğum şey güven değildi. Aslında sorduğum şey şuydu. Ben hâlâ sizin tarafınızda mıyım?
Mizu bunu anlamış gibi birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Ardından derin bir nefes verdi. Yüzünü bir anlığına yana çevirdi. Yıkılmış binalara baktı. Dumanlara baktı. Sonra tekrar bana döndü. "Güven..." diye mırıldandı yavaşça. "İnsanların adalet ile karıştırdığı en tehlikeli kavramlardan biridir." Gözleri gözlerime kilitlendi. "Eğer adalet yalnızca güvendiğimiz insanlara uygulanıyorsa onun adı adalet değildir, Aki." Ben dişlerimi sıktım. "Bu saçmalık." "Hayır." Sesi sertleşti. "Saçmalık olan şey insanların sevdiği kişilerin hata yapamayacağına inanmasıdır." Omuzlarımı daha sıkı tuttu. "Sen benim kardeşimsin." Bu cümleyi söylerken ilk kez gözlerinde acı gördüm. "Bu yüzden seni daha az değil, daha fazla sorgulamak zorundayım." Bir anlığına cevap veremedim. Çünkü yüzündeki ifade... Gerçekten acı çekiyordu. Ama durmadı. "Bugün bir takım bölgesinde tam ölçekli bir savaş çıkardın. Avatar kullandın. Bölgeyi harabeye çevirdin. Sivil alanlara zarar verdin. Ruh Gücünü kontrol etmeyi bıraktın. Eğer aynı şeyleri Ryugu yapsaydı onu sorgular mıydık?" "..." "Evet." "Eğer Sao yapsaydı?" Sessizlik.
"Evet." "Eğer ben yapsaydım?" Bu soru havada asılı kaldı. Sonra Mizu cevap verdi. "Evet." İşte o anda konuşacak hiçbir şey bulamadım. Çünkü kesinlikle... Haklı olduğunu biliyordum. Ve bu yüzden susmak daha fazla can yakıyordu. Saatler sonra Dedektiflik Bürosu'nun gri koridorlarında yürürken bütün bunlar hâlâ zihnimde dönüp duruyordu. Bina dışarıdan bakıldığında sıradan görünüyordu ama içine girildiğinde insanın üzerinde garip bir baskı yaratıyordu. Koridorlar fazla sessizdi. Duvarlar fazla temizdi. Tavandaki beyaz ışıklar fazla parlaktı. Sanki bu bina insanları konuşturmak için tasarlanmıştı. Sanki her taşında itiraflar saklıydı. En sonunda ağır çelik kapılardan birinin önünde durduk. Mizu görevliye baktı. Görevli başını salladı. Sonra bana döndü. "Kolye." Parmaklarım istemsizce boynuma gitti. Ve kalbim yeniden sıkıştı. Çünkü o kolye yalnızca bir eşya değildi. Ares'in mührüydü. Ustamın bana verdiği emanetti. Onun ellerinin dokunduğu son şeylerden biriydi. Kolye zincirini çıkarırken ellerimin titrediğini fark ettim. Görevliye uzattığım anda sanki bedenimden bir parçayı koparıp vermişim gibi hissettim. Gücüm gitmemişti. Ama kendimi eksilmiş hissediyordum. Kapı açıldı.
İçerisi küçüktü.
Boğucuydu.
Ortadaki masanın üzerinde tek bir lamba yanıyordu.
Lambanın ışığı masanın yüzeyine vuruyor ama odanın köşelerine ulaşamıyordu.
Gölgeler duvarlarda birikmişti.
Kapı arkamdan kapandığında çıkan metal sesi odanın içinde yankılandı.
Bir süre ayakta kaldım.
Mizu karşı sandalyeye oturdu.
Ama bu sefer ona baktığımda ağabeyimi göremedim.
Karşımda oturan kişi çocukluğumu paylaşan adam değildi.
Karşımda oturan kişi beni yürümeyi öğretmiş kişi değildi.
Karşımda oturan kişi bana silah tutmayı öğreten kişi değildi.
Karşımda oturan kişi bir sorgu memuruydu.
Ve ilk kez...
Bu odadan çıkınca hayatımın eskisi gibi olmayacağını hissettim.
