AKIHIRO ATLAS Ustamın bedeni köprüden aşağı düştüğü andan itibaren dünya olması gereken şey olmaktan çıkmıştı. İnsan bazen hayatını ikiye ayıran anların büyük savaşlar, felaketler ya da çağları değiştiren olaylar olduğunu düşünür. Ben de öyle sanıyordum. Oysa şimdi anlıyordum ki insanın ruhunu gerçekten parçalayan şeyler bazen yalnızca birkaç saniyeden ibaret olabiliyormuş. Çünkü Shu’nun göğsüne saplanan o kılıcı gördüğüm an ile ondan önceki ben aynı kişi değildik. Arada yalnızca birkaç nefeslik zaman vardı ama o birkaç nefes, bütün bir ömrü ikiye bölmeye yetmişti. Gözlerim hâlâ köprünün aşağısındaki boşluğa takılı kalmıştı. Sanki biraz daha bakarsam onun yeniden ayağa kalkacağını, bunun yalnızca anlamadığım bir planın parçası olduğunu görecekmişim gibi hissediyordum. Çünkü zihnim gerçeği reddediyordu. Etmek zorundaydı. Shu Pryhi gibi bir adamın ölümünü kabul etmek, gökyüzünün bir gün aniden yere düşebileceğini kabul etmek kadar mantıksız geliyordu bana. Hayatım boyunca yenilmez sandığım, her zaman herkesten birkaç adım ileride yürüyen, insanların düşünemediği şeyleri görebilen o adamın cansız bir beden olarak gözlerimin önünden kayıp gitmesi... zihnimin kaldırabileceği bir şey değildi. Ama Ryugu'nun yüzündeki o gülümseme bunun gerçek olduğunu hatırlatıyordu. Belki de beni en çok yaralayan şey buydu. Kan değildi. Ölüm değildi. Cinayet bile değildi. Bir insanın başka bir insanı öldürebileceğini biliyordum. Savaşlarda bunu görmüştüm. Dünya'da bunu görmüştüm. İnsanlığın en karanlık taraflarını görmüştüm. Ama Ryugu'nun yüzündeki ifade farklıydı. Çünkü orada nefret yoktu. Öfke yoktu. Pişmanlık yoktu. Vicdan yoktu. Yalnızca eğleniyormuş gibi duran korkunç bir memnuniyet vardı. Sanki biraz önce yaptığı şey bir insan öldürmek değil de sıkıcı bir toplantıdan sonra vakit geçirmek için yaptığı küçük bir eğlenceymiş gibiydi. Ve işte bu yüzden ona baktıkça içimde
büyüyen şey yalnızca öfke olmuyordu. Öfke bir noktadan sonra yetersiz kalıyordu. Çünkü öfke hâlâ insani bir duyguydu. Benim içimde büyüyen şey ise bundan daha karanlıktı. Daha ilkel. Daha vahşi. İnsanların birbirlerini öldürdüğü ilk çağlardan kalmış unutulmuş bir içgüdü gibi bütün ruhumu ele geçiriyordu. Ryugu ise sanki bunu hissedebiliyormuş gibi başını hafifçe yana eğdi ve dudaklarının kenarındaki o rahatsız edici gülümsemeyi biraz daha büyüttü. “Şu bakışları seviyorum.” dedi son derece rahat bir ses tonuyla. “İnsanların hayatlarında gerçekten önemli bir şeyi kaybettikleri zaman ortaya çıkan o boşluğu görmek her zaman ilgimi çekmiştir. Çünkü o anlarda bütün maskeler düşer. Kahramanlar kahraman olmaktan çıkar. Generaller general olmaktan çıkar. Ve geriye yalnızca çıplak insan kalır.” Sesindeki rahatlık bile midemi bulandırıyordu. Boğazını kesip tüm bu alanı kan yağmuruna çevirmek istiyordum. “Senin gözlerinde de onu görüyorum şimdi, Akihiro Atlas. Şu anda burada duran kişi Cistern'in genç generali değil. İnsanlığı korumaya çalışan idealist çocuk değil. Shu’nun öğrencisi değil. Şu anda burada duran şey yalnızca nefret.” Dişlerim öyle sert sıkılmıştı ki çenemin acıdığını hissedebiliyordum. “Adımı ağzına alma.” Ryugu güldü. Gerçekten güldü. “Bak işte. Ne kadar güzel.” dedi alaycı bir memnuniyetle. “Toplantıda kendini savunamayan, tek bir argüman bile kuramayan, ustasının arkasına saklanmak zorunda kalan çocuk gitmiş. Yerine sonunda dürüst biri gelmiş. Shu’nun yıllarca yetiştirdiği öğrencinin aslında ne olduğunu görmek ilginç doğrusu.” Göğsümün içindeki öfke biraz daha büyüdü. Ama o durmadı. “Yine de ona haksızlık etmemek lazım.” diye devam etti. “Sonuçta toplantıda söylediği son birkaç şey oldukça eğlenceliydi. Özellikle Cistern’in çürümüş düzeninden bahsettiği kısımlar. Ah, Shu gerçekten komikti. Dünyayı değiştirebileceğini sanan insanlar her zaman komik olmuştur.” O an... Gerçekten duymayı bıraktım. Çünkü onun sesi artık kulağıma ulaşmıyordu. Kanımın uğultusu daha baskın hale gelmişti. Kalbimin sesi daha baskın hale gelmişti.
Ve içimde yükselen yıldırımlar her şeyi bastırıyordu. Gökyüzü kararmaya başladı. Köprünün taşları çatlamaya başladı. Rüzgâr yön değiştirdi. Ve ben ilk kez İmgemi çağırırken onu kontrol etmeye çalışmadım. İlk kez onu dizginlemeye çalışmadım. İlk kez içimdeki gücün ne kadar büyümesine izin verirsem vereyim umursamadım. Çünkü artık korktuğum şey gücüm değildi. Korktuğum şey Ryugu'nun yaşamaya devam etmesiydi. Avucumun içinde kırmızı mor ışıklar birleşmeye başladı. Yıldırımlar gökyüzünden inerek etrafımda dönüyordu. Ruh Gücüm damarlarımın içinde bir nehir gibi değil, bir felaket gibi akıyordu. Ve birkaç saniye sonra mızrağım “Sentry” oluştu. Hayatım boyunca sayısız kez kullandığım silahım. Ama ilk kez elimde bu kadar ağır hissediliyordu. Çünkü ilk kez onu korumak için değil... İnfaz etmek için kaldırıyordum. Cani bir düşünceyle, ama ne olacağını umursamadan. Ryugu bunu gördüğünde gülümsemesi daha da genişledi. Ardından sağ kolunu yavaşça kaldırdı. Ve kolunun derisi çatlamaya başladı. Kemikleri uzadı. Kasları yeniden şekillendi. Eti metal gibi kıvrıldı. Birkaç saniye içerisinde bütün kolu uzun, siyah ve korkutucu derecede zarif bir kılıca dönüşmüştü. Shu’nun göğsünü delen kılıç buydu. Ustamın kanı hâlâ üzerindeydi. Bunu gördüğüm anda düşünmeyi bıraktım. Ve saldırdım.
Bedenim yıldırıma dönüştü.
