AKIHIRO ATLAS
Masadaki sessizlik artık yalnızca sessizlik değildi. O kadar uzun sürmüştü ki kendi ağırlığını kazanmıştı. İnsan bazen bir odanın içindeki havanın değiştiğini fiziksel olarak hissederdi; sanki görünmez bir şey yavaşça herkesin omzuna çöker, nefes almayı zorlaştırırdı. Ben şu anda tam olarak bunu hissediyordum. İçimdeki düşünceler birbirine dolaşmıştı. Kuren’in sesi, Kazami’nin yüzü, Jared’ın yatağın altında titreyen sessizliği, Nyoko’nun omzuma yaslanan başı, Mizu’nun bana sarılırken titreyen nefesi… Hepsi aynı anda zihnimin içinde dolaşıyordu. Ama bütün bunların ortasında masanın merkezindeki gerçek değişmiyordu. İki insanın yaşamı şu anda bu odanın içindeki kelimelere bağlıydı. Ve insanlar bunu tartışırken bile neredeyse rahattılar. Bu rahatlık beni korkutuyordu. Çünkü insan bir gün ölüm kararlarını sakinlikle konuşmaya başladığında, artık ölümden değil yalnızca vicdanından uzaklaşmış olurdu.
Büyük General Yayati uzun süre hiçbir şey söylemeden masanın üzerindeki belgeleri inceledi. Küçücük bedeni masanın başında hâlâ tuhaf görünüyordu ama kimse onun varlığını hafife alamazdı. Çünkü bu odadaki herkesin üzerinde duran otorite oydu. Yüzündeki yaşlılık çizgileri bile sert görünüyordu. Sanki yıllardır yalnızca insanları değil, onların korkularını ve suçlarını da yönetmişti. Parmakları ağır hareketlerle birbirine kenetlendiğinde odadaki bütün gözler yeniden ona döndü. Ben de istemsizce doğruldum. Çünkü o anda, içimde ne kadar kırılmış hissedersem hissedeyim, hâlâ bir umut kırıntısı taşıyordum. Belki biri başka bir şey söylerdi. Belki biri bu konuşmanın yönünü değiştirirdi. Belki biri “durun” derdi.
Yayati sonunda konuştu.
“Son kararı açıklamadan önce,” dedi ağır ve yankılı sesiyle, “itirazı ya da eklemek istediği bir şey olan varsa şimdi konuşsun.”
O an oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Ve ardından…
Ryugu güldü. Beni her şeyden çok rahatsız eden bir sesle.
Bu ses beni istemsizce irkiltti. Çünkü odadaki bütün gerginliğin ortasında onun kahkahası aşırı uyumsuzdu. Sanki yanlış bir tiyatro oyunundan çıkıp buraya düşmüş gibiydi. Başını geriye doğru hafifçe atmıştı; uzun koyu saçlarının birkaç teli omzundan kayarken yüzündeki eğlenceli ifade zerre kaybolmamıştı. Onu hâlâ tam olarak tanımıyordum ama şu ana kadar gördüğüm kadarıyla Ryugu’nun en korkutucu yanı ciddiyet ile alayı birbirine karıştırma biçimiydi. İnsan onun ne zaman şaka yaptığını, ne zaman gerçekten düşündüğünü anlayamıyordu.
Ryugu sandalyesine yayılarak ellerini başının arkasında birleştirdi.
