AKIHIRO ATLAS Koridorun taş zemininin soğukluğu bedenimden yavaş yavaş çekilirken ayağa kalkmayı başardığım an bile kendimi gerçekten ayakta hissedemiyordum. Sanki bedenim hareket ediyor ama zihnim hâlâ birkaç dakika öncesinde takılı kalıyordu. Ustam Shu’nun yüzü. Gözleri. Ses tonu. Bana söylediği her kelime. Hepsi zihnimin içinde tekrar tekrar yankılanıyordu ve ne kadar uzaklaşmaya çalışırsam çalışayım onlardan kaçamıyordum. Göğsümün içinde büyüyen şey yalnızca üzüntü değildi artık; insanın kendi kendisinden tiksinmesine benzeyen, ağır, kirli, nefes aldırmayan bir duyguydu bu. Çünkü insan bazen sevdiği kişiyi kaybetmekten değil, o kişiyi kendi elleriyle kendinden uzaklaştırmış olmaktan mahvoluyormuş. Ve ben… tam olarak bunu yapmıştım.
Bir noktada yürümeyi bıraktığımı bile fark etmedim. Koridorun açık kemerlerinden biri boyunca dışarı baktım. Cistern’in gece ışıkları aşağıda sonsuz sütunların arasında parlıyordu. Gökyüzü koyu maviydi. O devasa Sacred Domain’in merkez kuleleri uzaklarda yükseliyordu ve hepsi her zamanki gibi görkemliydi ama ben ilk kez bu şehrin içinde kendimi gerçekten yalnız hissediyordum. Çünkü yıllardır ne zaman zihnim karışsa, ne zaman korksam, ne zaman hata yapsam, hep aynı yere dönerdim; Shu’ya. Onun birkaç cümlesi bile bana yetiyordu. Ama şimdi… şimdi o limanı da kendi ellerimle yok etmiş gibiydim.
Dişlerimi sıktım.
Ve ardından bedenim yıldırımlara dönüştü.
Bir anda koridorun içi mavi beyaz ışıklarla doldu. Elektrik çatlamaları taş duvarların arasında yankılandı ve bedenim parçalanıp saf enerjiye dönüşürken düşüncelerim bile kontrolsüzleşmeye başladı. Cistern’in gecesinin içinde bir yıldırım gibi ilerliyordum ama bu hız bile zihnimi susturamıyordu. Her geçişimde kulelerin ışıkları gözlerimde çizgiler bırakıyordu. Altımdaki yollar, eğitim alanları, devasa taş köprüler ve takım binaları birbirine karışıyordu. Ama ben hiçbirine gerçekten bakmıyordum. Çünkü zihnimde yalnızca aynı düşünce dönüp duruyordu.
“Ben ne yaptım?..”
Shu’nun bana baktığı o anı unutamıyordum.
Özellikle de o son bakışı.
Çünkü o bakışta ilk kez bana dair bir yabancılık hissetmiştim.
Ve bu düşünce içimi parçalıyordu.
Takım binasının çatısına ulaştığımda yıldırımlar bedenimden dağıldı ve ayaklarım taş zemine sertçe indi. Normalde doğrudan aşağı inerdim. İnsanlarla konuşur, Hikari’nin saçma bağırışlarını duyar, Kai’nin heyecanlı sorularına cevap verir, Mizu’nun sert bakışlarına rağmen onun yanında rahat hissederdim. Ama şimdi… şimdi hiçbirine dayanabilecek durumda değildim. Şu an biri bana “iyi misin?” dese gerçekten parçalanacakmışım gibi hissediyordum.
Bu yüzden doğrudan odama gittim.
Her zamanki gibi koridoru kullanmadım. Camdan girdim. Pencereyi açıp içeri adım attığım an odamın karanlığı üstüme çöktü. Ay ışığı çalışma masamın üzerindeki dağınık evraklara vuruyordu. Masanın kenarında yarım bırakılmış notlar, görev dosyaları, haritalar vardı. Odanın içinde hâlâ bana ait o tanıdık koku vardı; eski kitaplar, metal, yağmur ve hafifçe yanmış elektrik kokusu. Ama bugün bunların hiçbiri bana huzur vermedi. Kapıyı sessizce kapattım. Üzerimdeki ceket ağır gelmeye başlamıştı. Yavaşça çıkardım. Eldivenleri yatağın kenarına bıraktım. Kemerimi çözdüm. Ve bütün bunları yaparken aynaya bir kez bile bakmadım. Çünkü yüzümü görmek istemiyordum. Üstümü değiştirirken ellerimin titrediğini fark ettim. Parmaklarım düğmeleri birkaç kez yanlış ilikledi. En sonunda pes edip yatağa doğru yürüdüm ve kendimi doğrudan yatağın üstüne bıraktım. Başımı yastığa gömdüğüm an göğsümde tuttuğum her şey bir anda çöktü. Ve ağlamaya başladım. Sessizce başlamıştı önce. Ama birkaç saniye içinde nefesimi bile kontrol edemeyecek hale geldim. Yastığı yumrukladım. Dişlerimi sıktım. Ama gözyaşlarım durmuyordu. “Salak…” diye fısıldadım boğuk bir sesle. “Gerçekten aptalın tekisin…” Omuzlarım titriyordu artık. “Hayatındaki en önemli insanı bile koruyamadın…” Boğazım düğümlendi. Çünkü mesele yalnızca ustamın bana bağırması değildi. Mesele onun benden uzaklaşmasıydı.
Ve bunun sebebinin tamamen ben olmasıydı. “Beni yıllarca eğiten kişiye…” dedim nefes nefese, “nefret ettiğimi söyledim…” Bunu tekrar düşündüğüm an göğsüm sıkıştı. Başımı yastığa daha sert gömdüm. “Ben gerçekten iğrenç biriyim…” Ağlamam tekrar şiddetlendi. “İnsanları koruyacağına söz veriyorsun ama yalnızca onları kırıyorsun… Jared’i kırdın… takımını hayal kırıklığına uğrattın… şimdi de ustanı…” Ellerim titreyerek yüzümü kapattı. “Nasıl bu kadar beceriksiz olabiliyorum?..” Dakikalar geçti mi bilmiyordum. Zaman hissim kaybolmuştu. Odanın içindeki sessizlik yalnızca nefes alışlarım ve boğuk ağlama seslerimle doluydu. Ve tam biraz sakinleşmeye çalışırken… Kapı çaldı. Bedenim gerildi. Sessizlik oldu. Sonra kapının ardından tanıdık bir kadın sesi duyuldu. “Aki?.. İçeri girebilir miyim?” Aurelia. Gözlerimi sıkıca kapattım. Şu an kimseyi görmek istemiyordum. Hiç kimseyi. Bu yüzden cevap vermedim. Sessiz kaldım. Belki odada olmadığımı düşünür diye umdum. Kapının önünde birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra Aurelia’nın sesi tekrar geldi. “Aki. İçeride olduğunu biliyorum.”