Köprü gözlerimin önünden silindi.
Aramızdaki mesafe yok oldu.
Mızrağım bütün gücümle aşağı indi.
Ortaya çıkan çarpışma sesi yalnızca köprüyü değil, sanki bütün sabahı ikiye bölmüştü.
Taşlar havaya kalktı.
Şok dalgaları nehrin yüzeyini parçaladı.
Yakındaki binaların camları aynı anda dağıldı.
Ama ben durmadım.
Çünkü artık savaşmıyordum.
Artık teknik kullanmıyordum.
Artık strateji düşünmüyordum.
Artık general değildim.
Yalnızca ustasının kanı hâlâ gözlerinin önünde duran bir öğrenciydim.
Ve önümde duran adamı öldürmeden nefes alamayacakmış gibi hissediyordum.
Ustamın bedeni köprünün altındaki sislerin ve uzak taş yapıların arasında gözden kaybolduktan sonra zaman benim için normal akışını tamamen kaybetmişti. İnsan zihninin bazı anları kabul etmeyi reddettiğini söylerlerdi; insanın gördüğü şeyi gördüğü halde onu gerçek olarak algılayamadığı, beynin kendi kendisini koruyabilmek için gerçeğin etrafına görünmez duvarlar ördüğü anlar olurmuş. Ben de o duvarların içinde sıkışıp kalmıştım. Çünkü Ryugu hâlâ karşımda duruyordu. Hâlâ nefes alıyordu. Hâlâ gülümsüyordu. Ve bu ikisinin aynı anda gerçekleşebilmesi bana dünyanın bütün kurallarından daha mantıksız geliyordu. Eğer Shu gerçekten ölmüşse Ryugu'nun burada sakin sakin durabilmesi mümkün olmamalıydı. Eğer Ryugu gerçekten burada duruyorsa Shu'nun ölmüş olması mümkün olmamalıydı. Bu iki gerçek aynı evrende yan yana bulunamazdı. Ama bulunuyorlardı. Ve tam da bu yüzden zihnim parçalanıyordu.
Mızrağımı yeniden savurduğumda artık hareketlerimin hiçbirinde teknik yoktu. Shu bana yıllarca savaşın yalnızca güç kullanmak olmadığını öğretmişti. Bir savaşçının asıl silahının zihni olduğunu, öfkenin ise yalnızca aptalların kullandığı geçici bir yakıt olduğunu anlatmıştı. Ama şu anda onun öğrettiği her şey bedenimden sökülüp atılmış gibiydi. Çünkü her saldırımda bütün Ruh Gücümü kullanıyordum. Gerçekten bütününü. Savunma için hiçbir şey bırakmıyordum. Sonraki saldırıyı düşünmüyordum. Yarın yaşayacak mıyım diye hesaplamıyordum. Ruh Kanallarım parçalanır mı diye umursamıyordum. İçimdeki bütün yıldırımları mızrağımın ucuna aktarıyor ve Ryugu'nun üzerine boşaltıyordum. Her
savuruşumda gökyüzünden yeni yıldırımlar iniyor, köprünün taşları parçalanıyor, çevredeki binaların duvarlarında çatlaklar oluşuyor ve nehrin yüzeyinde metrelerce yüksekliğe ulaşan dalgalar yükseliyordu. Ancak Ryugu her darbeyi karşılıyordu. Hayır, yalnızca karşılamıyordu; her darbede onlarca metre geriye savrulmasına rağmen hâlâ ayakta kalıyordu. Ayaklarının altında taşlar parçalanıyor, vücudu köprünün sütunlarına çarpıyor, hatta bazen arkasındaki yapılar tamamen çöküyordu ama birkaç saniye sonra yine doğruluyor ve yine o aşağılık gülümsemeyi yüzüne yerleştiriyordu.
İşte bu beni daha da delirtmeye başlamıştı. Çünkü bir insanın acı çekmesini anlayabilirdim. Bir insanın korkmasını anlayabilirdim. Bir insanın nefret etmesini anlayabilirdim. Ama Ryugu'nun yaptığı şeyi anlayamıyordum. Karşısında duran kişinin ustasının cesedini birkaç saniye önce gözlerinin önünde kaybettiğini biliyordu. Bunun farkındaydı. Bunu görmek için dahi olmaya gerek yoktu. Buna rağmen yüzündeki ifade değişmiyordu. Sanki bütün bunlar onun için yalnızca eğlenceli bir deneyden ibaretti. Sanki benim hayatımın en korkunç günü onun sıkıcı sabahını renklendiren küçük bir olaydan başka bir şey değildi.
“Gerçekten etkileyici...” dedi alaycı bir hayranlık tonuyla kılıcı mızrağıma çarparken. “Shu'nun ölümünü izledikten sonra bu kadar ileri gidebilmeni beklemiyordum. Toplantı salonundaki o çocukla şu an önümde duran şey arasında dağlar kadar fark var. Belki de öğretmenin ölerek sana sonunda faydalı bir şey öğretmiştir.”
Göğsümün içindeki bütün yıldırımlar aynı anda patladı sanki. O cümleyle birlikte gözlerimin önünde tekrar Shu'nun göğsüne giren kılıcı gördüm. Tekrar kanı gördüm. Tekrar köprüden düşen bedenini gördüm. Tekrar ona söyleyemediğim özrü hatırladım.
Ve o anda içimde kalan son mantık kırıntıları da yandı.
“Adını ağzına alma...” diye hırladım. Sesim bana bile ait gibi gelmiyordu. “Bir kez daha onun adını ağzına alırsan seni öyle bir öldürürüm ki ruhunun parçaları bile seni tanıyamaz.”
Ryugu güldü.
Gerçekten güldü.
“İşte görmek istediğim ifade buydu.”
O an bağırdığımı hatırlıyorum ama ne dediğimi hatırlamıyorum. Çünkü artık konuşmuyordum. İçimdeki bütün nefret dışarı taşıyordu. Sağ koluma bütün yıldırım gücümü toplamaya başladığımda bedenimin etrafındaki hava bile bozulmaya başladı. Gökyüzü karardı. Bulutlar dönmeye başladı. Kırmızı mor yıldırımlar kilometrelerce yukarıdan aşağı inerek kolumun etrafında dönmeye başladı. Ruh Gücüm o kadar yoğunlaşmıştı ki kolumun çevresindeki uzay bile titriyormuş gibi görünüyordu. Taşlar havalanıyor, su damlaları yerçekimini unutuyor, çevredeki her şey o enerji tarafından çekiliyordu. Ve sonra bütün o gücü serbest bıraktım.
Kolumdan çıkan şey yıldırım değildi.
Bir felaketti. O felaketin karşımdaki kişiyi öldürmesinden başka bir dileğim yoktu.
“Infinitus Noctis Lucis!”
Binlerce yıldırım oku aynı anda gökyüzünü kapladı. Kırmızı mor ışık bütün görüş alanını yuttu. Ryugu'nun bulunduğu bölge tamamen görünmez oldu. Ortaya çıkan patlama yalnızca köprüyü değil, kilometrelerce çevreyi de titretti. Nehir yatağı yarıldı. Yakındaki kulelerin camları paramparça oldu. Uzak bölgelerdeki insanlar bile dönüp gökyüzüne bakmak zorunda kaldı.