Sorgu odasının havasında garip bir ağırlık vardı. Bu ağırlık yalnızca duvarların kalınlığından ya da odanın kasıtlı olarak penceresiz tasarlanmış olmasından kaynaklanmıyordu. İnsan bazen bazı mekânların içine işleyen duyguları hissedebilirdi ve bu oda yıllardır korkuların, yalanların, itirafların ve yıkımların biriktiği bir mezar gibiydi. Tavandaki solgun beyaz ışık masanın üzerine düşüyor, odanın geri kalanını ise yarı karanlıkta bırakıyordu. Duvarlar griydi. Masa griydi. Sandalyeler griydi. Sanki bu oda insanlardan bütün renkleri çalmak için tasarlanmıştı. Ben ise masanın bir tarafında oturuyordum. Ellerim önümde birleşmişti ama yumruklarım o kadar sıkılıydı ki parmak eklemlerim beyaza dönmüştü. Karşımdaki sandalyede oturan Mizu ise her zamanki gibi kusursuz görünüyordu. Üniformasının tek bir noktası bile kırışmamıştı. Önündeki dosyalar muntazam şekilde sıralanmıştı. Bakışları sakindi. Ama onu yeterince iyi tanıyordum. O sakinliğin altında ne olduğunu görebiliyordum. O da öfkeliydi. O da üzgündü. O da Shu'nun ölümünden etkilenmişti. Fakat Mizu ile benim aramdaki fark tam olarak buydu. Ben parçalanıyordum. O ise parçalarını birbirine zincirlemeyi başarıyordu.
Mizu önündeki dosyayı yavaşça açtı. Sayfaların çevrilme sesi odadaki sessizlikte gereğinden fazla yankılandı. Ardından gözlerini kaldırdı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sadece bana baktı. O bakışlar çocukluğumdan beri beni her zaman rahatsız ederdi. Çünkü Mizu birinin gözlerinin içine baktığında sanki söylediklerini değil de söylemediklerini dinliyormuş gibi hissederdim.
“Başlayalım.” Sesi sakindi. Ama o sakinliğin altında emir vardı. Karşı çıkılamayacak kadar ağır bir emir. “Takım 5 bölgesine vardığında ilk ne gördün?” Boğazım düğümlendi. Shu'nun bedeni yeniden gözlerimin önüne geldi. Köprü. Kan. Ryugu. Kılıç. Düşüş. Anlatmaya başladım. Her ayrıntıyı. Her saniyeyi. Her görüntüyü. Konuştukça nefes alışım düzensizleşiyordu. Bazı yerlerde gözlerimi kapatmak zorunda kalıyordum. Çünkü hatırlamak istemediğim şeyleri yeniden yaşıyordum. Ama Mizu tek kelime etmeden dinlemeye devam etti. Araya girmedi. Teselli etmedi. Yavaşlatmadı. Bir dedektif gibi dinledi. Ben sustuğumda birkaç saniye boyunca odada yalnızca duvardaki saatin sesi vardı. Sonra Mizu kalemini masaya bıraktı. “Ve ardından Ryugu'ya saldırdın.” Bu bir soru değildi. Bir tespitti. Başımı kaldırdım. “Evet.” “Doğrudan saldırdın.”
“Evet.” “Konuşmaya çalışmadın.” “Hayır.” “Tutuklamaya çalışmadın.” “Hayır.” “Takviye çağırmadın.” Çenemi sıkıyordum. “Hayır.” Mizu gözlerini kısmadan bana bakmaya devam etti. “Yani Takım 8 Generali'ne doğrudan savaş açtın.” O an sinirlerim gerildi. Çünkü kullandığı kelimeleri özellikle seçiyordu. Savaş açtın. Suç işledin. Kuralları çiğnedin. Sanki bütün olay yalnızca bundan ibaretmiş gibi. “Savaş açtım çünkü ustamı öldürmüştü.” Mizu'nun yüzü değişmedi. “Bu bir açıklama.” Dosyayı kapattı. “Ama bir savunma değil.” O anda içimde bir şey koptu. Masanın üzerine eğildim. “Savunma mı?” Sesim titriyordu. “Savunma mı istiyorsun?”