Dudaklarımı ısırdım. Nefesimi toparlamaya çalıştım. Ama sesim hâlâ kırılıyordu. “…Gelebilirsin.” Kapı yavaşça açıldı. Aurelia içeri girdiğinde odanın loş ışığı yüzüne vurdu. Uzun açık renk saçları omzundan aşağı dökülüyordu. Her zamanki sakin ifadesi vardı yüzünde ama beni gördüğü an o ifade değişti. Çünkü ağladığım belliydi. Gözlerim kıpkırmızıydı. Nefesim hâlâ düzensizdi. Aurelia birkaç saniye bana baktıktan sonra hiçbir şey demeden hızla yanıma geldi ve yatağın kenarına oturdu. “Tanrım…” diye fısıldadı yavaşça. “Aki…” Ses tonu bile içimi daha kötü yaptı. Başımı çevirdim. Onun gözlerine bakmak istemiyordum. Ama o kaçmama izin vermedi. “Elini yüzünden çek.” dedi yumuşak bir sesle. Yavaşça yaptım. Ve yüzümü gördüğü an gözleri daha da yumuşadı. “Aki…” dedi tekrar. “Ne oldu? Neden ağlıyorsun ve ehm… Neden yarı çıplaksın?!” Aurelia’nın utancına karşı gülüp eğlenecek halim bile yoktu. Boğazım düğümlendi. Birkaç saniye konuşamadım. Sonra gözlerimi kapattım. Ve toplantıda olan her şeyi anlatmaya başladım. Kuren ve Kazami hakkındaki suçlamaları.
İnfaz kararını. Shu’nun onları savunmasını. Benim her şeyi mahvetmemi. Koridorda yaşananları.
Ve en sonunda…
O cümleyi.
“Sizden nefret ediyorum.”
Bunu söylerken sesim tamamen kırıldı.
Aurelia hiçbir şey demedi.
Sadece sessizce beni dinledi.
Ve ben konuşmayı bitirdiğimde…
Kendimi her zamankinden daha küçük hissettim.
Aurelia bir süre bekledikten sonra ellerini yanaklarıma koydu ve yavaşça başımı kendine doğru çekip göğsüne yasladı.
Aurelia’nın beni göğsüne bastırdığı o anın ardından odanın içindeki sessizlik değişmişti. Bu artık insanı boğan türden bir sessizlik değildi; daha çok, fırtınadan sonra yıkılmış bir şehrin üstüne çöken ağır ve yorgun bir sessizlik gibiydi. Hâlâ ağlıyordum. Hâlâ nefes alışlarım düzensizdi. Omuzlarım istemsizce titriyordu ve gözyaşlarım onun kıyafetini ıslatmaya devam ediyordu ama buna rağmen ilk defa içimdeki acının tamamen yalnız bana ait olmadığını hissediyordum. Aurelia’nın elleri saçlarımın arasından yavaşça geçerken ne beni susturmaya çalışıyordu ne de “güçlü ol” diyordu. Belki de bu yüzden daha çok ağlıyordum. Çünkü hayatım boyunca insanların benden beklediği şey hep aynı olmuştu; ayağa kalkmam, savaşmam, korumam, liderlik etmem, gülümsemem, insanların umut olabilmesi için çökmemem gerekiyordu. Ama şu anda Aurelia’nın yanında ilk kez bir insan gibi hissediyordum. Başarısız olabilen, korkabilen, yanlış yapabilen bir insan gibi… ve bu his bile canımı acıtıyordu. Çünkü insan olduğumu kabul ettiğim anda, koruyamadığım herkesin ağırlığı omuzlarıma daha sert çöküyordu.
Ağlamamı bastırmaya çalıştıkça boğazım daha fazla düğümleniyordu. Shu’nun bana bakışı gözümün önünden gitmiyordu. O bakış… hayatım boyunca en çok güvendiğim insanın bana ilk kez yabancı gibi baktığı o an… sanki zihnimin içine çakılmış bir mızrak gibiydi. Kendimi onun öğrencisi olarak değil de onun hatası olarak hissetmeye başlamıştım. Ve bu düşünce o kadar korkunçtu ki nefes almak bile yorucu hale geliyordu. Çünkü Shu yalnızca ustam değildi. O benim düşünmeyi öğrenme biçimimdi. Dünyaya bakış açımın temeliydi. İnsanları koruma isteğimin bile temelinde onun bana yıllar boyunca anlattığı şeyler vardı. Bir insanın gücünün yumruklarından değil, taşıdığı yükü hâlâ insan kalmaya çalışarak taşıyabilmesinden geldiğini ilk ondan öğrenmiştim. Ama bugün… bugün bana bakarken gözlerinde yalnızca öfke vardı. Ve ben hayatımda ilk kez onun gözlerinde kendimden nefret ettim.
Aurelia bir süre hiçbir şey söylemeden bekledi. Sanki benim ağlamamın bitmesini değil, içimdeki bütün düğümlerin biraz olsun çözülmesini bekliyordu. Sonra başımı hafifçe okşadı ve sesi odanın loşluğuna yumuşakça yayıldı. O sesi duyduğum anda neden herkesin onun
yanında kendini daha güvende hissettiğini tekrar anladım. Aurelia konuşurken insan yalnızca kelimeleri duymuyordu; sanki o kelimelerin içinde taşınan düşünceleri, duyguları ve şefkati de hissediyordu.
“Aki…” dedi yavaşça. “Kendine bunu yapmayı bırakmanı istiyorum artık. Çünkü sen fark etmiyorsun ama her şeyi tek başına taşımaya çalışırken aslında kendini parçalayıp duruyorsun. İnsanları korumak istiyorsun, herkesi kurtarmak istiyorsun, herkesin yükünü kendi omuzlarına almaya çalışıyorsun ama sen de bir insansın. Ve bir insanın sürekli kendi kalbini ezerek yaşaması… onu kahraman yapmaz. Sadece yavaş yavaş yok eder.”
Parmakları saçlarımın arasından geçtiğinde istemsizce daha sıkı sarıldım ona. Çünkü söyledikleri canımı acıtıyordu. Ama aynı zamanda içimde yıllardır sakladığım bir yere de dokunuyordu.
“Bugün toplantıda olanlar korkunçtu, anlıyorum.” diye devam etti sakin ama derin bir sesle. “Kuren ve Kazami hakkında söylenenleri duymanın seni ne kadar sarstığını anlayabiliyorum. Hele ki infaz kelimesini… Aki, sen insanları öldürme fikrine bile alışamamış birisin. O yüzden şu an böyle parçalanman normal. Ama bak bana…” Elleriyle yüzümü hafifçe kaldırdı ama ben gözlerinin içine bakacak cesareti bulamadım. “Bu yaşadığın şey seni kötü biri yapmıyor. Kırılgan yapıyor. Ve kırılgan insanlar… sandığından çok daha değerlidir.”
Gözlerim tekrar doldu. Dudaklarımı sıkmama rağmen nefesim yeniden bozulmaya başladı. Çünkü birileri bana iyi biri olduğumu söyledikçe kendimi daha suçlu hissediyordum. Jared’in odasındaki halim gözümün önüne geldi. Shu’ya söylediklerim. Toplantıda herkesin içinde dağılışım. Hepsi birbirine karışıyordu.
Aurelia bunu anlamış gibi başını hafifçe yana eğdi ve bu kez sesi daha kararlı çıktı.
“Ve Usta Shu konusunda…” dedi. “Sen gerçekten onun senden nefret ettiğine inanıyor musun?”
Bu soru içime saplandı.
Çünkü inanmak istemiyordum.
Ama korkuyordum.
Aurelia bunu yüzümden anlamış olacak ki derin bir nefes verdi.