“Benim yalnızca küçük bir merakım var,” dedi rahat bir tonla. “Diyelim ki infaz gerçekleşmedi. Diyelim ki General Shu’nun söylediklerini dikkate aldık.” Gözleri yavaşça Shu’ya kaydı. Dudaklarında hafif eğlenen bir sırıtış vardı. “Sonra bu iki çocuk ileride affedilip Cistern’e
tekrardan giriş yaptı. Ardından da gerçekten gidip Nirvana’ya saldırdı. Gehenna Engine’i ele geçirdi. İnsanlar öldü. Sistem çöktü.” Başını hafifçe yana eğdi. Sinsi bir gülümseme takındı. “O zaman bütün sorumluluğu General Shu mu alacak?” O anda odadaki herkesin bakışları Shu’ya döndü. Ve benim göğsüm yeniden sıkıştı. Çünkü Ryugu bunu yalnızca soru sormak için söylememişti. Bu doğrudan bir tuzaktı. Eğer Shu “evet” derse, bütün yükü üstlenmiş olacaktı. Eğer “hayır” derse, kendi savunmasının arkasında durmamış olacaktı. O anda bunu fark ettiğimde içimde soğuk bir endişe yayıldı. Çünkü Ryugu’nun yüzündeki ifade hâlâ eğleniyormuş gibiydi ama söyledikleri ölümcül derecede keskindi. Ben ne diyeceğimi düşünmeye çalışırken Shu hareket etti. Yavaşça sandalyesine yaslandı. Yüzündeki ifade değişmemişti. Hâlâ sakin görünüyordu. Ama onu yıllardır tanıyan biri olarak gözlerinin derinliğinde oluşan o ince karanlığı fark edebiliyordum. Shu’nun en korkutucu yanı buydu. Ne kadar sakin görünürse, aslında o kadar tehlikeli düşünmeye başlardı. Shu hafifçe gülümsedi. Ama bu sıcak bir gülümseme değildi. “Ne kadar ilginç,” dedi yumuşak bir tonla. “İnsanlar korkularını paylaşmaya başladığında, sorumluluğu birine yükleme ihtiyaçları da artıyor.” Ryugu’nun sırıtışı genişledi. “Bu bir cevap değil, General Shu.” “Hayır,” dedi Shu sakinlikle. “Bu senin sorununun özeti.” Odadaki hava ağırlaştı. Ustam parmaklarını masanın üzerine hafifçe vurduktan sonra devam etti. “Cistern’in en büyük problemi her zaman aynı oldu,” dedi. “İnsanlar sonuçlardan korktukları için nedenleri görmezden geliyorlar.” Gözleri yavaşça odanın içinde dolaştı. “Bir çocuk sistemin içine düşer. Ezilir. Kontrol edilir. Korkutulur. Bedeni parçalanır. Zihni baskılanır. Sonra o çocuk kaçmaya çalışınca herkes ayağa kalkıp ‘canavar’ diye bağırır.” Kimse konuşmadı. Usta Shu’nun sesi gittikçe sakinleşiyordu ama bu onu daha ürkütücü yapıyordu.
“Ne kadar tuhaf bir adalet anlayışı,” dedi. “İnsanları önce kırıp sonra kırıldıkları için cezalandırıyorsunuz.” Ryugu hafifçe alkış yapar gibi iki elini birbirine vurdu. “Ah, işte beklediğim General Shu.” Gülümsedi. “Yine Cistern’i suçlamaya başladık.” Shu gözlerini ona çevirdi. “Çünkü Cistern suçlu.” Bu cümle o kadar doğrudan çıkmıştı ki odadaki hava anlık olarak dondu. Austra kaşlarını çattı. Sao’nun gözleri keskinleşti. Phyra hafifçe başını kaldırdı. Vartin ise tepkisiz kalmaya çalıştı. Çünkü muhtemelen eski dostuna nasıl yaklaşması gerektiğini o bile şu an bilmiyordu. Bu toplantıda garip şekilde en sessiz kalan oydu. Ama Shu devam etti. “Bir sistem yalnızca kurallarından ibaret değildir,” dedi. “İnsanları nasıl şekillendirdiğinden ibarettir.” Gözleri karardı. “Ve siz burada yıllardır korkuyla yönetilen bir düzen kurdunuz. İnsanları Nirvana’nın altında yaşatıp sonra bunu ‘huzur’ diye adlandırdınız.” Ryugu’nun sırıtışı bu sefer hafifçe değişti. Shu devam etti. “Kuren ve Kazami’nin düşüncelerini tehlikeli buluyorsunuz.” Başını hafifçe eğdi. “Belki haklısınız.” Parmaklarını masaya vurdu. “Ama onların düşüncelerinin doğmasına neden olan düzeni sorgulamıyorsunuz.” “Çünkü düzen hâlâ ayakta,” dedi Ryugu aniden. Shu’nun bakışları ona kaydı. Ryugu bu sefer ilk kez daha ciddi görünüyordu. “İnsanlar aç değil.” Omuz silkti. “Şehirler hâlâ ayakta. Başkral ve Başkraliçeler doğrudan savaş açmıyor. Nirvana çalışıyor.” Gülümsedi. “Yani sistem işe yarıyor.” Shu’nun gözlerinde küçücük bir alay oluştu. “Bir hapishane de işe yarar,” dedi. “Bu onu özgürlük yapmaz.” O anda odamın içindeki herkes sustu.