Ama yine de...
Yine de ölmedi.
Toz bulutunun içerisinden bir gölge yükseldi. Sonra bir kahkaha duyuldu. Sonra Ryugu ortaya çıktı. Üzerindeki kıyafetlerin bir kısmı yanmıştı. Derisinin bazı bölgeleri parçalanmıştı. Ama hâlâ gülümsüyordu.
Ve o an saldırdı.
Kolundaki siyah kılıç hareket ettiğinde, ilk anda bunun bir silah olduğunu bile düşünemedim. Daha doğrusu, gözlerim onun şeklini seçebiliyor olsa da zihnim gördüğü şeyi alışık olduğu hiçbir kavramın içerisine yerleştiremiyordu. Ryugu'nun omzundan uzanan o karanlık uzantı, metalin sahip olması gereken katılığı çoktan geride bırakmıştı; canlıymış gibi titreşiyor, yüzeyinde ışığı emen koyu dalgalanmalar dolaşıyor ve her kıvrılışında etrafındaki havayı sanki görünmez bir el büküyormuş gibi değiştiriyordu. İlk anda yalnızca birkaç metre uzunluğundaydı. Sonra gözlerimin önünde büyüdü. Birkaç metre daha. Ardından bir kez daha. Uzunluğu arttıkça köprünün iki yanındaki taş korkuluklar gölgesinin altında kayboluyor, kılıcın ağırlığıyla zemindeki taşlar çatlayarak yerlerinden oynuyordu. O şey artık bir kılıçtan çok daha fazlasına dönüşüyordu; köprünün üzerinden sürünerek ilerleyen devasa, siyah bir yaratığı andırıyordu. Kıvrılarak uzanan gövdesi taşların üzerinde yankılanan ağır bir uğultu çıkarıyor, her hareketinde geride ince çatlaklar bırakıyordu. Ve bütün o karanlık, doğrudan bana doğru ilerliyordu. Fakat garip olan, artık korku hissetmememdi. Birkaç saniye önce içimi parçalayacak kadar büyük olan öfke, şimdi korkunun bile üzerine çıkmıştı. Zihnimde düşünceler birbirine karışmıyor, aksine tamamen susuyordu. Shu'nun düşüşünü görmüştüm. Kanını koklamıştım. Ryugu'nun yüzündeki o gülümsemeyi görmüştüm. Ve artık bunların hiçbirinin ardından düşünmeye ihtiyacım yoktu. Bedenim kararını çoktan vermişti.
Kılıcın gölgesi üzerime düştüğü anda içimdeki yıldırım cevap verdi. Bunun bir karar olduğunu bile söyleyemem; çünkü karar vermek için gereken o küçücük düşünce aralığı bile oluşmadı. Bir an hâlâ köprünün üzerinde duruyordum, bir sonraki anda bedenim ışığın kendisine dönüşmüştü. Kemiklerimin, kaslarımın ve tenimin sınırları bir anda anlamını yitirdi; varlığım birkaç parçaya ayrılmış bir yıldırım gibi havaya dağıldı ve siyah kılıcın içinden geçip gitti. Saldırının beni yakalaması gereken yerde yalnızca boş hava kaldı. Karanlık kılıç arkamdan geçtiğinde taş köprünün bir kısmı büyük bir gürültüyle parçalandı, ancak ben o sesi bile doğru düzgün duymadım. Çünkü bütün duyularım tek bir noktaya kilitlenmişti. Ryugu. Aramızdaki mesafe bir anda kapandı. Zamanın kendisi sanki benim hızımın gerisinde kalmıştı. Bir yıldırımın gökyüzünden yere düşmesi kadar kısa bir sürede onun yanına vardım ve yeniden maddi forma döndüğüm anda elimdeki mızrak çoktan hareket etmişti. O an saldırının başlangıcını hatırlamıyorum; yalnızca içimdeki öfkenin kolumu hareket ettirdiğini biliyorum. Mızrağın gövdesi avucumun içinde döndü, uç kısmında biriken elektrik sabahın solgun ışığını bir anda bastırdı ve önümdeki dünya beyaz bir parlamayla yırtıldı. Saldırının kendisi bir düşünceden daha kısa sürdü.
Mızrağın Ryugu'ya ulaştığı anda çıkan ses, köprünün üzerinde yankılanan bütün diğer sesleri bastırdı. Metalin karanlık uzantıya çarpmasıyla oluşan keskin titreşim, havayı yararak etrafa yayıldı ve ardından bir anlığına her şey sustu. Sanki dünya o darbeyi görmek için nefesini tutmuştu. Mızrağımın ucunun geçtiği yerde siyah kılıcın bütünlüğü bozuldu ve Ryugu'nun kolu omuz hizasından ayrılarak havaya savruldu. Karanlık uzuv birkaç saniye boyunca hâlâ kılıç biçimini koruyor, ardından kendi ağırlığını kaybeden bir gölge gibi biçimini bozmaya başlıyordu. Ryugu'nun bedeni saldırının etkisiyle geriye doğru savruldu. Ben ise olduğum yerde kalmıştım. Mızrağımı hâlâ iki elimle tutuyordum. Parmaklarımın arasında dolaşan yıldırımın titreşimini hissediyordum. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Fakat nefesimin sesini bile zar zor duyuyordum. Çünkü gözlerim Ryugu'nun yüzündeydi. Ve o yüzü gördüğüm anda, içimdeki öfkenin neden bu kadar sessiz olduğunu anladım.
Gülümsemesi yoktu.
İlk kez.
O küçük ayrıntı, yaptığım saldırının kendisinden daha fazla şey anlattı bana. Ryugu'nun yüzündeki o kendinden emin ifade, birkaç saniye önce sanki dünyanın bütün kurallarının üzerinde duran bir insanın sakinliğini taşıyordu. Şimdi ise yüzünde ilk kez gerçek bir şaşkınlık vardı. Bakışları omzundan ayrılmış olan uzva, ardından bana kaydı. Dudakları hafifçe aralanmıştı. Sanki karşısında duran insanın kim olduğunu yeniden değerlendirmeye çalışıyordu. O bakışı gördüğümde içimde garip bir his oluştu. Eskiden olsa, onun korktuğunu görmek beni tatmin ederdi belki. Bir düşmanı şaşırtmanın verdiği o kısa zafer duygusunu hissederdim. Fakat artık zafer diye bir şey yoktu. Ben onun yüzündeki şaşkınlığı görmüyor, yalnızca Shu'nun yüzünü görüyordum. Ryugu'nun omzundan ayrılan karanlık uzuv bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Gözlerimin önünde hâlâ köprünün kenarından aşağı düşen ustam vardı. Ve o an fark ettim ki ben artık Ryugu'ya karşı savaşmıyordum. Ben, birkaç saniye önce kaybettiğim insanın ardından içimde oluşan boşluğa saldırıyordum. Her hareketim o boşluğu doldurmak için atılmış anlamsız bir çığlığa dönüşmüştü.