“Onu bende akademi zamanından beri tanıyorum. Usta Shu’nun seni ne kadar sevdiğini ben senden çok daha önce fark ettim, Aki. O insanlara kolay kolay bağlanan biri değil. Çoğu zaman herkese yukarıdan bakar, çoğu insanı aptal bulur, çoğu insanla konuşurken bile gerçek düşüncelerini saklar. Ama konu sen olduğunda… yıllardır ilk kez birine gerçekten değer verdiğini görebiliyordum. Sana kızması, sana bağırması, senden hayal kırıklığına uğraması bile aslında bunun kanıtı. Çünkü insanlar ancak önem verdikleri şeyler onları kırabildiğinde o kadar öfkelenir.”
Başımı göğsüne biraz daha gömdüm. Çünkü artık gözyaşlarımı durduramıyordum.
“Ama…” dedim sonunda boğuk bir sesle. “Ona… öyle söyledim…”
“Evet…” dedi Aurelia yumuşakça. “Ve bu korkunç bir hataydı.”
Bu kadar dürüst olması beni şaşırttı. Ama devam etti.
“Ama insanlar bazen en çok korktukları anda en yanlış cümleleri kurarlar. Sen şu an kendinden nefret ettiğin için, o an içindeki bütün acıyı dışarı fırlattın. Bu seni affedilmez yapmaz. Sadece yaralı yapar. Ve Shu bunu anlayabilecek kadar zeki biri.”
Gözlerimi kapattım. Ağlamaktan başım ağrıyordu artık. Ama buna rağmen onun sözlerini dinlemeyi bırakmak istemiyordum. Çünkü uzun zamandır ilk kez biri bana yalnızca “güçlü ol” demiyordu. Neden kırıldığımı anlamaya çalışıyordu.
Aurelia birkaç saniye sustuktan sonra yeniden konuştu.
“Yarın için hâlâ şansımız var,” dedi. “Dünya’ya bir ekip gönderilebilir. Hiroshi ve Daleth’in peşinden biri gidebilir. Kuren ve Kazami’yi koruyabiliriz. Her şey bitmiş değil. Ve Shu’yla olan ilişkin de bitmiş değil. Ama önce senin kendini tamamen yok etmeyi bırakman gerekiyor, Aki. Çünkü sen sürekli kendini cezalandırıyorsun. Herkesin acısını kendi içine doldurup sonra neden nefes alamadığını anlamaya çalışıyorsun.”
Ellerim istemsizce kıyafetini daha sıkı tuttu.
“Ben…” dedim titreyen bir sesle. “Ben sadece… kimseyi kaybetmek istemiyorum…”
Bunu söylediğim anda sesim tamamen parçalandı.
Aurelia hiçbir şey demedi.
Sadece beni tuttu.
Ve ben o an anladım ki bazen bir insanı ayakta tutan şey büyük sözler değilmiş. Bazen yalnızca biri seni bırakmadan yanında oturduğu için dağılmamaya devam edebiliyormuşsun.
Ama buna rağmen ağlamam durmadı.
Çünkü içimde hâlâ aynı korku vardı.
Ya gerçekten artık çok geç kaldıysam?
Aurelia’nın sözleri odamın içindeki ağır havanın içine yavaş yavaş yayılırken hâlâ onun göğsüne yaslanmış halde nefes almaya çalışıyordum. Ağlamam biraz hafiflemişti ama tamamen durmuş değildi; yalnızca artık daha sessizdi. İnsan bazen öyle bir noktaya geliyordu ki gözyaşları bile yoruluyordu. Göğsüm hâlâ sıkışıktı. Shu’nun yüzü, Jared’in sesi, toplantı salonundaki bakışlar… hepsi zihnimin içinde birbirine dolaşmış halde dönmeye devam ediyordu. Ama tam o sırada, düşüncelerimin arasından bir şey geçti. O kadar ani geldi ki bedenim istemsizce hareket etti. Başımı Aurelia’nın göğsünden kaldırdım ve o da bu ani hareketim yüzünden hafifçe şaşırarak bana baktı.
Muhtemelen şu an korkunç görünüyordum. Gözlerim kıpkırmızıydı. Dakikalarca ağlamaktan kirpiklerim ıslanmıştı. Nefes alışlarım hâlâ düzensizdi. Ama buna rağmen… buna rağmen
içimde ilk kez küçük bir düşünce kıpırdamıştı. Çok küçük bir ihtimaldi belki. Çok kırılgan bir umut. Ama yine de vardı.
Aurelia bana sessizce bakarken dudaklarımı hafifçe araladım. O sırada yüzümde istemsizce zayıf bir gülümseme oluştu. Bu gerçekten mutlu bir gülümseme değildi. Daha çok, parçalanmış bir insanın karşısındaki kişiyi daha fazla endişelendirmemeye çalışırken takındığı kırık bir gülümsemeydi.
“Sistem…” dedim yavaşça.
Aurelia’nın kaşları hafifçe çatıldı.
“Ne?”
O an elim hafifçe havaya kalktı ve birkaç saniye sonra önümde tanıdık mavi ışıklar titreşmeye başladı. Saydam, geometrik çizgiler odanın karanlığında şekillendi. İnce semboller birbirine bağlandı. Ardından önümde yarı saydam devasa bir pencere açıldı. O görüntü ortaya çıktığı anda Aurelia’nın gözlerinde ilk kez gerçek bir şaşkınlık gördüm. Çünkü bu şey… Cistern’deki teknolojilere benzemiyordu. Sacred Domain’lerin kullandığı sıradan sistemlere de benzemiyordu. Bu daha farklıydı. Daha derin. Daha yapısal. Sanki gerçekliğin içine gömülmüş bir mekanizmanın yüzeye çıkmış hali gibi görünüyordu.
Aurelia gözlerini pencereye dikmiş halde birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra bana döndü.
“Aki…” dedi dikkatlice. “Bu da ne?”
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapatıp toparlanmaya çalıştıktan sonra tekrar pencereye baktım.
“Bu… Kralların ve Kraliçelerin kullanabildiği yapısal bağlam araçlarından biri,” dedim yavaşça. “Dünya’da bulunduğum süre boyunca… bazı şeyler öğrendim. Sacred Domain’lerin birbirleriyle olan bağlantıları, yapısal iletişim sistemleri… bazı özel yetkilere sahip kişiler bu sistem üzerinden birbirine ulaşabiliyor.”
Aurelia hâlâ şaşkın görünüyordu.
“Yani şu an… Dünya’daki biriyle konuşabilir misin?”
Başımı hafifçe salladım.
“Evet. Ancak, kral ve kraliçelerden biri olması ve onunla daha önce iletişime geçmiş olmam gerekiyor.”
Bu cevabı verirken gözlerim sistem penceresinin içinde gezinmeye başladı. Sayısız veri akıyordu önümde. Bazı bağlantılar kapalıydı. Bazıları kilitliydi. Ama birkaç isim hâlâ görünüyordu.
Ve sonra…
Gözlerim bir isme takıldı.