Çünkü Shu’nun sözleri yalnızca tartışma değildi artık. Bu doğrudan Cistern’in varoluşuna saldırıydı. Ama Shu durmadı. “Ve şimdi,” dedi, “iki çocuğun yaptığı şeye ‘ihanet’ diyorsunuz.” Başını hafifçe yana eğdi. “Gerçekten ilginç.” Dudaklarında ince bir tebessüm oluştu. “Çünkü bana göre bu yalnızca kısasa kısas.” Austra anında öne eğildi. “Dikkatli konuş, General Shu!” Ama Shu onu tamamen görmezden geldi. “Bir sistem insanlardan özgürlüğünü çalarsa,” dedi, “bir gün biri gelip o sistemden güç çalmaya çalışır.” Gözleri doğrudan Yayati’ye döndü. “Bu tarih boyunca hep böyle oldu.” Sonra sessizlik çöktü. Gerçek bir sessizlik. Kimse konuşmadı. Ryugu bile. Çünkü Shu’nun son sözleri odanın içinde ağır bir sis gibi kalmıştı. İnsanların yüzlerinde huzursuzluk vardı. Bazıları öfkeliydi. Bazıları düşünüyordu. Ama hiç kimse artık rahat değildi. Ben ise yalnızca nefes almaya çalışıyordum. Çünkü Shu’nun söyledikleri beni korkutmuştu. Ama daha korkuncu… İçimde bir yerin ona hak veriyor olmasıydı. Ve ardından herkes yavaşça yeniden Büyük General Yayati’ye döndü. Çünkü artık sıra ondaydı. Son kararı verecek olan kişide. Büyük General Yayati uzun süre konuşmadı. Odanın içindeki herkesin sessizleşmesini bekliyormuş gibi hareketsiz duruyordu. Ama bu sessizlik artık sıradan bir sessizlik değildi; insanın omuzlarına çöken, düşüncelerini ağırlaştıran, nefes almayı bile zorlaştıran türden bir ağırlığı vardı. Ben o sırada masanın üzerindeki koyu renk ahşaba bakıyordum ama gerçekte hiçbir şeyi görmüyordum. Shu’nun sözleri hâlâ zihnimin içinde yankılanıyordu. “Bir sistem insanlardan özgürlüğünü çalarsa, bir gün biri gelip o sistemden güç çalmaya çalışır.” Bu cümle zihnimin içinde dönüp duruyordu çünkü onu söyleyen kişi Shu’ydu. Beni büyüten adam. Bana Cistern’i korumayı öğreten adam. Bana insanların değerini anlatan adam. Bana
bir generalin yalnızca savaşçı değil, aynı zamanda halkının omuzlarında duran bir duvar olması gerektiğini öğreten kişi. Ama şimdi aynı adam bu sistemden neredeyse nefret ediyormuş gibi konuşuyordu. Üstelik bunu saklama gereği bile duymuyordu artık. Ve ben… Ben artık neye inanacağımı bilmiyordum. Çünkü Shu’nun haklı olabileceği düşüncesi beni korkutuyordu. Ama haksız olduğunu düşünmek de içimde başka bir korku yaratıyordu. Neden mi? Bilmek bile istemiyorum. Yayati sonunda başını kaldırdı. Küçük bedeni o devasa masanın başında hâlâ tuhaf görünüyordu ama sesi konuştuğu anda herkes yeniden sustu. Çünkü bu odadaki hiçbir general onun sözünü kesmezdi. İnsanlar yalnızca güce