Mızrağımı biraz daha sıktım. Avuçlarımın içindeki kasların gerildiğini hissettim. Yıldırımlar kolum boyunca dolaşıyor, omuzlarımdan dışarı taşarak havada ince çatallar oluşturuyordu. Saçlarımın uçları elektrikle hafifçe havalanmıştı. Köprünün çevresindeki hava ağırlaşmış, nehrin üzerinde oluşan küçük dalgalar bile sanki yaklaşan fırtınayı hissediyormuş gibi düzensizleşmişti. Gökyüzünün rengi değişmeye başlamıştı. Birkaç dakika önce açık ve solgun olan sabah göğü, üzerimize doğru toplanan koyu bulutlarla yavaş yavaş kapanıyordu. Fakat bunun benim gücüm mü yoksa Cistern'in kendisinin bu çatışmaya verdiği bir cevap mı olduğunu bilmiyordum. Bildiğim tek şey, yukarı baktığımda gökyüzünün artık eskisi gibi görünmediğiydi. Bulutlar birbiri üzerine yığılıyor, uzaklarda gök gürültüsünü andıran derin bir uğultu duyuluyordu. Sanki bütün şehir yaklaşan şeyi hissediyordu. Sanki gökyüzü bile birkaç dakika sonra burada yaşanacak olanların sıradan bir savaş olmadığını anlamıştı.
Ryugu bana baktı. Ben de ona baktım. Aramızdaki mesafe birkaç adımlıktı ama o anda sanki iki farklı dünyanın arasında duruyorduk. Bir tarafta onun soğukkanlılığı, planları ve karanlık gücü vardı; diğer tarafta ise benim kontrolünü kaybetmeye başlayan yıldırımım ve içimde artık hiçbir sınır tanımayan bir öfke. Normalde bir savaşta rakibimi anlamaya çalışırdım. Hareketlerini gözlemler, nefes alışlarını takip eder, hangi saldırıyı kullanacağını tahmin eder ve gücünü ölçerdim. Fakat o an bunların hiçbirini yapmıyordum. Rakibimin ne
yapacağını bilmek istemiyordum. Savunmasını öğrenmek istemiyordum. Gücünün sınırlarını merak etmiyordum. Tek istediğim, onun karşımdan silinmesiydi. Bu düşüncenin içimde ne kadar doğal bir biçimde oluşması beni bile ürkütmeliydi. Fakat ürkmedim. Çünkü o anda vicdanımın sesi öfkemin çok gerisinde kalmıştı.
Ve sonra gökyüzü gerçekten yarıldı.
Önce uzaklarda tek bir ışık belirdi. Ardından bulutların arasından ikinci bir parıltı geçti. Sonra üçüncüsü. Birkaç saniye içerisinde gökyüzünün tamamı elektrikle dolmuş gibi görünmeye başladı. Bulutların içindeki yıldırımlar henüz yere düşmüyor, yalnızca karanlık gökyüzünün altında devasa damarlar gibi kıvrılarak birbirlerini takip ediyordu. Her parlamada köprünün taşları, nehir, yıkılmış korkuluklar ve Ryugu'nun yüzü bir anlığına bembeyaz görünüyordu. Gök gürültüsü birkaç saniye sonra geldiğinde köprünün tamamı titredi. Ben başımı kaldırıp gökyüzüne baktım ve o anda içimde kalan son sakinlik kırıntısının da yok olduğunu hissettim. Çünkü artık yukarıdaki fırtına ile içimdeki fırtına arasında hiçbir fark kalmamıştı.
Ben fırtınanın içinde durmuyordum.
Fırtınanın kendisine dönüşmüştüm.
Ustam da görebilsin isterdim.
Ve o sabah, Shu Pryhi'nin ölümünün ardından köprünün üzerinde başlayan savaşta ilk kez anladım ki insanın içinde bir sınır vardır; fakat o sınır aşıldığında geriye güç kalmaz, yalnızca gücün neye dönüşeceği sorusu kalır. Benim gücüm ise o anda artık korumak için yükselmiyordu. Onu yönlendiren şey adalet değildi, görev değildi, Cistern değildi ve hatta Shu'nun bana öğrettiği hiçbir şey değildi. Onu yönlendiren şey kayıptı. Ve kayıp, insanın içinde öyle derin bir boşluk açabilirdi ki insan o boşluğu kapatmak için önce karşısındaki dünyayı parçalamaya başlayabilirdi. Ryugu'nun yüzündeki ilk gerçek şaşkınlığa bakarken bunu henüz anlayacak kadar sakin değildim. Ben yalnızca mızrağımı yeniden kaldırdım. Gökyüzünde yeni bir yıldırım çaktı. Ve o ışığın altında, kendi ellerimin neye dönüşmek üzere olduğunu bilmeden, ona doğru bir adım daha attım.
Yıldırımların tamamı tek bir noktaya doğru toplanmaya başladı. Şehrin üstündeki bulutlar dönüyor, gök gürültüleri birbirine çarpıyor, bütün bölge sarsılıyordu. Ruh Gücümün yoğunluğu artık çevreyi ezmeye başlamıştı. İnsanların kilometrelerce öteden hissedebileceği bir baskı oluşuyordu. Ve o baskının merkezinde ben duruyordum.
Yavaşça başımı kaldırdım.
Ryugu'ya baktım.
Ve içimdeki son zinciri de kırdım.
Arkamda devasa bir siluet yükselmeye başladı.
Saf yıldırımlardan oluşan, gökyüzünü kaplayan, savaşın kendisini andıran bir figür.
Ares.
Avatarım. Tam formuyla uyanıyordu. Ve ilk kez... Ryugu'nun gözlerinde gerçek ciddiyeti gördüm. Ares'in arkamda tamamen yükseldiği an gökyüzünün rengi değişti. Bunun bir metafor olduğunu söylemek isterdim ama değildi. Gerçekten değişti. Birkaç dakika önce sabah ışıklarıyla aydınlanan Cistern semaları şimdi ağır, boğucu ve insanın içine açıklayamadığı bir huzursuzluk bırakan koyu gri bulutlarla kaplanıyordu. Sanki bütün şehir nefesini tutmuştu. Sanki gökyüzü bile biraz önce köprünün üzerinden aşağı düşen adamın kim olduğunu biliyor ve buna kendi dilinde yas tutuyordu. Ama ben yas tutamıyordum. Yas tutabilmek için insanın düşünmesi gerekiyordu. Ben düşünemiyordum. Çünkü zihnimin içinde yalnızca tek bir görüntü vardı. Shu'nun bedeni. Göğsüne saplanan kılıç. Köprünün kenarından aşağı düşüşü. Ve o görüntü her saniye yeniden yaşanıyordu. Tekrar. Tekrar. Tekrar. Sanki biri zihnimin içine aynı anıyı kazımıştı ve gözlerimi her kapattığımda yeniden oynatıyordu. Ares'in çevresinde dönen yıldırımlar göğü yararken ellerimin titrediğini fark ettim. Fakat bu korkudan değildi. Acıdan da değildi. Bu, insanın içindeki bütün duygular tek bir noktaya sıkıştığında oluşan o korkunç baskıydı. Kalbim göğsümün içinde değil de boğazımda atıyormuş gibi hissediyordum. Karşımda duran Ryugu ise hâlâ gülümsüyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki biraz önce benim dünyamı ikiye bölmemiş gibi.