Mizu’nun sorusu odanın içinde bir süre asılı kaldı. Sesi yüksek değildi. Hatta her zamanki gibi sakindi; ölçülü, kontrollü ve insanın ne düşündüğünü anlamasını zorlaştıracak kadar soğukkanlıydı. Fakat artık onun sesindeki o sakinliğin ne anlama geldiğini biliyordum. Mizu böyle konuştuğunda öfkelenmiş olmazdı. Daha kötüsü olurdu. Kendisini öfkesine teslim etmemek için bütün gücüyle tutardı. Çünkü onun için öfke, insanın haklı olduğu anda bile yanlış karar vermesine sebep olabilecek bir zaaf demekti. Ben ise o anda, hayatım boyunca öğrendiğim bütün o ölçülerin, bütün o kuralların, bütün o lanet görev tanımlarının hiçbir anlam ifade etmediğini düşünüyordum. Ustamın ölümü hâlâ gözlerimin önündeydi. O anı zihnimden çıkarmaya çalıştıkça daha da derine kazınıyor, gözlerimi her kapattığımda aynı görüntü yeniden karşıma çıkıyordu. İnsan bazen bir acıyı unutmaya çalıştıkça onu unutulmaz hâle getiriyordu. Ben de tam olarak bunu yaşıyordum.
Mizu sustu.
Ben devam ettim.
“Bir insanın gözlerinin önünde hayatındaki en değerli kişi öldürülüyor.” Sesim ilk kelimelerde hâlâ kontrollüydü, fakat cümlenin sonuna doğru kendi ağırlığı altında parçalanmaya başlamıştı. “Sonra sen gelip bana savunma mı soruyorsun?”
Mizu’nun bakışları değişti.
Çok küçük bir şeydi.
Başka biri fark etmezdi. Belki ben bile başka bir zamanda fark etmezdim. Ama Mizu benim ağabeyimdi. Çocukluğumdan beri yüzündeki en küçük değişikliği bile okuyarak büyümüştüm. Kaşlarının arasındaki o belli belirsiz gerilim, çenesinin bir anlığına kasılması, nefesini vermeden önce göğsünde tuttuğu o küçücük hareket… Bunların hepsi bana tek bir şey söylüyordu.
Canı yanmıştı.
Çünkü o cümlede “hayatındaki en değerli kişi” dediğimde, Mizu’nun aklına başkasının gelmediğini biliyordum.
Ben gelmiştim.
Belki bunu hayatı boyunca yüksek sesle söylememişti. Belki söylemeye de hiçbir zaman ihtiyaç duymamıştı. Mizu sevgisini kelimelerle gösteren biri değildi. Benim için endişelendiğini “dikkatli ol” diyerek, beni özlediğini omzuma dokunarak, korktuğunu ise hiçbir şey söylemeyip yanımda daha uzun süre kalarak belli ederdi. Bir keresinde koridorda karşılaştığımızda, dönüşümden sonra beni tanıdığı hâlde ilk yaptığı şey bana saldırmak olmuştu. Mızrağını üzerime doğrultmuştu. O an onun gözlerinde gördüğüm şeyi hâlâ unutamıyordum. Öfke değildi. Şüphe de değildi.
Korkuydu.
Beni kaybetmekten korkuyordu.
Ve sonra, bütün o sertliğinin ardından, beni kollarının arasına almıştı.
Şimdi karşımda duran adam aynı adamdı. Ama o an ilk kez, ona söylediğim cümlenin yalnızca benim acımı değil, onun en büyük korkusunu da doğrudan hedef aldığını fark ettim. Mizu başını çok hafifçe eğdi. Gözlerini benden kaçırmadı. Fakat birkaç saniye boyunca cevap vermedi. O birkaç saniyelik sessizlik, odadaki bütün kelimelerden daha ağırdı. “Evet.” Tek kelime. Ama öyle sert çıkmıştı ki beni durdurdu. Mizu ilk kez öne eğildi. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Parmakları birbirine kenetlenmişti. Yüzündeki o kusursuz ifade hâlâ yerindeydi ama artık onu taşımanın kendisi bile zor görünüyordu. “Çünkü sen generaldin.” Cümlesini söylerken sesinde hiçbir titreme yoktu. “Çünkü sen sıradan bir vatandaş değildin.” Bir an durdu. “Çünkü senin omuzlarında yalnızca kendi hayatının sorumluluğu yoktu.” Bakışları gözlerime kilitlendi. “Ve çünkü senin görevin, acı çekmediğini kanıtlamak değildi. Acı çekmene rağmen doğru olanı yapabilmekti.” İçimde bir şey yeniden koptu. “Doğru olan mı?” Sözler ağzımdan istemeden döküldü. “Ustam öldürüldü, ağabey.” “Biliyorum.” “Onu gözlerimin önünde öldürdüler.” “Biliyorum.” “Ve sen hâlâ bana görevden bahsediyorsun.”