değil, asırlardır ayakta duran otoritelere de boyun eğiyordu. Ve Yayati şu anda yalnızca bir general değil, Cistern’in kendisi gibi konuşuyordu. “Karar verilmiştir,” dedi ağır bir tonla. Göğsüm istemsizce sıkıştı. Yayati’nin gözleri masanın üzerinde dolaştı. “Kuren Y ve Kazami Korane,” dedi, “Cistern’e karşı yüksek ihanet suçundan yargılanacaktır.” Nefes alışım değişti. Ama devamı… Devamı içimde bir şeyin gerçekten kırılmasına neden oldu. “Yerleri tespit edildiği anda,” dedi, “Dünya adlı Sacred Domain içerisinde infazları gerçekleştirilecektir.” O an… Gerçekten hiçbir şey duyamadım. Sanki odanın içindeki bütün sesler aniden uzaklaşmıştı. İnsan bazen çok ağır bir gerçekle karşılaştığında zihni onu korumak için birkaç saniyeliğine dünyayı sustururdu. Benim zihnim de şu anda aynısını yapıyordu. Çünkü “infaz” kelimesi artık teorik değildi. Artık olasılık değildi. Karar verilmişti. Gerçekleşecekti. Kuren ve Kazami ölecekti. Ve bunu söyleyen insanlar… Sanki normal bir görev dağılımı yapıyormuş gibiydi.
Bu düşünce midemi bulandırdı. İçimde suçluluk yükselmeye başladı. Ama bu tek bir duygu değildi. Her şey birbirine karışıyordu. Öfke vardı. Kendime karşı nefret vardı. Bıkkınlık vardı. Tükenmişlik vardı. Ve en korkuncu… çaresizlik vardı. Çünkü ben burada oturuyordum. Bir general olarak. Ama iki takım arkadaşımın ölüm kararını yalnızca dinleyebiliyordum. Ne onları savunabilmiştim ne de onları koruyabilmiştim. Shu dışında kimse gerçekten onların insan olduğunu bile hatırlamıyordu artık. Herkes onları bir “tehdit” gibi konuşuyordu. Bir “problem” gibi. Bir “sistem hatası” gibi. Ama onlar benim insanlarımdı. Kuren benim takımımdandı. Kazami benim takımımdandı. Ve ben… Hiçbir şey yapamıyordum. Yayati devam etti. “Görevin yürütülmesi için,” dedi, “Takım 7 Generali Hiroshi Matsumoto görevlendirilmiştir.” Başımı istemsizce kaldırdım. Hiroshi’nin yüzü değişmedi. Tek bir mimik bile göstermedi. “Teğmeni Daleth kendisine eşlik edecektir.” Daleth. Bu ismi duyunca içimde başka bir huzursuzluk oluştu. Hiroshi’nin yanında savaşacak kişinin seçilmiş olması bile bu görevin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyordu. Bu sıradan bir yakalama operasyonu değildi. Doğrudan öldürme emriydi. Ve Hiroshi… Bunu duyduğunda yalnızca başını eğdi. Hiçbir duygu göstermedi. Eskiden tanıdığım Hiroshi olsa sinirlenirdi. Soru sorardı. Bir şey hissederdi. Ama şu an önümde oturan adam sanki çoktan duygularını kaybetmiş gibiydi. “Görevi kabul ediyorum,” dedi sakin ve soğuk bir sesle. Bu kadar.