Sanki hayatım boyunca en çok değer verdiğim insanın ölümüne sebep olmamış gibi. Ve işte o yüzden Ares hareket etti. Devasa avatarın mızrağı göğe yükselirken etrafındaki yıldırımlar da onun hareketine uyum sağladı. İlk yıldırım indiğinde köprünün taşları yerinden söküldü. İkinci yıldırım indiğinde yakındaki binaların camları patladı. Üçüncü yıldırım indiğinde hava öyle ağırlaştı ki nefes almak bile zorlaştı. Ryugu hareket etmeye başladı. Bir insanın hareket edebileceği hızda değil. Bir gölge gibi. Bir yanılsama gibi. Gözlerim onu takip etmekte zorlanıyordu. Ares'in saldırıları şehrin üzerinde devasa ışık izleri bırakırken Ryugu onların arasından geçiyor, bir çatının üstünde beliriyor, sonra başka bir noktaya sıçrıyor, ardından yeniden yıldırımların içinden çıkıyordu. Bu görüntü beni sakinleştirmedi. Tam tersine. Daha da öfkelendirdi. Çünkü ne kadar saldırırsam saldırayım Shu geri gelmeyecekti. Ne kadar güç kullanırsam kullanayım biraz önce olan şey değişmeyecekti. Ne kadar bağırırsam bağırayım özür dileme fırsatım geri dönmeyecekti. Ve insan bazen değiştiremeyeceği şeylerle karşılaştığında mantığını kaybedebiliyordu. Ben de kaybediyordum. "Ares..." Sesim çatladı. "Ares, durma." Arkamdaki dev silüet göğü titreten bir kükreme çıkardı. O an bütün Ruh Gücümü serbest bıraktım. Kontrol etmeyi bıraktım. Ölçmeyi bıraktım.
Sonuçlarını düşünmeyi bıraktım.
Çünkü sonuçlar artık umurumda değildi.
Bütün hayatım boyunca bana öğretilen her şey, o anda zihnimin içinde birer birer parçalanıyordu. Gücü sorumlulukla kullanmak… İnsanları korumak… Bulunduğum yeri savunmak… Sahip olduğum yeteneklerin, benden daha büyük bir amaca hizmet etmesi gerektiğini anlamak… Bunlar bana çocukluğumdan beri anlatılan, her eğitimimde tekrar edilen, her savaşın ortasında kendime hatırlattığım şeylerdi. Bir General'in gücünün yalnızca kendisine ait olmadığı söylenmişti bana. Elimdeki mızrağın, çağırdığım yıldırımın, taşıdığım Ruh Gücü'nün ardında binlerce insanın hayatı olduğunu öğretmişlerdi. Ama o anda bütün bu öğretiler, zihnimin içinde yankılanan boş sözlere dönüşmüştü. Çünkü önümde duran adam, ustamı öldürmüştü. Shu Pryhi'yi. Bana yalnızca teknikleri değil, nasıl insan olunacağını öğreten kişiyi. Ve o an, içimde insan kalmaya çalışan tarafımla savaşmak arasında hiçbir fark göremiyordum. Gözlerimi Ryugu'dan ayırmadan başımı yavaşça kaldırdım. Gökyüzü, sanki benim içimde kopan fırtınayı hissediyormuş gibi ağırlaşmıştı. Siyah bulutlar birbirlerinin üzerine yığılıyor, uzaklarda yıldırımlar gökyüzünün derinliklerinde sessizce kıvranıyordu. Rüzgâr yüzüme çarpıyor, saçlarımı savuruyor, yıkılmış köprünün taşlarını ayaklarımın çevresinde sürüklüyordu. Bir an için gözlerimi kapattım. Sonra dudaklarımı araladım.
Eski yıldırım ilahisini okumaya başladım.
Bu, yalnızca bir teknik değildi. Cistern'deki yıldırım kullanıcılarının çoğunun artık hatırlamadığı kadar eski bir çağrıydı bu. Bir büyüden çok bir ritüel, bir saldırıdan çok bir hüküm gibiydi. Her kelimeyi söylediğimde sesim rüzgârın içinde kayboluyor, fakat gökyüzü o kelimeleri duyuyormuşçasına cevap veriyordu. İlk cümlede bulutlar ağırlaştı. İkinci cümlede havadaki basınç değişti. Üçüncü cümlede köprünün üzerindeki taşlar hafifçe titremeye başladı. Ardından gökyüzünün derinliklerinde bir ışık belirdi; önce uzak ve soluk bir parıltıydı, sonra damarlar gibi bütün bulutların arasına yayıldı. Ryugu'nun yüzündeki gülümseme bile bir anlığına dondu. Ama ben artık onu görmüyordum. Zihnimde yalnızca Shu vardı. Onun sesi. Bana verdiği dersler. Elini omzuma koyduğu anlar. Yanlış yaptığımda beni azarlayışı. Doğru yaptığımda sessizce başını sallayışı. Ve sonra… yere düşüşü. İlahinin son kelimesini söylerken sesim titredi. Öfkem, boğazımdan geçen havayı bile ağırlaştırmıştı. Mızrağımı iki elimle kavradım ve yavaşça gökyüzüne kaldırdım. Mızrağın ucunda ilk elektrik kıvılcımı belirdi. Ardından ikincisi. Sonra yüzlercesi. Öyle yoğun bir elektrik birikmişti ki çevremdeki hava adeta nefes almayı unutmuştu. Ryugu'nun gözleri daraldı. Ben ise yalnızca fısıldadım.
“Ey göğün ardında uyuyan kadim ateş, Ey bulutların damarlarında dolaşan ilahi öfke, Ey karanlığın üzerine hükmeden sonsuz ışık…
Adımı duy. Sesimi duy. Ve yere düşenlerin çığlığını duy.
Göğü kaplayan karanlık, başını eğ. Rüzgâr, yolunu aç. Bulutlar, rahmini yar.
Çünkü semanın içinde uyuyan hüküm, yeniden uyanmaktadıra
Ben yıldırımı çağırmama Ben yıldırımın kendisine seslenirima Ben göğü emretmem. Göğün öfkesini serbest bırakırım.
Bir ışık için bin karanlık, bir hüküm için bin gök, bir günah için bin yıldırım…
Ey semanın kadim mızrağı, bulutların ardındaki sonsuz mahkeme, yeryüzüne in.
Adalet için değil. Merhamet için değil. Korku için değil.
Bugün yalnızca hüküm için in.
Göğün damarlarını parçala. Ufukları beyaza boya. Yeryüzünü ışığın altında sustur.
Ve önümde duran her şeyi, seni uyandırmaya cesaret eden her şeyi, seni çağıran bu sesin önünde diz çöktür.
Çünkü ben Akihiro Atlas'ım. Yıldırımın taşıyıcısı değil… Onun hükmünü yeryüzüne indiren elim.
Şimdi uyan. Şimdi göğü yar. Şimdi düş.
"Fulgur Superficiem."
O anda dünya sustu.
Gerçek anlamıyla sustu.