Mizu’nun yüzü ilk kez bozuldu. Çok hafif. Ama bozuldu. “Çünkü birilerinin bundan sonra görevden bahsetmesi gerekiyor.” Sesi bu kez daha düşüktü. “Sen bahsedemiyorsun.” Bu cümle beni susturdu. Mizu gözlerini birkaç saniye boyunca üzerimde tuttu. Sonra bakışları yavaşça aşağı indi. Sanki karşısındaki generalle değil, çocukluğundan beri korumaya çalıştığı kardeşiyle konuşuyordu. “Ve ben…” dedi. Kelime yarıda kaldı. Mizu sustu. Onun gibi biri için bu bile fazlasıyla açıktı. Çünkü Mizu, söyleyeceği şeyden nefret ediyordu. Söylemek zorunda olduğu için değil; söylemek istediği şey ile söylemesi gereken şey birbirinden tamamen farklı olduğu için. Başını yeniden kaldırdı. “Ben de seni kaybetmek istemiyorum, Aki.” İlk kez sesindeki sertlik tamamen kayboldu. “Bunu anlamıyorsun.” Kaşları çatıldı. “Senin bütün bölgeyi savaş alanına çevirdiğini gördüğümde aklıma ilk gelen şey rütben değildi. Kaç kişinin öldüğünü de düşünmedim. İlk düşündüğüm şey, senin o savaşın içinde bir yerde ölüp ölmeyeceğindi.” Nefes aldı. “Çünkü benim için sen…” Yine sustu. Sanki kelimeyi söylemek gururuna dokunuyordu. “Sen benim kardeşimsin. Tek kardeşimsin. Bu hayatta sahip olduğum en değerli şeysin.”
Gözlerini kapattı. “Hayatım boyunca korumam gereken şeylerden biri oldun.” Sonra gözlerini açtı. “Ve bunu söylemekten nefret ediyorum.” O an Mizu’nun yüzünde gördüğüm şey öfke değildi. Kırılmış bir gururdu. Kendisini her zaman ayakta tutan o sertliğin altında, benim yüzümden çatlamış bir adam vardı. Fakat yine de geri adım atmıyordu. Çünkü Mizu’nun onuru, sevdiği insanlara bile gerektiğinde karşı çıkabilmekten geçiyordu. Beni sevdiği için yanlış yaptığımı görmezden gelirse, beni korumuş olmayacağını düşünüyordu. Aksine, beni kendi elleriyle daha büyük bir felakete sürüklemiş olacaktı. “Fakat seni seviyorum diye adaletten vazgeçemem.” Cümle odanın içine ağır bir taş gibi düştü. “Sen benim kardeşimsin diye sana haklı olmadığın bir yerde haklı diyemem.” Mizu’nun sesi yeniden sertleşti. “Ve senin canın yanıyor diye başka insanların canının yanmasına izin veremem.” Elini masaya vurdu. Çok sert değildi. Ama yeterince sertti. “Sen General Akihiro Atlas’sın!” Bu kez sesi odanın duvarlarına çarptı. “İnsanlar senden öfkeni değil, kararını bekliyor! Senden intikam almanı değil, onların yarın sabah hâlâ hayatta olmasını sağlamanı bekliyorlar!” Bir an durdu. Sonra daha alçak bir sesle devam etti. “Ben senden duygularını öldürmeni istemiyorum, Aki. Ben senden onları yönetmeni istiyorum.” Başımı kaldırdım. Gözlerim yanıyordu.