Magnus. O an içimde bir şey aniden karardı. Az önceki kırık umut hissi bile birkaç saniyeliğine boğuldu. Çünkü yalnızca o ismi görmek bile zihnimde çok fazla şeyi aynı anda canlandırıyordu. Yıkılmış bir ev. Gece karanlığında edilen konuşmalar. İnsanlığı anlamaya çalışan bir canavarın bakışları. Ve en sonunda… o gerçek. O korkunç gerçek. Parmaklarım istemsizce gerildi. Aurelia bunu fark etmiş olacak ki bakışlarını ekrana çevirdi. “Magnus…” diye mırıldandı. “Sakın bana düşündüğüm kişi olduğunu söyleme.” Sessiz kaldım. Çünkü Magnus hakkında konuşmak bile artık yorucuydu. Cistern’de ne yaptığını henüz bilmiyordum ama o buradan sürgün edilmişti. Ayrıca, Cistern dışında da ondan nefret eden çok kişi vardı. Ben de o kişilerden biriydim. Aurelia birkaç saniye düşündükten sonra sakin bir sesle konuştu. Beklemediğim bir cümle söyledi. “Ondan yardım istemeyi deneyebilirsin.” Bu cümleyi duyduğum anda yüzüm istemsizce gerildi. Kaşlarım çatıldı. Başımı hafifçe başka yöne çevirdim. Aurelia bunu görünce şaşırdı ama neden böyle tepki verdiğimi anlamıyordu. Çünkü bilmiyordu. Kimse bilmiyordu. Ve bilemezlerdi. Magnus’un bana anlattığı şeyi kimseye söyleyemezdim. Çünkü insanlar bazen bazı gerçekleri duyarsa artık yaşamaya devam edemezdi. Ben bile zor dayanıyordum. İçimden geçen düşünceler ağırlaştı. Magnus’un sesi zihnimde yankılandı. O sakin, korkunç derecede sakin sesi… gerçekliği parçalarcasına söylediği o cümleler… Dünya’nın, insanların, Sacred Domain’lerin ardındaki o çarpık yapı… Hayır. Hayır. Bunu kimseye anlatamazdım.
Kimse hayatlarının bu kadar büyük bir yalanın içinde geçtiğine inanamazdı. Kimse kendi iradesinin, kendi geçmişinin, kendi acılarının bile başka bir yapının parçası olabileceği gerçeğini kaldıramazdı. Ve en korkuncu… Magnus bunu söylerken yalan söylemiyordu. Bu yüzden ondan yardım isteyemezdim. Çünkü artık ona güvenmiyordum. Belki hâlâ içimin bir yerinde onu tamamen kötü biri olarak görmek istemeyen bir taraf vardı ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Magnus’un taşıdığı gerçek… insanların ruhunu parçalayabilecek kadar ağırdı. Ve ben o yükü başka kimsenin omzuna koyamazdım. Bu yüzden yalnızca derin bir nefes alıp başımı salladım. “Hayır,” dedim sessizce. “O olmaz.” Aurelia bana baktı ama zorlamadı. Belki de ses tonumdaki şeyi anlamıştı. Çünkü o anda içimde yalnızca öfke yoktu. Hayal kırıklığı da vardı. Özlem de vardı. Ve bunların hepsinden daha korkuncu… hâlâ Magnus’u tamamen unutamamış olmam vardı. Bakışlarımı tekrar sistem ekranına çevirdim. Ve başka bir isimde durdum. Nyoko. O ismi gördüğüm anda içimdeki ağırlık biraz olsun değişti. Çünkü Nyoko… hâlâ güvenebileceğim insanlardan biriydi. Belki eskisi kadar yakın değildik. Belki aramızdan savaşlar, trajediler ve yıllar geçmişti. Ama yine de onun beni dinleyeceğini biliyordum. Parmaklarım sistem ekranında hareket etti. Mesaj penceresi açıldı. Ve birkaç saniye boyunca hiçbir şey yazamadım. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. “Kuren ve Kazami’yi kurtarın.” mı? “Cistern onları öldürmeye geliyor.” mu? “Lütfen bana yardım edin.” mi? Hiçbiri yeterli gelmiyordu. Sonunda derin bir nefes aldım ve yazmaya başladım. Yazdıkça göğsüm tekrar ağırlaştı.
Cistern’de olanları anlattım. Toplantıyı anlattım. İnfaz kararını anlattım. Hiroshi’nin Dünya’ya gönderileceğini anlattım. Kuren’in bedenindeki mühürden bahsettim. Nirvana’dan. Gehenna Engine’den. Kazami’nin Kuren’i kurtarmak için yaptıklarından. Ve en sonunda…
“Onları öldürecekler.” diye yazdım.
Parmaklarım birkaç saniye havada kaldı.
Sonra ekrana son bir cümle ekledim.
“Nyoko… lütfen onları koru.”
Mesajı gönderdiğim anda sistem ekranındaki ışık hafifçe titreşti.
Ve ben o anda fark ettim ki…
İçimde ilk kez küçük de olsa bir umut doğmuştu.
Ama aynı zamanda çok derin bir korku da vardı.
Çünkü artık olaylar yalnızca Cistern’in içinde kalmıyordu.
Artık bütün dünya bu karanlığın içine çekiliyordu.
Yatağın kenarında otururken ellerimin hâlâ hafifçe titrediğini fark edebiliyordum. Ağlamam biraz yavaşlamıştı belki ama bedenimde bıraktığı ağırlık geçmemişti. Sanki ruhumun içinden tonlarca şey sökülüp alınmış da geriye yalnızca boşluk bırakılmış gibiydi. Aurelia’nın yanımda oluşu beni sakinleştiriyordu ama aynı zamanda bu sakinlik bile canımı acıtıyordu; çünkü insan bazen en çok, yanında gerçekten iyi biri varken kendi ne kadar kırık olduğunu fark ediyordu. Gözlerimi sistem ekranının soluk ışığından ayırıp odanın tavanına çevirdiğimde birkaç saniyeliğine hiçbir şey söylemedim. Düşüncelerim son günlerde yaşadığım her şeyin arasında dolaşıyordu. Jared’ın odasında duyduğum sessizlik… Mizu’nun bana bağırırken yüzündeki çaresizlik… toplantı salonunda herkesin bakışları altında ezilişim… ustamın beni duvara çarpan elleri… ve kendi ağzımdan çıkan o korkunç cümle.
“Sizden nefret ediyorum.”
Bu cümle zihnimde yankılandıkça içimdeki suçluluk yeniden hareketleniyordu. Çünkü bazen insanın hayatını mahveden şey büyük savaşlar olmuyordu. Bazen insanı yok eden şey… tek bir saniyeydi. Kontrol edemediği tek bir duygu anı. Tek bir cümle. Ve insan o saniyeden sonra ne kadar yaşarsa yaşasın artık aynı kişi olamıyordu. Ben bunu bugün anlamıştım. İnsan ruhu düşündüğüm kadar güçlü değildi. Belki de hiçbir zaman değildi. Dünya’da geçirdiğim yıllar boyunca insanların ne kadar kırılgan olduğunu öğrenmiştim ama hâlâ içten içe kendimi o kırılganlığın dışında tutuyordum. Çünkü ben generaldim. İnsanları koruması gereken kişiydim. Ayakta kalması gereken kişiydim. Ama şimdi dönüp kendime baktığımda yalnızca yorulmuş bir çocuk görüyordum. Sürekli birilerini kurtarmaya çalışırken kendi içindeki çöküşü fark etmeyen aptal bir çocuk.
Ve buna rağmen…
Buna rağmen insan olmak hâlâ garip şekilde güzeldi.
Çünkü bütün bu acıya rağmen hâlâ başkalarını düşünüyordum. Hâlâ Kuren’i düşünüyordum. Kazami’yi düşünüyordum. Jared’ın yalnızlığını düşünüyordum. Ustamın bana gerçekten nefretle bakıp bakmadığını düşünüyordum. Kalbim parçalanmıştı ama yine de içimde bir yer hâlâ insanları korumaya çalışıyordu. Belki de insanlığın özü buydu. Kırılmak ama tamamen parçalanmamak. Acı çekmek ama yine de başkasının acısını önemsemek. Kaybetmek ama buna rağmen bir sonraki gün yeniden ayağa kalkmaya çalışmak.