Rüzgâr kesildi. Uzaklardan gelen sesler kayboldu. Taşların birbirine sürtünmesi bile duyulmaz oldu. Sanki bütün dünya, gerçekleşmek üzere olan şeyi beklemek için tek bir nefeste donmuştu. Sonra gökyüzü yarıldı. İlk yıldırım, bulutların içinden kopup aşağıya indiğinde yalnızca bir ışık değildi; bütün köprüyü titreten devasa bir darbe gibi yere çarptı. Ardından ikinci yıldırım düştü. Sonra üçüncüsü. Sonra dördüncüsü. Birkaç saniye içinde gökyüzündeki her karanlık boşluk beyaz ışıkla dolmaya başladı. Yıldırımlar artık tek tek
inmiyordu. Birbirlerinin arasından geçiyor, gökyüzünü baştan aşağı sarıyor, yere her çarptıklarında çevredeki taşları havaya savuruyordu. Mızrağımı ileri doğru çevirdim ve Ruh Gücü'mü daha da yükselttim. Gökyüzündeki bulutlar buna cevap verircesine dönmeye başladı. Yüzlerce yıldırım aynı anda yön değiştirdi. Sanki semanın tamamı tek bir iradenin parçası olmuştu. Ve o irade bendim.
Ryugu'nun bulunduğu bölgeyi beyaz bir ışık yuttu.
Bir yıldırım daha.
Bir diğeri.
Sonra onlarcası aynı anda.
Ryugu'nun silüeti bir an görünüyor, sonraki anda tamamen kayboluyordu. Her darbenin ardından havaya yükselen enerji dalgası köprünün taşlarını parçalayarak çevreye yayılıyor, devasa çatlaklar ayaklarımın altından ilerliyordu. Fakat ben geri çekilmedim. Aksine mızrağımı daha sıkı kavradım. Çünkü içimdeki acı hâlâ oradaydı. Her yıldırımın düşüşünde sanki bir parçamın acısı biraz daha azalacakmış gibi hissediyordum. Bu yüzden durmadım. İlk saldırı yeterli olmadığında ikincisini çağırdım. İkincisi yetmediğinde üçüncüsünü. Gökyüzündeki yıldırımlar artık sayılabilecek bir şey olmaktan çıkmıştı. Yüzlerce, sonra binlercesi aynı bölgeye yağıyor, bütün ufuk beyaz bir denize dönüşüyordu. Gözlerimi bile açmakta zorlanıyordum. Fakat onları kapatmadım. Çünkü kapatırsam Shu'nun yüzünü göreceğimi biliyordum.
Ve ben o anda hiçbir şeyi görmek istemiyordum.
Yalnızca Ryugu'nun yok olmasını istiyordum.
Saniyeler dakikalara dönüşmüş gibiydi. Zaman anlamını kaybetmişti. Ne kadar süredir saldırdığımı bilmiyordum. Belki birkaç saniyeydi. Belki birkaç dakikaydı. Fakat gökyüzü durmak bilmiyordu. Her yıldırım bir öncekinden daha ağır düşüyor, yere çarptığında patlayan ışık çevredeki yapıları titretiyor, havayı keskin bir enerjiyle dolduruyordu. Mızrağımı gökyüzüne doğrultmuş halde Ruh Gücü'mü sürekli beslemeye devam ettim. Kollarımın titrediğini hissediyordum. Nefesim ağırlaşmıştı. Bedenim artık bana itaat etmekte zorlanıyordu. Fakat zihnim tek bir şeyi tekrarlıyordu: Devam et. Bir General gibi düşünme. Bir asker gibi düşünme. Bir insan gibi bile düşünme. Sadece devam et. İçimdeki ses, bunun bir savaş değil, bir infaz olması gerektiğini söylüyordu.
Sonunda yıldırımlar kesildi.
Önce bir anda değil, yavaş yavaş azaldılar. Gökyüzündeki ışıklar seyrekleşti. Son bir yıldırım uzaklara düştü ve ardından sessizlik çöktü. Mızrağımı hâlâ havada tutuyordum. Parmaklarım istemsizce titriyordu. Nefesimi tuttuğumu ancak ciğerlerim yanmaya başladığında fark ettim. Yavaşça nefes verdim. Önümdeki dünya tanınmaz haldeydi. Köprünün bir bölümü tamamen parçalanmış, taşlar geniş bir alana saçılmıştı. Havada ağır bir toz bulutu asılıydı. Görüş mesafesi birkaç metreden öteye gitmiyordu. Yıkımın ortasında dururken ilk kez içimde garip bir boşluk hissettim. Bittiğini düşündüm. Gerçekten bittiğini. Belki de Ryugu sonunda yenilmişti.
Sonra tozların arasından bir ses geldi. Derin. Ağır. Neredeyse bir dağın içinden yükselen uğultu gibi. Başımı kaldırdım. Toz bulutunun içinde önce iki altın göz belirdi. Kalbim bir anda duracakmış gibi oldu. Ardından karanlığın içinden devasa bir kafa yükseldi. Boynunun çevresindeki pullar, yıldırımların son ışıkları altında mavi çelik gibi parlıyordu. Pulların arasından yükselen altın işlemeler, yaratığın bedeninin üzerinde eski bir zırhı andıracak şekilde uzanıyordu. Sonra gövdesinin geri kalanı ortaya çıktı. Bir boyun… ardından omuzlar… ardından gökyüzünü kaplayan devasa kanatlar. Her hareketinde yerdeki taşlar titriyordu. Yaratığın nefesi bile havayı dalgalandırıyor, ağzından çıkan sıcak hava toz bulutlarını iki yana savuruyordu. Önümde duran şey artık bir insanın Avatarı gibi görünmüyordu. Bir yaratık da değildi yalnızca. Bir felaketti. Bir doğal afetti. Sanki dünyanın kendisi, Ryugu'nun öfkesine bir beden vermişti. Ve onun başının üzerinde Ryugu oturuyordu. Kıyafetleri tozla kaplanmıştı. Ama kendisi… Tek bir yara almamıştı. Tek bir çizik bile yoktu. Ryugu'nun yüzündeki gülümsemeyi gördüğüm anda midemde soğuk bir şey hissettim. O gülümseme eskisinden farklıydı. Daha genişti. Daha kendinden emindi. Sanki az önce gökyüzünü üzerlerine indiren kişinin ben olduğuma bile inanamıyormuş gibi bana bakıyordu. Sonra dev yaratığın boynuna bir elini koydu ve sakin bir sesle konuştu. "Avatarımla tanış, Akihiro Atlas… General Akihiro Atlas…" Sesi, az önceki fırtınadan sonra fazlasıyla sakindi. Başını hafifçe yana eğdi. Parmaklarını yaratığın metalik pullarının üzerinde gezdirdi. "Eğer isimleri seviyorsan…"
Gülümsemesi biraz daha genişledi. "Radon." Yaratık başını gökyüzüne kaldırdı. Ve kükredi. O ses, kulaklarımdan önce göğsümde yankılandı. Köprünün kalan taşları sarsıldı. Uzaklardaki binaların camları titreşti. Havada asılı kalan toz bulutu tek bir dalgayla dağıldı. Radon'un devasa kanatları açıldığında gökyüzünün büyük bir bölümü karardı. Yaratığın varlığı bile çevredeki havayı değiştirmişti. Ayağımın altındaki taşların titreşimlerini hissediyordum. Mızrağımı yeniden kaldırdım. Bedenimde kalan Ruh Gücü'nü topladım. Ama o anda Ryugu saldırdı. Radon'un başından aşağı atlamadı. Emir verdi. Devasa yaratık bir anda öne atıldı. Koca bedeni hareket ettiğinde sanki bir dağ yerinden sökülüp üzerime yuvarlanıyordu. Geri çekildim. Radon'un pençesi bulunduğum noktaya indi ve taş zemin büyük bir gürültüyle parçalandı. Ben yıldırıma dönüşerek yan tarafa sıçradım. Pençenin ardından kuyruğu geldi. Havayı yaran o devasa hareketi son anda fark ettim. Mızrağımı önümde çapraz tuttum ve Ruh Gücü'mü yoğunlaştırdım. Kuyruk bana çarptığında bedenim birkaç metre geriye savruldu. Ayaklarımı yere sürterek durabildim. Kollarım uyuşmuştu. Henüz toparlanamadan Radon tekrar üzerime geldi. Bu kez yukarıdan. Kanatlarını açıp gökyüzüne yükseldi ve ardından bütün ağırlığıyla aşağı doğru indi. Başımı kaldırdığımda üzerime çöken gölgeyi gördüm. Hemen avatarımı tekrar mızrağıma dönüştürdüm ve mızrağımı yere saplayarak bedenimi yıldırıma dönüştürdüm. Tam o anda Radon'un devasa bedeni üzerimden geçti. Arkasındaki hava bile beni geriye savurdu. Yere tekrar indiğimde nefesimi düzenlemeye çalışırken Ryugu'nun sesini duydum. "Gücün gerçekten etkileyici." Başımı çevirdim. Ryugu Radon'un sırtında hâlâ sakince oturuyordu. "Ama sen hâlâ gücünün ne olduğunu anlamıyorsun." Kaşlarımı çattım. "Kes sesini!"