“Peki ya Shu?” Mizu’nun yüzü dondu. “Onun hakkını kim verecek?” Cevap gelmedi. “Onu kim hatırlayacak?” Sessizlik. “Kim onun öldürülmesini sadece bir ‘olay’ olarak görmeyecek?” Mizu’nun elleri yeniden sıkıldı. Bu kez parmaklarının titrediğini gördüm. “Ben.” Tek kelime söyledi. “Ben hatırlayacağım. O adamı şu güne kadar hiç sevememiş olsam bile.” Evet, ağabeyim ustamı pek sevmezdi. Bunun çok fazla nedeni vardı ama şu an düşünmeye vaktim yok. Gözlerini benden ayırmadı. “Sen de hatırlayacaksın.” Hatırlayacağım… ha? Sonra derin bir nefes aldı. “Fakat onun adına adalet istediğini söyleyip başka insanları cezalandırmaya başlarsan, Shu’nun ölümünü kendi öfken için bir bahane hâline getirirsin.” Bu söz canımı yaktı. Çünkü doğruydu. Ve doğru olması, onu daha az acı verici yapmıyordu. Başımı iki yana salladım. “Canı cehenneme sisteminizin!” Sesim bu kez öfkeyle değil, çaresizlikle yükseldi. “Canı cehenneme generalliğin! Canı cehenneme kurallarınızın! İnsanların ölmesini seyredip sonra masaların başında hangi kararın doğru olduğuna karar vermenizden bıktım!”
Mizu hiçbir şey söylemedi. Sadece bana baktı. Uzun süre. Sonra ayağa kalktı. Üzerime yürümek yerine masanın diğer tarafında durdu. “Ben de bıktım.” Bu kez sesi neredeyse fısıltıydı. “Her gün birini kaybetmekten bıktım.” Bir an gözlerini kapattı. “Fakat adaletten vazgeçersem, kaybettiklerimizin hiçbir anlamı kalmaz.” Gözlerini yeniden açtı. “Sen benim için dünyadaki en değerli insanlardan birisin, Aki.” Bu cümleyi söylerken yüzündeki bütün sertlik gitmişti. “Belki de bu yüzden sana karşı çıkıyorum.” Bir adım geri çekildi. “Çünkü seni kaybetmekten korkuyorum.” Sonra bakışları yeniden sertleşti. “Ve seni korumanın yolu, yaptığın her şeyi affetmek değil.” Sessizlik. “Bazen seni durdurmak.” Gözlerimin içine doğrudan baktı. “Shu’yu unutma.” Sesi artık eskisi kadar sert değildi. “Onun için ağlayabilirsin. Ona öfkelenebilirsin. Hatta onun için nefret bile edebilirsin.” Kısa bir sessizlik oldu. “Ama onun adına karar verirken, Shu’nun senden ne isteyeceğini de düşün.”
Kapının koluna uzandı. “Çünkü senin kaybettiğin insan yalnızca ustandı.” Başını hafifçe çevirdi. “Benim kaybetmekten korktuğum insan ise hâlâ burada.” Birkaç saniye bekledim. Diyebileceğim şeyleri düşünerek. Ağabeyime karşı saygılı olmayı isteyerek. Ama yapamadım. Sesimin yükseldiğini duydum ama o ses bana aitmiş gibi gelmedi. Sanki göğsümün içinde yıllardır biriken bütün öfke, bütün korku, bütün çaresizlik artık bedenime sığamamış da kendi başına dışarı çıkmıştı. Sorgu odasının dar duvarları sesimi geri yansıtıyordu. Taş yüzeylerden sekip tekrar kulaklarıma gelen yankılar bile öfkeli geliyordu. Masanın üzerindeki lambanın sarı ışığı titriyormuş gibi görünüyordu gözlerime. Belki gerçekten titriyordu. Belki de titreyen bendim. “Canı cehenneme kurallarınızın!” diye devam ettim, sesim artık bağırmanın ötesine geçmişti. Boğazım yanıyordu. Göğsüm nefes almakta zorlanıyordu. Ama duramıyordum. Çünkü eğer durursam düşünecektim. Düşünürsem de Shu'nun yüzü gelecekti aklıma. Ve ben şu anda onun yüzünü hatırlamaktan korkuyordum. “Hayatım boyunca bana adaletten bahsettiniz. Eşitlikten bahsettiniz. Düzenden bahsettiniz. İnsanların korunması gerektiğinden bahsettiniz. Gücün sorumluluk gerektirdiğini söylediniz. Yasaların herkesi kapsaması gerektiğini söylediniz. Ama şimdi bana ne anlatıyorsun Mizu? Bana ne anlatıyorsun gerçekten? Sevdiğim bir insan gözlerimin önünde öldürülmüşken önümde yasa kitapları açıp maddeler mi okuyacaksın? Bana prosedürlerden mi bahsedeceksin? Bir katilin haklarından mı söz edeceksin? Bana sakin olmam gerektiğini mi söyleyeceksin?” Sözler ağzımdan çıkarken ayağa kalktığımı bile fark etmemiştim. Sandalye arkamda sürtünerek geriye kaymıştı. Ellerim masaya dayanıyordu. Parmaklarım öyle sert sıkılmıştı ki eklemlerimin beyazladığını görebiliyordum. Mizu'nun yüzüne baktım. O ise bana bakıyordu. Sessizce. Durgun şekilde. Ama ben onun gözlerini tanıyordum. O gözlerdeki sertliği tanıyordum. Çocukluğumdan beri tanıyordum.