Başımı yavaşça Aurelia’ya çevirdim. O hâlâ sessizce beni izliyordu. Gözlerinde o tanıdık sıcaklık vardı. İnsanları yargılamadan dinleyebilen insanların gözlerinde olan türden bir sıcaklık. O bakışları gördüğüm anda içimde bir şey hafifçe sızladı çünkü uzun zamandır ilk kez biri beni düzeltmeye çalışmadan yalnızca anlamaya çalışıyordu.
Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. Ardından yavaşça konuşmaya başladım. Sesim hâlâ yorgundu ama bu sefer içinde başka bir şey vardı. Belki kabulleniş. Belki korku. Belki de insan denen şeyin ne olduğuna dair yeni oluşmaya başlayan o ağır farkındalık.
“Biliyor musun Aurelia… ben uzun süre boyunca insanlığı kurtarmanın güçlü olmakla ilgili olduğunu sandım. Daha hızlı olmakla. Daha zeki olmakla. Daha fazla düşmanı öldürmekle. Daha fazla insanı koruyabilmekle. Ama Dünya’da geçirdiğim yıllar bana başka bir şey öğretti.” Gözlerim yavaşça sistem ekranındaki titreşen ışıklara kaydı. “İnsanlık aslında kusurlarının toplamı gibi bir şey. İnsan dediğin varlık sürekli hata yapan, sürekli korkan, sürekli kırılan bir canlı. Ama bütün bunlara rağmen hâlâ sevmeye devam ediyorlar. Ve sanırım… onları gerçekten insan yapan şey de bu.”
Derin bir nefes aldım. Göğsüm hâlâ ağırdı ama konuşmayı sürdürdüm.
“Tanrılar kusursuz olabilir. Kurucular yenilmez olabilir. Krallar dünyaları yönetebilir. Ama yalnızca insanlar… paramparça oldukları halde ertesi gün yeniden ayağa kalkmayı seçiyor. Ve galiba bu yüzden insanlık bazen tanrılardan bile daha güzel bir şey oluyor.” Gözlerimi tekrar Aurelia’ya çevirdim. Dudaklarım hafifçe titredi ama yine de gülümsedim. “Çünkü insan ruhu mükemmel olduğu için değil… kırılmasına rağmen hâlâ başkaları için atmaya devam ettiği için değerli.”
Odamın içindeki hava hâlâ ağırdı. Ağlamaktan yorulmuş bedenimin bıraktığı sıcaklık yatağın üzerine işlemiş gibiydi ve gözlerim yanmasına rağmen ilk defa birkaç dakikalığına gerçekten nefes alabildiğimi hissediyordum. Aurelia’nın yanımda oluşu, odanın sessizliğini bile değiştirmişti. Bir insanın yalnızca varlığıyla başka bir insanın içindeki karanlığı hafifletebilmesi… Dünya’da geçirdiğim yıllar boyunca bunun ne kadar nadir bir şey olduğunu öğrenmiştim. Çoğu insan birbirini anlamaya çalışmadan konuşuyordu. Çoğu insan yalnızca kendi acısını görüyordu. Ama Aurelia hiçbir zaman öyle olmamıştı. O hep, insanın kelimelerle anlatamadığı yerleri görüyordu. Şu an bana baktığında da bunu hissedebiliyordum. Gözlerimin içindeki korkuyu, yorgunluğu, kırılmışlığı görüyor ama buna rağmen yüzünde hâlâ o sıcak ifade kalıyordu. Sanki içimdeki bütün çöküşe rağmen bana “sen hâlâ aynısın” diyebiliyordu.
Söylediklerimden sonra birkaç saniye boyunca hiçbir şey demedi. Yalnızca bana baktı. Ama o sessizlik rahatsız edici değildi. Tam tersine… huzurluydu. Çünkü bazı insanlar
konuşmadan da karşısındakini anlayabiliyordu. Aurelia da öyleydi. Gözlerindeki hafif büyümüş ifade yavaşça yumuşadıktan sonra dudaklarının kenarında o tanıdık gülümseme oluşmaya başladı. O gülümsemeyi gördüğüm anda göğsümün içindeki ağırlığın küçük bir kısmı bile olsa hafiflediğini hissettim. Çünkü Aurelia gülümsediğinde insan bir anlığına dünyanın gerçekten kötü bir yer olmayabileceğine inanabiliyordu. Onun gülümsemesi gösterişli değildi. Abartılı hiç değildi. Ama tam da bu yüzden gerçekti. Sessiz bir ışık gibiydi. İnsanın içine yavaşça işleyen, bağırmadan huzur veren bir ışık.
“Aki…” dedi sonunda, sesi o kadar yumuşaktı ki sanki kırılmış düşüncelerimin üstüne dikkatlice dokunuyordu. “Sen farkında değilsin ama… gerçekten değişmişsin.” Gözlerini birkaç saniyeliğine kaçırıp hafifçe güldü. “Eskiden insanları korumak isteyen biriydin ama onları gerçekten anlamaya çalıştığını pek göstermezdin. Daha çok… onları kurtarması gereken biri gibi davranıyordun. Ama şimdi konuşurken seni dinlediğimde ilk defa yalnızca insanları korumaya çalışan bir general değil… insanlığı gerçekten seven bir insan görüyorum.”
Sözleri yüzünden istemsizce sustum. Çünkü bunu duymayı beklemiyordum. Belki de uzun zamandır kendim hakkında duyduğum her şey suçlama, hayal kırıklığı ve yetersizlik olduğu için artık güzel bir şey duyduğumda nasıl tepki vereceğimi unutmuştum.
Aurelia devam etti. Gözleri hâlâ bana bakıyordu ama bakışlarının içinde bu sefer başka bir şey daha vardı. Gurur.
“Biliyor musun,” dedi hafifçe başını eğerek, “senin en güzel yanın hiçbir zaman gücün olmadı Aki. İnsanlar seni yıldırımlarınla, savaşlarınla, unvanlarınla hatırlıyor olabilir ama ben seni hiçbir zaman onlar için sevmedim.” Gülümsedi. “Ben seni… kalbin yüzünden sevdim. Çünkü sen ne kadar kırılırsan kırıl, ne kadar yorulursan yorul, sonunda yine başkalarını düşünüyorsun. Bu seni aptal yapmıyor.” Sesi hafifçe titredi. “Bu seni… insan yapıyor.”
Göğsümün içi yeniden sızladı ama bu sefer acı farklıydı. Çünkü ilk defa biri içimdeki kırıkları kötü bir şeymiş gibi değil, değerli bir şeymiş gibi anlatıyordu.
Aurelia derin bir nefes aldıktan sonra yatağın üstünde bana biraz daha yaklaştı. Hareketleri yavaştı. Sanki beni ürkütmek istemiyordu.
“Ve sanırım,” dedi bu sefer çok daha sessiz bir sesle, “sen sonunda içindeki ışığı saklamayı bırakıyorsun.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Gerçekten bilemedim. Çünkü o an içimde oluşan duygu tarif edemeyeceğim kadar karmaşıktı. Utanç vardı. Minnettarlık vardı. Huzur vardı. Ve garip şekilde… yaşama isteği vardı.
Tam ona cevap vermeye çalışırken Aurelia birden hafifçe eğildi.
Ve yanağıma küçük bir öpücük kondurdu.