Bir anda yıldırım şeklinde ileri atıldım. Radon'un üzerine doğru yükseldim. Mızrağımı geri çektim ve bütün gücümle Ryugu'ya doğru savurdum. Fakat Radon'un kanatlarından biri aramıza girdi. Mızrağım pullara çarptığında devasa bir şok dalgası yayıldı. Yaratığın bedeni yalnızca birkaç santimetre geriledi. Ben ise geri savruldum. Havada dönerek tekrar yıldırıma dönüştüm ve başka bir açıdan saldırdım. Bir kez. İki kez. Üç kez. Her saldırımda farklı bir noktadan beliriyor, Radon'un savunmasını aşmaya çalışıyordum. Bir anda sağından, sonra solundan, ardından yukarıdan aşağıya indim. Mızrağım her çarpışmada elektrikle parlıyor, Radon'un pullarında beyaz ışık patlamaları oluşuyordu. Fakat yaratık her seferinde saldırılarımı karşılıyor, bazen kanadıyla, bazen kuyruğuyla, bazen de yalnızca devasa bedenini hareket ettirerek beni geri püskürtüyordu. Ve sonra Radon'un ağzı açıldı. Altın gözleri üzerime kilitlendi. İçeride mavi-beyaz bir ışık birikmeye başladı. Gözlerim büyüdü. “Hayır…" Radon kükredi. Ve ağzından çıkan enerji gökyüzünü yaran devasa bir dalga halinde üzerime geldi. Yıldırıma dönüşerek son anda kaçtım. Enerji ışını arkamdan geçip köprünün uzak tarafındaki yapıları vurdu. Gökyüzü bir kez daha aydınlandı. Patlamanın şok dalgası beni yere savurdu. Bir dizimin üzerine düştüm. Mızrağımı yere dayayarak kendimi kaldırdım. Ve tam o sırada Ryugu konuştu. "Çevrene bak." Başımı kaldırdım. "Ne?" Ryugu eliyle uzakları işaret etti. "Çevrene bak, Akihiro Atlas."
Döndüm. Ve nefesim kesildi. Takım 5'in bölgesi yanıyordu. Fakat bunun nedenini anlamam yalnızca bir saniyemi aldı. Yıldırımlarım. Az önce çağırdığım binlerce yıldırım. Onların enerjisi yalnızca Ryugu'nun bulunduğu noktada kalmamıştı. Çevreye yayılmıştı. Binaların duvarlarında hâlâ elektrik arkları dolaşıyordu. Bazı kulelerden duman yükseliyordu. Sokakların bir kısmı parçalanmıştı. Çatılardan düşen taşların arasında insanlar koşuyordu. Uzaklardan bağırışlar geliyordu. Bir grup insan yıkılmış bir yapının önünde birbirlerini çekmeye çalışıyor, başka bir yerde insanlar çocukları ve yaşlıları güvenli bölgelere götürmeye uğraşıyordu. Benim saldırımın oluşturduğu enerji, savaş alanının sınırlarını aşmıştı. Gözlerim büyüdü. Mızrağım elimde ağırlaştı. Az önce yalnızca Ryugu'yu görüyordum. Şimdi ise her yerde insanları görüyordum. Ve ilk kez… Öfkemin arasından başka bir duygu yükseldi. Korku. Çünkü Ryugu hâlâ karşımdaydı. Hâlâ güçlüydü. Hâlâ gülümsüyordu. Ve daha da kötüsü… Ben, onu öldürmeye çalışırken korumaya yemin ettiğim insanları tehlikeye atmıştım. Ryugu'nun yüzündeki gülümseme derinleşti. "İşte şimdi," dedi sakince, "General Akihiro Atlas'ın neden gerçekten tehlikeli olduğunu anlamaya başladın."
Ama çevremde gördüğüm yıkım bana başka bir gerçeği gösteriyordu. Kontrolünü kaybetmiş gücün... Dost ile düşman arasında ayrım yapmadığını. Ares'in arkamda yükselen devasa silüeti hâlâ gökyüzünü kaplıyordu. Yıldırımlar onun bedeninin çevresinde dönmeye devam ediyor, parçalanmış bulutların arasından aşağıya doğru inen enerji sütunları bütün Takım 5 bölgesini korkutucu bir gün batımı renginde aydınlatıyordu. Fakat artık çevremde olan biteni gerçekten görebildiğimi sanmıyordum. Çünkü insan bazı duyguların içine düştüğünde dünya gözlerinin önünde olmaktan çıkar ve yalnızca zihninin içinde yaşadığı karanlığa dönüşür. Ben de artık köprünün üzerinde değildim. Ben artık Cistern'de değildim. Ben artık bir general değildim. Ben artık Akihiro Atlas bile değildim. Çünkü zihnimin içinde yalnızca tek bir görüntü vardı. Shu'nun göğsüne saplanan kılıç. Shu'nun geriye doğru sendeleyişi. Shu'nun köprüden düşüşü. Shu'nun yüzü. Shu'nun bana son bakışı. Shu'nun... bana son söylediği sözler. Ve benim ona söylediğim sözler. "Sizden nefret ediyorum." Bu cümle zihnimin içinde tekrar tekrar yankılanıyordu. Her nefeste. Her kalp atışında. Her düşüncede. "Sizden nefret ediyorum." O kadar büyük bir hata yapmıştım ki artık onu pişmanlık kelimesi bile açıklayamıyordu. Çünkü pişmanlık, düzeltebileceğiniz şeyler için hissedilen bir duyguydu. Benimkisi ise başka bir şeydi. Ben özür dilemek için bir günüm olduğunu sanmıştım. Bir saatim olduğunu sanmıştım. Bir fırsatım daha olacağını sanmıştım. Fakat şimdi önümde duran gerçek şuydu; hayatımda en çok değer verdiğim insanın duyduğu son şeylerden biri nefretimdi. Ve o ölmüştü. Bu düşünce içimde her saniye biraz daha derine saplanan paslı bir bıçak gibiydi. Bu yüzden Ryugu'ya bakarken artık yalnızca öfke hissetmiyordum. Onu yok etmek istiyordum. Varlığını silmek istiyordum. Onun nefes alıyor olmasının bile evrene hakaret olduğunu hissediyordum. Mızrağımı tekrar kaldırmaya çalıştım.