Bir karar verdiğinde değişmeyen o bakışları. Bu yüzden daha da sinirlendim. Çünkü ben parçalanırken o hâlâ ayakta durabiliyordu. “Bir filozof kralın sözü vardı… Nereden mi duydum?! Adalet diye olayın aslını bile bilmediğiniz adamdan, ustamdan!” diye bağırdım boğuklaşan sesimle. “Adaletin amacı insanları korumaktır. İnsanlar adalet için yaşamaz. Adalet insanlar için yaşar. Demiş o filozof. Eğer bir sistem sevdiğim bir insanı koruyamıyorsa, onu öldüren adama da hâlâ hak tanıyorsa, o sistemin ne anlamı var? Söyle bana Mizu. Ne anlamı var?” Bir an sustum. Boğazım düğümlendi. Ağabeyim ona Mizu diye seslenmemi hiç sevmezdi. Resmi bir alanda bunu yaptığımda genelde beni yumruklardı ama şu an kontrolün sırası değil. En azından benim için. Shu aklıma geldi. Köprünün üstü geldi. Kanın taşlara yayılışı geldi. Bana dönük olmayan gözleri geldi. Ve ardından... Koridordaki son anımız. Duvara çarpan bedenim. Yüzündeki öfke. Ve benim ağzımdan çıkan o cümle. “Sizden nefret ediyorum.” O an dizlerim çözüldü. Gerçekten çözüldü. Sanki biri kemiklerimin içindeki bütün gücü çekip almıştı. Bedenim yere düştüğünde dizlerimin taşa çarpışını hissettim ama acı umurumda olmadı. Çünkü içimde çok daha büyük bir şey kırılıyordu. Başım önümdeydi. Saçlarım yüzümü kapatıyordu.
Omuzlarım titriyordu. Ve sonunda... Ağlamaya başladım. Ama bu normal bir ağlama değildi. Bu insanın içindeki bir şey öldüğünde çıkan ağlamaydı. “Onu koruyamadım...” dedim boğuk bir sesle. Nefesim kesiliyordu. “Hayatım boyunca bana öğreten adamı koruyamadım...” Bir damla yaş yere düştü. Sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha. “Özür bile dileyemedim...” Sözleri söylerken boğazım acıyordu. Çünkü bu cümleyi kabul etmek istemiyordum. Ama gerçekti. Korkunç derecede gerçekti. “Son sözlerim...” diye fısıldadım. “Son sözlerim nefret oldu...” İşte o an gerçekten kırıldım. Çünkü ölümden daha korkunç bir şey vardı. Ve o şey pişmanlıktı. Ölüm bir insanı alıp götürürdü. Ama pişmanlık geride kalırdı. Her gün. Her saat. Her nefeste.
İnsanın içine yerleşirdi. Ve yavaş yavaş onu çürütürdü. Ben bunu hissediyordum. İçimde. Göğsümün tam ortasında. Sanki biri ruhuma paslı bir bıçak saplamış ve onu çevirmeye devam ediyordu. Mizu uzun süre konuşmadı. Odadaki tek ses nefes alışlarım ve ara sıra düşen gözyaşlarıydı. Sonra sandalyesinden kalktı. Yavaşça. Kararlı şekilde. Ve bana baktı. “General unvanın askıya alındı.” Bu cümle duyulduğu anda zamanın yavaşladığını hissettim. Ama şaşırmadım. Çünkü bunu zaten bekliyordum. Belki de uzun zamandır bekliyordum. Belki de o toplantıdan beri. Belki de Ryugu'yla savaşmaya başladığım andan beri. Belki de daha öncesinden. Belki de Shu'nun gözlerinin içine bakamadığım ilk andan beri. Çünkü gerçeği biliyordum. Ben başarısız olmuştum. Takımımı koruyamamıştım. Üyelerimi savunamamıştım. Kuren'i savunamamıştım.