Zaman birkaç saniyeliğine durmuş gibi hissettirdi.
Gözlerim istemsizce büyüdü. Aurelia’nın yüzü ise o anda kıpkırmızı olmuştu. Bunu yaptığına kendisi bile inanamamış gibiydi. Geri çekildiği anda gözlerini kaçırdı ve birkaç saniye
boyunca ne yapacağını bilemedi. Ardından aniden ayağa kalktı. Hareketleri o kadar hızlıydı ki az önceki sakin Aurelia gitmiş yerine panik olmuş başka biri gelmiş gibiydi.
“B-Ben…” dedi tökezleyen bir sesle. “Şey… iyi geceler!”
Sonra gerçekten kaçtı.
Kapıyı açış biçimi, aceleyle dışarı çıkışı, giderken yüzünü saklamaya çalışması… hepsi o kadar beklenmedik ve o kadar Aurelia’ya özgüydü ki birkaç saniye boyunca yalnızca boş boş kapıya baktım.
Ve sonra…
Aylar sonra ilk kez içten şekilde gülümsedim.
Küçük bir gülümsemeydi belki ama gerçekti. Sahte değildi. Zorlanmış değildi. O an fark ettim ki az önce içimdeki karanlığın en ağır olduğu yerde biri bana tekrar nefes almayı hatırlatmıştı.
Başımı yavaşça yastığa yasladım. Tavanı izlerken gözlerim hâlâ hafif kırmızıydı, bedenim hâlâ yorgundu, zihnim hâlâ karmaşıktı. Kuren ve Kazami hâlâ tehlikedeydi. Ustamla aramdaki kırık hâlâ duruyordu. Yarın uyandığımda bütün problemler yine orada olacaktı.
Ama buna rağmen…
İlk defa hepsinin altında ezilmiyormuşum gibi hissettim.
Gözlerimi yavaşça kapatırken içimden sessizce konuştum.
“Teşekkür ederim… Aurelia.”
Ve uzun zamandır ilk kez, zihnim beni parçalamadan uykuya daldım.
Sabah uyandığımda birkaç saniye boyunca nerede olduğumu bile unutmuş halde tavana baktım. Odamın penceresinden içeri süzülen solgun gün ışığı tavandaki çatlakların arasına yayılmıştı ve perde kenarlarından sızan rüzgâr kâğıtların hafifçe kıpırdamasına neden oluyordu. Normalde uyandığım an zihnime doluşan düşünceler yüzünden göğsümde bir ağırlık hissederdim ama bugün… bugün farklıydı. İlk kez uzun zamandır gerçekten uyumuş gibi hissediyordum. Sanki bedenim haftalardır taşıdığı yorgunluğu ilk defa bırakabilmişti. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldığımda göğsümün içinde dün geceki boğucu ağırlığın tamamının kaybolmadığını biliyordum elbette; hâlâ Jared vardı, hâlâ Kuren ve Kazami vardı, hâlâ ustamla aramdaki kırık vardı. Ama bunların hepsinin altında ilk kez küçük de olsa bir düzen hissi oluşmuştu. Çünkü artık yalnızca paniklemiyordum. Düşünüyordum. Plan yapıyordum. Hareket etmeye başlamıştım. İnsan bazen yalnızca bir amaç hissi kazandığında bile yeniden ayağa kalkabiliyormuş, bunu fark ettim.
Yavaşça doğrulup yatağın kenarına oturduğumda dün gece Aurelia’nın sözleri yeniden zihnimde yankılandı. “Sen sonunda içindeki ışığı saklamayı bırakıyorsun.” Bu cümleyi düşündüğüm anda istemsizce küçük bir gülümseme oluştu yüzümde. Çünkü uzun zamandır ilk kez biri bana yalnızca neyi yanlış yaptığımı söylememişti. İnsanların çoğu hata
gördüğünde onu parçalamaya çalışıyordu. Aurelia ise kırıklarıma bakıp hâlâ iyi bir şey görebilmişti. Belki de bu yüzden onun yanında insan kendisini biraz daha az yalnız hissediyordu.
Başımı geriye yaslayıp tavana bakarken bugün ne yapmam gerektiğini tek tek düşünmeye başladım. Önce ustamı bulmalıydım. Dün olanlardan sonra ondan kaçamazdım. Hayatım boyunca en değer verdiğim insanlardan birine o sözleri söylemişken bunu öylece bırakamazdım. Özür dilemeliydim. Ne kadar korkarsam korkayım onun karşısına çıkmalıydım. Sonra Nyoko’dan cevap gelip gelmediğini kontrol edecektim. Eğer gerçekten Dünya’ya bir ekip gönderebilirsek Kuren ve Kazami için hâlâ umut vardı. Ardından takımımla konuşmalıydım. Mizu’yla, Hikari’yle, Kai’yle… hepsiyle. Çünkü ben ne kadar dağılırsam dağıl, onlar hâlâ bana bakıyordu. Ve ben artık sürekli kaçan biri olmak istemiyordum.
Bu düşünceler zihnimde oturmaya başladıkça içimdeki karmaşa biraz daha sakinleşti. Yatağımdan kalkıp dolabın kapağını açtım. Takım üniformam hâlâ bıraktığım gibi düzenli duruyordu. Kumaşına dokunduğum anda içimde garip bir his oluştu. Çünkü bu kıyafet yalnızca bir üniforma değildi. Yıllardır taşımaya çalıştığım sorumluluğun somut hali gibiydi. Üzerime geçirirken aynadaki yansımama birkaç saniye baktım. Gözlerimin altındaki hafif morluklar hâlâ duruyordu ama yüzüm düne göre daha sakindi. Daha canlıydım. Sanki dün gece tamamen çökmüş olan zihnimin parçaları yeniden birbirine tutunmaya başlamıştı.
“Tamam,” diye mırıldandım kendi kendime. “Bugün her şeyi düzeltmeye başlayacağım.”
Bu cümleyi söylerken gerçekten inanmak istemiştim.
Bir sonraki saniye bedenim yıldırımlara dönüşerek odanın içinden kayboldu.
Cistern’in sabah havası yüzüme çarptığında gökyüzü henüz tam aydınlanmamıştı. Devasa sütunlarla örülmüş şehir, gri ve altın tonlarının içinde nefes alıyor gibiydi. Sokakların üzerinden yıldırım halinde geçerken aşağıdaki insanları görüyordum. Dükkânlarını açanlar, çocuklarını okula götüren aileler, nöbet değiştiren askerler… Dünya’da geçirdiğim yıllardan sonra insanlara bakışım gerçekten değişmişti. Eskiden onları yalnızca korumam gereken varlıklar olarak görürdüm. Şimdi ise her birinin içinde görünmeyen savaşlar taşıdığını fark edebiliyordum. Kimisi korkularıyla yaşıyordu. Kimisi kayıplarıyla. Kimisi yalnızca bir sonraki güne ulaşmaya çalışıyordu. Ve buna rağmen hayat devam ediyordu. İnsanlık tam da buydu işte. Sürekli kırılan ama yine de yürümeye devam eden bir tür.
Takım 5 bölgesine yaklaştıkça hızımı azalttım. Ustamı en çok burada bulabileceğimi düşünüyordum. Shu bazen takım binasının yakınındaki çatılarda oturur, saatlerce manzarayı izlerdi. İlk bakışta yalnızca boş boş şehre bakıyormuş gibi görünürdü ama aslında zihni sürekli çalışırdı. Onun sessizliği bile ağırdı. İnsan yanında konuşmasa bile düşünmeye başlardı.