Hepsi buydu. İki masum insanın hayatı hakkında verilen ölüm kararına verdiği tepki yalnızca buydu. Yayati başını salladı. “Sacred Domain Geçidi laboratuvarda hazırlanacak. Hazırlıklar tamamlandığında Dünya’ya geçişiniz sağlanacak.” Hiroshi yeniden kısa bir baş hareketi yaptı. “Anlaşıldı.” Sonra ayağa kalktı. Ve o an onu izlerken içimde garip bir his oluştu. Çünkü Hiroshi yürürken bile insandan çok bir silah gibi görünüyordu. Adımlarında kararlılık vardı ama insanlık yok gibiydi. Sanki kendi hislerini yıllar önce gömüp geriye yalnızca görev bilinci bırakmıştı. Kapıya doğru ilerledi. Kimseyi selamlamadı. Kimseye bakmadı. Acaba bunun Magnus’un gücüyle bir alakası var mıydı? “Eğer aynısı senin üyelerinden birinin başına gelseydi… Bunu yine yapar mıydın, General Hiroshi?” Ağzımdan bu sözler düşüncesizce çıktı. Hiroshi olduğu yerde durdu. Suratını bana dönmeden sakin ve sessiz bir tonda yanıtladı. “Benim takımımdan kimse böyle bir şey yapmazdı.” Ve ardından… Hiroshi, toplantı odasından çıktı. Kapının kapanma sesi odanın içinde yankılandı. Ben ise hâlâ hareket edemiyordum. Düşüncelerim birbirine giriyordu. Shu’nun söyledikleri. Ryugu’nun alayları. Sao’nun mantıklı ama korkutucu argümanları. Hiroshi’nin boş gözleri. Kuren’in adı. Kazami’nin adı.
Hepsi zihnimin içinde dönüp duruyordu. Ben neye inanıyordum artık? Cistern gerçekten doğru olan mıydı? Yoksa insanlar yalnızca korktukları düzeni korumaya mı çalışıyordu? Eğer Shu haklıysa… Ben bütün hayatım boyunca neyi savunmuştum? Ve eğer Shu haksızsa… Neden söyledikleri bana bu kadar gerçek geliyordu? Başım ağrımaya başlamıştı. Gerçekten düşünemiyordum artık. İnsan zihni bazen aynı anda çok fazla çelişki taşıyamazdı. Benim içimde ise şu anda onlarca farklı düşünce birbirini parçalıyordu. Bir yanım Kuren’in suçlu olamayacağını bağırıyordu. Başka bir yanım “ya gerçekten yaptıysa?” diye fısıldıyordu. Bir yanım Cistern’i korumak istiyordu çünkü orası evimdi. Ama başka bir yanım bu odadaki insanların soğukluğundan nefret etmeye başlamıştı. Ve bütün bunların ortasında… Kendimden yoruluyordum. Tam o sırada omzumda bir el hissettim. Vartin’di. Başımı hafifçe çevirdiğimde onun yüzündeki ifadeyi gördüm. Her zamanki enerjik ve rahat tavrı tamamen kaybolmamıştı ama gözlerinde ilk kez gerçek bir endişe vardı. Sanki ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu ama yine de beni yalnız bırakmak istemiyordu. “Aki…” dedi daha düşük bir sesle. “Kafanı şu an parçalamanın kimseye faydası olmaz.” Onun sesi uzaktan geliyor gibiydi. “Bazen insanlar…” diye devam etti hafifçe gülümsemeye çalışarak, “fazla düşününce daha kötü hissediyor. Ve inan bana, şu an sen bayağı fazla düşünüyorsun.” Normalde bu sözlere istemsizce gülerdim. Ama şu anda… Duyuyor olmama rağmen gerçekten duyamıyordum.