Kazami'yi savunamamıştım. Ustamı koruyamamıştım. Kendimi bile koruyamamıştım. General unvanımın elimden alınması yalnızca bir sonuçtu. Asıl yıkım çok daha önce gerçekleşmişti. Ama yine de... Canım acıdı. Çünkü o unvan yalnızca bir rütbe değildi. Hayatımın anlamlarından biriydi. Ve şimdi o da gidiyordu. İçimde bir şehir daha yıkıldı. Sessizce. Gürültüsüzce. Kimsenin duymadığı bir çöküşle. Mizu birkaç saniye sustu. Ve işte o an... İlk kez yüzünde tereddüt gördüm. Bu beni korkuttu. Çünkü Mizu tereddüt eden biri değildi. Çocukluğum boyunca onu binlerce kez görmüştüm. Ama böyle değil. Asla böyle değil. Kalbim yeniden sıkıştı. Başımı kaldırdım. Gözlerim yaşlarla bulanmıştı. “Ne oldu?” diye sordum.
Sesim çok küçüktü. Mizu bana baktı. Sonra gözlerini kaçırdı. Ve o an... İçime açıklayamadığım bir korku çöktü. Çünkü bazen insan kötü haberi sözlerden önce hisseder. Bir fırtınanın gelişini havanın değişmesinden anladığı gibi. Ben de bunu hissettim. Bir şey yanlıştı. Çok yanlıştı. Mizu sonunda tekrar bana baktı. Ve konuştu. “Bir şey daha var.” Kalbim durdu. “Ne?” Cevabı vermeden önce birkaç saniye sustu. Ve o birkaç saniye bana saatler gibi geldi. Sonra söyledi. “Shu'nun bedenini bulamadık.” Dünya durdu. Gerçekten durdu. Nefes almayı unuttum. Göz kırpmayı unuttum. Düşünmeyi unuttum. Çünkü o cümle zihnime girmeyi reddediyordu. Bulamadık mı?
Ne demek bulamadık? Köprüden düştü. Ben gördüm. Ryugu itti. Ben gördüm. Kan vardı. Ben gördüm. Her şeyi gördüm. O halde... Nasıl? Sandalyem geriye devrildi. Ayağa kalktım. Hayır. Ayağa kalkmadım. Fırladım. Sanki biri göğsümün içine yıldırım düşürmüş gibiydi. “Ne dedin?” Sesim bana ait değildi. “Ne dedin sen?” Mizu bir şey söylüyordu. Ama artık duymuyordum. Çünkü kafamın içinde başka şeyler dönüyordu. Koridordaki son konuşmamız. Shu'nun yüzü. O anlaşılmaz öfkesi. Ve...
O bir saniyelik gülümseme. O lanet olası gülümseme. O an ilk kez korkudan daha büyük bir şey hissettim. Çünkü ölüm korkunçtu. Ama kaybolan bir ceset... Bu başka bir şeydi. Bu bir bilmeceydi. Bu bir işaretti. Bu Shu Pryhi'nin arkasında bıraktığı son gölgeydi. Ve ben o gölgenin içinden bana bakan bir çift göz hissedebiliyordum. Sanki ölümünün ardından bile bir yerlerden beni izliyordu. O anda aklımdan geçen düşünce öyle korkunçtu ki onu düşünmek bile istemedim. Ama düşünce yine de geldi. Ve bütün varlığımı dondurdu. Eğer Shu gerçekten ölmüş olsaydı... Bedeninin orada olması gerekirdi. Ve eğer beden orada değilse... O zaman asıl soru ölüm değildi. Asıl soru şuydu: Shu Pryhi gerçekten öldü mü? Yoksa ben daha onun son dersinin başladığını bile fark etmedim mi? BÖLÜM SONU