Çatının kenarında durduğumda bedenimi yeniden eski hâline döndürdüm. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan öylece bekledim; yalnızca sabahın serinliğini yüzümde hissediyor, yüksekten esen rüzgârın saçlarımı geriye doğru savurmasını izliyordum. Cistern'in sabahları garip bir güzelliğe sahipti. Gecenin karanlığı henüz tamamen çekilmemiş olur, ufukta beliren solgun ışık taş binaların üzerine düşerken şehir sanki iki farklı zamanın arasında asılı kalırdı. Bir tarafı hâlâ gecenin sessizliğini taşırken diğer tarafı yavaş yavaş
uyanırdı. O sabah ise bu manzaranın hiçbir anlamı yoktu. Ne gökyüzünün rengi ilgimi çekiyordu ne de aşağıdaki sokaklarda başlayan hareketlilik. İçimde, henüz adını koyamadığım bir huzursuzluk vardı. Nedensiz değildi; yalnızca zihnim henüz sebebini bulamamıştı. Gözlerim istemsizce şehrin merkezine, büyük taş köprünün yükseldiği bölgeye kaydı. O köprü Cistern'in en eski yapılarından biriydi. Sabah ışığında taşları griye çalıyor, altından geçen nehrin yüzeyi rüzgârın etkisiyle küçük dalgalar oluşturuyordu. Her şey uzaktan bakıldığında olması gerektiği kadar normal görünüyordu. İnsanlar yürüyordu, şehir nefes alıyordu, gökyüzü aydınlanıyordu. Fakat sonra gözüm köprünün tam ortasında duran iki küçük figüre takıldı.
İlk anda ne gördüğümü anlayamadım. Gözlerim şekilleri seçmişti ama zihnim onları anlamlandırmayı reddediyordu. Bir insanın gördüğü şeyi kabul etmeden önce ona anlam vermesi gerekirdi; benim zihnim ise o birkaç saniyede anlam vermeyi bilinçli olarak geciktiriyordu. Çünkü köprünün üzerinde duran figürlerden birinin elinde uzun bir kılıç vardı ve o kılıcın ucu diğerinin bedeninin içindeydi. Aramızdaki mesafeye rağmen o görüntü bütün ayrıntılarıyla gözlerimin önünde belirginleşti. Bir anlığına nefesim kesildi. Dünya sanki çevremdeki bütün sesleri içine çekmiş, yalnızca o görüntüyü bana bırakmıştı. Rüzgâr saçlarımı savurmaya devam ediyordu ama artık onu hissetmiyordum. Uzakta insanların konuştuğunu görebiliyordum ama hiçbir ses kulağıma ulaşmıyordu. Kalbimin bir kez attığını, ardından sanki göğsümün içinde unutulduğunu hissettim. Gözlerimi kırptım. Belki yanlış görüyordum. Belki ışık oyunuydu. Belki uzaktan iki insanın birbirine yaslandığını sanmıştım. Fakat görüntü değişmedi. Ve sonra bedenim zihnimden önce karar verdi. Düşünmeye fırsat bulamadan damarlarımın içinde yıldırımın o tanıdık titreşimini hissettim; bir sonraki anda bedenim ışığa dönüşerek çatının kenarından aşağıya savruldu. Şehir gözlerimin önünde çizgilere ayrıldı, hava yüzümü kesti ve birkaç saniye içerisinde kendimi köprünün üzerinde buldum. Fakat yere indiğim anda bile zihnim hâlâ birkaç saniye gerideydi. Sanki bedenim olayın içine çoktan girmiş, ruhum ise hâlâ çatının üzerinde ne gördüğünü anlamaya çalışıyordu.
Ayaklarım taş zemine değdiğinde ilk fark ettiğim şey koku oldu. Kanın metalik kokusu sabahın serin havasına karışmıştı. Yoğun, sıcak ve inkâr edilemeyecek kadar gerçekti. O koku, gördüğüm şeyin bir yanılsama olmadığını anlamam için yeterliydi. Başımı yavaşça kaldırdım. Ve o an gördüğüm görüntü, zihnimin en derin yerlerine kazınacak bir anıya dönüştü. Ryugu karşımda duruyordu. Team 8'in Generali. Sanki bulunduğu yerin ağırlığı ona hiç dokunmuyormuş gibi sakin görünüyordu. Yüzündeki ifade o kadar sakindi ki bu sakinlik, yaptığından daha korkunç geliyordu. İnsan bir cinayetten sonra öfke, korku, telaş ya da pişmanlık görebilirdi. Ama onun yüzünde bunların hiçbiri yoktu. Yalnızca o tanıdık, insanın içini huzursuz eden gülümseme vardı. Elindeki kılıcın ucu hâlâ aşağı doğru uzanıyordu ve o kılıcın diğer ucunda benim hayatım boyunca sarsılmaz sandığım adam vardı. Shu Pryhi. Ustam. Bana yalnızca nasıl savaşacağımı değil, ne zaman savaşmamam gerektiğini de öğreten adam. Kendi gücümü anlamadığım zamanlarda beni olduğum kişiyle yüzleştiren, başarısız olduğumda beni küçümsemek yerine neden düştüğümü soran, bazen tek bir bakışıyla söyleyebileceği yüzlerce sözden daha fazlasını anlatabilen adam. Onu o hâlde görmek, yalnızca bir insanın öldürülmesine tanıklık etmek değildi. Benim geçmişimin, inancımın ve kendime dair kurduğum bütün anlamların aynı anda önümde parçalanmasıydı.
Shu'nun beyaz kıyafetlerinin üzerinde yayılan koyu kırmızı leke gözlerime takıldığında içimde bir şeyin yavaşça çöktüğünü hissettim. Kan kumaşın üzerinde genişledikçe beyazlığın geride
bıraktığı son izleri de siliyordu. O görüntüde beni en çok korkutan şey kan değildi; ustamın hareketsizliğiydi. Hayatım boyunca onu hareket hâlinde görmüştüm. Savaşırken, konuşurken, yürürken, sinirlendiğinde ellerini kullanırken, bana bir şey anlatırken başını hafifçe yana eğdiğinde... O adamın varlığı benim zihnimde hareketle eş anlamlıydı. Sanki Shu Pryhi durursa dünya da duracaktı. Fakat şimdi önünde durduğum adam hareketsizdi. Gözleri yarı açıktı ve bakışları artık hiçbir noktaya ulaşmıyordu. Onu tanıyordum. O gözlerin ne anlama geldiğini biliyordum. Ve yine de zihnimin bir parçası bütün bunları reddediyordu. İçimde küçük, çaresiz ve çocukça bir ses sürekli aynı şeyi söylüyordu: Hayır. Bunun gerçekleşemeyeceğini söylüyordu. Ustam Shu'nun ölemeyeceğini söylüyordu. Çünkü bazı insanları ölüm kavramının dışında düşünürüz. Onları ölümlü olduklarını bilmemize rağmen zihnimizde sanki dünyanın kurallarından bağımsız bir yere koyarız. Shu benim için öyleydi. O nedenle gözlerimin önündeki gerçek ne kadar açık olursa olsun, onu kabul etmek zihnime ihanet etmek gibi geliyordu.