Ares de benimle birlikte hareket etti. Gökyüzü yeniden çatırdamaya başladı. Fakat tam o sırada... Bir şey oldu. Bir yıldırım gibi. Hayır. Benden bile hızlı. Bir anda iki farklı Ruh Gücü savaş alanına girdi. Birisi tanıdıktı. Diğeri ise korkutucuydu. Sonraki saniyede iki el omuzlarıma değil doğrudan kollarıma yapıştı. Öyle güçlü bir tutuştu ki kemiklerimin gıcırdadığını hissettim. Dönüp baktığımda gördüğüm kişi... Mizu'ydu. Ağabeyim. Yüzündeki ifade hayatım boyunca gördüğüm hiçbir ifadeye benzemiyordu. Ne kızgındı. Ne sakindi. Ne de üzgündü. Yalnızca korkuyordu. Benim için korkuyordu. "Aki." Sesi sertti. Fakat titriyordu. "Aki, yeter." Ben ise onu duymadım.
Ya da duymak istemedim. Kurtulmaya çalıştım. Bütün gücümle. Bütün öfkemle. Bütün deliliğimle. "Mizu bırak beni!" Sesimin nasıl çıktığını bile hatırlamıyorum. Yalnızca bağırdığımı biliyorum. "Onu öldüreceğim!" Mizu'nun ellerinden kurtulmaya çalışırken yıldırımlar istemsizce bedenimden dışarı fırlıyordu. Taşlar çatlıyor, hava parçalanıyor, Ruh Gücü etrafa saçılıyordu ama Mizu bırakmıyordu. "Aki!" Bu kez bağırdı. "Dur artık!" "Durmayacağım!" Gerçekten durmayacaktım. O an bunu hissediyordum. Çünkü önümde duran kişi Ryugu olduğu sürece mantıklı düşünebilecek durumda değildim. "Shu'yu öldürdü!" diye haykırdım. Sesim parçalandı. "Öldürdü onu!" Boğazım yanıyordu. Gözlerim bulanıyordu. "Ben özür bile dileyemedim!" Bir adım daha atmaya çalıştım. Mizu beni geri çekti.
"AKI!" Ama ben artık ağabeyimi bile görmüyordum. Çünkü zihnim dağılmıştı. "Öldürdü onu!" Bir yumruk savurmaya çalıştım. Refleks. Kontrolsüz. İçgüdüsel. O anda Mizu'nun gözleri büyüdü. Sonraki saniyede... Yüzümde korkunç bir acı hissettim. Dünya döndü. Ve kendimi yere çakılırken buldum. Mizu vurmuştu. Hayatım boyunca bana ilk kez. Ama vurmak zorundaydı. Çünkü o an ben artık kendim değildim. Yerde nefes nefese kalırken gözlerim tekrar Ryugu'ya döndü. Fakat bu kez başka bir şey gördüm. Bel'i. Takım 1 Generali. Büyük General Yayati'nin en güçlü savaşçılarından biri. Bir iblis. Bir efsane. Ve belki de Cistern'deki en korkutucu insanlardan biri. Onu ilk gördüğüm zamanı hatırladım.
Küçüktüm. General bile değildim. Bir dönem bana eğitim vermişti. Kısa süreliğine. Yalnızca birkaç ay. Ama o birkaç ay bile bana onun neden bir efsane olarak görüldüğünü öğretmeye yetmişti. Çünkü Bel savaşmıyordu. Bel felaket yaratıyordu. Ve şu anda... Onun etrafında yükselen Ruh Gücü bunu yeniden hatırlatıyordu. Karanlık. Kızıl. Siyah. Ve kırmızı. İki rengin birbirine karıştığı korkunç bir enerji dalgası bütün savaş alanını kapladı. Sanki cehennemin kendisi yeryüzüne açılmıştı. Ryugu'nun ejderhası kükredi. Radon başını kaldırdı. Ama Bel yalnızca elini uzattı. Hepsi buydu. Tek bir hareket. Tek bir bakış. Tek bir adım. Ve sonraki saniyede o korkunç enerji zincirler gibi ejderhanın etrafına dolandı. Ardından Ryugu'nun üzerine. Ardından bütün alanın üzerine.
Bir anda devasa avatar hareket edemez hale geldi. Radon'un kükremesi kesildi. Ryugu'nun gülümsemesi ilk kez küçüldü. Ve ben... Bunu görünce bile rahatlayamadım. Çünkü zihnim başka yerdeydi. Shu'daydı. Her şey tekrar Shu'ya dönüyordu. Bel'i izlerken. Mizu'nun sesini duyarken. Yanan binaları görürken. Her şeyin ortasında yalnızca Shu'yu düşünüyordum. Çünkü artık ne kadar zaman geçerse geçsin değişmeyecek bir gerçek vardı. Ustam ölmüştü. Ve ben son konuşmamızda ona nefret ettiğimi söylemiştim. Bu düşünceyle birlikte göğsümün içinde bir şey çöktü. Gerçekten çöktü. Sanki bütün kemiklerim kırılmış gibi. Sanki ruhumun içindeki bir sütun yıkılmış gibi. Çünkü o ana kadar öfke beni ayakta tutuyordu. Ryugu'yu öldürme isteği beni hareket ettiriyordu. Ama şimdi... Ryugu durdurulmuştu. Savaş durmuştu. Ve geriye yalnızca gerçek kalmıştı. Gerçek ise acımasızdı.
Ben özür dileyememiştim. Ben teşekkür edememiştim. Ben onu ne kadar sevdiğimi söyleyememiştim. Ve artık hiçbirini yapamayacaktım. Mizu'nun elleri omuzlarıma geldiğinde ilk kez direnmedim. Başımı eğdim. Gözlerim titriyordu. Dudaklarım titriyordu. Nefesim titriyordu. Ve içimdeki bütün öfke, bütün nefret, bütün delilik yavaş yavaş yerini çok daha ağır bir şeye bırakıyordu. Suçluluğa. Çünkü Ryugu'nun kılıcı Shu'nun bedenini öldürmüştü. Ama o an bana öyle geliyordu ki... Shu'nun kalbine saplanan son şey çelik değil, benim sözlerimdi. Ben en kötüsüyüm, her zaman öyle kalacağım. Dünyanın en değerli ustası bile beni başarılı ve sevilesi bir insana çevirmeyi başaramadı. BÖLÜM SONU