Dudaklarımın arasından bir ses çıkarmaya çalıştım fakat boğazımda hiçbir kelime oluşmadı. Ona doğru bir adım atmak istedim. Bacaklarım hareket etmedi. Sanki taş köprünün zemini ayaklarımı kendisine çivilemişti. Sonra Ryugu'nun eli kılıcın kabzasına doğru hareket etti. O hareketi izlerken içimdeki bütün düşünceler bir anlığına sustu. Kılıcın Shu'nun bedeninden ayrılmasıyla birlikte çıkan o ses, hafızamın içine saplanan ikinci bir darbe gibiydi. Ardından ustamın bedeni hafifçe geriye doğru sendeledi. O kadar kısa bir andı ki insan gözlerini kırpsa kaçırabilirdi. Fakat ben gördüm. Bedeninin dengesini kaybedişini, rüzgârın kıyafetlerinin eteklerini hafifçe savuruşunu, ayaklarının artık kendisine ait olmayan bir ağırlıkla geriye doğru kayışını gördüm. Sonra Ryugu elini uzattı ve onu köprünün kenarından aşağı itti. Ustam Shu'nun bedeni gözlerimin önünden çekildiğinde içimdeki son umut kırıntısı da onunla birlikte aşağı düşmüş gibi hissettim. Elimi uzatmadım. Uzanamadım. Yıldırım bedenimin içinde dolaşıyordu ama hiçbirini kullanamadım. Hayatım boyunca sahip olduğum güç, o saniyelerde benim için hiçbir anlam taşımıyordu. Çünkü dünyadaki bütün güce sahip olsan bile, bir insanın düşmesini yalnızca izlediğin o anda kendini yine de çaresiz hissedebilirdin.
Ve sonra Ryugu bana döndü. İşte asıl kırılma o zaman gerçekleşti. Gözlerimiz birbirine değdiğinde onun yüzündeki o sakinlik bütün anlamını değiştirdi. Artık karşımdaki yalnızca Team 8'in Generali değildi. Artık Cistern'in düzeni, kuralları veya generaller arasındaki hiyerarşi umurumda değildi. Karşımda duran kişi, hayatımın en değerli insanlarından birini benden alan kişiydi. Dudaklarının kenarındaki o küçük gülümseme biraz daha belirginleşti. Sanki benim ne hissettiğimi biliyor, hatta bunu görmekten memnuniyet duyuyordu. O an içimde yıllardır var olduğunu bildiğim ama hiç bu kadar çıplak hâliyle görmediğim başka bir taraf ortaya çıktı. Öfke değildi yalnızca. Öfke insanın içinde hâlâ kontrol edilebilir bir şeydir; ona yön verebilir, onu söndürebilir, onunla birlikte karar verebilirsin. Bende yükselen şey ise çok daha ilkel bir dürtüydü. Bir insanın sevdiği birini kaybettiğinde zihninin mantıktan önce verdiği o korkunç tepkiydi. Ryugu'yu durdurmak istemiyordum. Onu cezalandırmak istemiyordum. Onun yaptığının bedelini ödemesini istemiyordum. O anda zihnimde bunların hiçbiri yoktu. Tek istediğim, önümde duran şeyin bir daha asla hareket edemeyecek hâle gelmesiydi.
Yıldırım bedenimin çevresinde kendiliğinden toplanmaya başladı. Önce ince titreşimler hâlinde omuzlarımın çevresinde dolaştılar, ardından güçlenerek havayı kesen parlak çizgilere dönüştüler. Köprünün taşları ayaklarımın altında çatlamaya başladı. Havadaki
basınç değişti; rüzgâr bir anda yönünü kaybetmiş gibi etrafımda düzensizce dönmeye başladı. Normalde gücümü kullanırken zihnim ile bedenim arasında kusursuz bir uyum vardı. Hangi yıldırımın nereye düşeceğini, ne kadar güç kullanacağımı, saldırımın ne kadar yıkıcı olacağını bilirdim. Fakat o an hiçbir hesap yapmıyordum. Gücüm benim emrimde değildi sanki. İçimdeki öfkenin fiziksel bir uzantısına dönüşmüştü. Kalbimin her atışıyla birlikte yıldırım biraz daha büyüyor, nefes aldıkça çevremdeki hava daha ağır hâle geliyordu. Parmaklarımı sıktığımda avuçlarımın içinde elektrik titreşimlerini hissedebiliyordum. Fakat bütün bunların ortasında zihnimin başka bir yerinde tek bir görüntü dönüp duruyordu: Shu'nun düşüşü. O son bakış. O kısa an. Söyleyemediğim sözler. Özür dilemek için artık hiçbir zaman bulamayacağım fırsat. Ve en kötüsü, son konuşmamızda ona yönelttiğim öfkenin hâlâ zihnimde canlı olmasıydı. Bir insanı kaybettiğinde yalnızca geçmişi kaybetmiyordun; onunla birlikte söyleyemediğin bütün cümleleri, düzeltemediğin bütün yanlışları ve keşke diye başlayan bütün ihtimalleri de sonsuza kadar taşımaya mahkûm oluyordun.
Ryugu ise bütün bunların karşısında yalnızca başını hafifçe eğdi. Yüzündeki gülümseme kaybolmadı. Sanki önümdeki öfkenin büyüklüğü onu rahatsız etmiyor, aksine beklediği bir şey nihayet gerçekleşmiş gibi ona garip bir memnuniyet veriyordu. Sonra, aramızdaki bütün o korkunç sessizliğe rağmen, sesi neredeyse gündelik bir sohbet başlatıyormuş kadar sakin çıktı. "Selam." O tek kelimeyi duyduğumda içimde bir şey tamamen koptu. Çünkü o kelimenin sıradanlığı, birkaç saniye önce yaşananlarla arasındaki uçurumu daha da korkunç hâle getiriyordu. Bir insanı öldürmüş, onu köprüden aşağı göndermiş ve ardından karşısındaki kişiye sanki uzun zamandır tanıdığı bir dostuna rastlamış gibi selam vermişti. O anda anladım ki önümdeki savaş, yalnızca Ryugu ile benim aramdaki bir savaş olmayacaktı. Bu, benim içimde kalan insanla o anda doğmak üzere olan şey arasındaki ilk çatışmaydı.
Ve belki de beni en çok korkutan şey, o anda içimdeki insanın kaybetmeye başlamasıydı. Çünkü ben Akihiro Atlas'tım. İnsanları korumaya yemin etmiş, gücünü başkalarının hayatını kurtarmak için kullanmış, kendisine verilen General unvanının anlamını omuzlarında taşımaya çalışmış biriydim. Ama o köprünün üzerinde, ustamın kanının kokusunu hâlâ havada hissederken, bütün o ilkeler birer birer anlamını kaybediyordu. İçimdeki sesler susmuştu. Merhamet geri çekilmişti. Mantık, öfkenin altında ezilmişti. Geriye yalnızca acının şekillendirdiği çıplak bir irade kalmıştı. Ve o irade bana tek bir şey söylüyordu: Ustam Shu'yu benden alan insan, bunun karşılığını ödeyecekti. O an henüz bunun beni nereye götüreceğini bilmiyordum. Henüz kendimi neye dönüştürebileceğimi bilmiyordum. Yalnızca şunu biliyordum: Köprünün üzerinde duran kişi, birkaç dakika önce çatıdan aşağı atlayan Akihiro değildi artık. O sabah, Shu Pryhi'nin düşüşüyle birlikte içimde başka bir şey de düşmüştü. Ve ben, henüz bunun farkında bile olmadan, kendi öfkemin gölgesine doğru ilk adımımı atmıştım.