Çünkü zihnim çoktan başka bir yere kaymıştı. Yayati bu sırada yeniden konuştu. “Toplantı sona ermiştir,” dedi yorgun ama otoriter bir sesle. “Katılımınız için teşekkür ederim. Bugünlük herkes dağılabilir.” Sandalyeler hareket etmeye başladı. Generaller ayağa kalktı. Bazıları kendi arasında konuşuyordu. Bazıları sessizdi. Bazıları düşünceliydi. Ama ben… Hâlâ oturuyordum. Çünkü bedenim ayağa kalkmayı unutmuş gibiydi. General Vartin’in eli hâlâ omzumdaydı. Bir şeyler söylemeye devam ediyordu. Muhtemelen moral vermeye çalışıyordu. Ama kelimeleri zihnime ulaşmıyordu artık. Çünkü düşüncelerim çok ağırlaşmıştı. Kuren ölecekti. Kazami ölecekti. Ve ben… Hiçbir şey yapamamıştım. O an ilk kez gerçekten bitkin hissettim. Sanki yıllardır taşıdığım bütün inançlar omuzlarımdan değil, doğrudan ruhumdan sökülüyordu. Ve en kötüsü… Artık hangisinin doğru olduğunu bile bilmiyordum. Koridor boyunca yürürken ayak seslerimin yankısı bile bana ait değilmiş gibi geliyordu. Cistern’in o sonsuz taş koridorları her zamanki gibi sessizdi ama bugün o sessizlikte huzur yoktu; aksine, insanın zihninin içine girip düşüncelerini büyüten, onları çarpıtan, en kötü ihtimalleri kulağına tekrar tekrar fısıldayan uğursuz bir yankı vardı. Omuzlarım ağırdı. Sırtımda görünmez bir yük taşır gibiydim. Sanki toplantı salonundan çıktıktan sonra yalnızca bir odadan ayrılmamış, aynı zamanda kendim hakkında yıllardır inşa ettiğim bütün
düşüncelerin de enkazının içinden yürümeye başlamıştım. Vartin’in omzuma koyduğu elin sıcaklığını hâlâ hissedebiliyordum ama artık o bile bana ulaşamıyordu. Çünkü zihnimde yalnızca aynı görüntüler dönüp duruyordu; Hiroshi’nin soğuk yüzü, infaz kelimesinin salondaki taş duvarlara çarpıp yankılanışı, ustamın o anlaşılmaz gülümsemesi, Sao’nun küçümseyen bakışları… ve Kuren ile Kazami’nin isimleri. Her şey birbirine karışmıştı. Nefes alırken bile göğsümün içi acıyordu.
Yavaşça gözlerimi kapattım ama bu hiçbir şeyi değiştirmedi. Aksine, düşünceler daha net hale geldi. Eğer Hiroshi gerçekten Dünya’ya giderse… eğer onları gerçekten bulursa… eğer bu toplantının sonunda alınan karar gerçek olursa… ne yapacaktım ben? Takımıma ne söyleyecektim? Nyoko’nun gözlerinin içine nasıl bakacaktım? Urizen’in o aptal şakalarının arkasındaki kırılmışlığı tekrar gördüğümde ne diyecektim? “Onları kurtaramadım mı?” Hayır… bundan daha kötüsü vardı. Belki de onları kurtarmaya bile çalışamamıştım. Toplantı boyunca oturup izlemekten başka ne yapmıştım ki? Ustam savaştı. Shu bütün salonu tek başına köşeye sıkıştırdı. Yasaları parçaladı, argümanları ezdi, korkmadan konuştu. Ben ise yalnızca oturup nefes almakta zorlandım. Ve şimdi… şimdi koridorda yürürken bile aklımdan geçen tek şey, gerçekten bir general olup olmadığımı sorgulamaktı.
Adımlarım istemsizce yavaşladı. Taş zemine düşen gölgem bile bana yabancı görünüyordu. “Kimse bana bir daha güvenmeyecek…” düşüncesi zihnimin içinde yankılandı. Ve bu düşünce o kadar ağırdı ki birkaç saniye gerçekten yürümeyi unuttum. Çünkü bu yalnızca takımımın güveni değildi. Bu, hayatım boyunca tutunmaya çalıştığım tek kimliğin de parçalanmasıydı. İnsanları koruyacağıma söz vermiştim. Jared’e söz vermiştim. Kendime söz vermiştim. Ama şimdi, bütün bunların sonunda, kendi üyelerimin infaz kararını engelleyemeyen bir adam olarak burada yürüyordum. Belki de ben gerçekten başarısızdım. Belki de Sao haklıydı. Belki de insanlar beni yalnızca “iyi niyetli ama yetersiz bir çocuk” olarak görüyordu.
Tam bunları düşünürken koridorun ilerisinde bir gölge fark ettim.
Adımlarım anında durdu.
Kalbim istemsizce hızlandı.
Çünkü o silueti tanımamak imkânsızdı.
Uzun beyaz saçlar. Düzgün ve ağır duran beyaz ceket. Koridorun loş ışıkları altında bile insanın üstüne çöken o korkutucu sakinlik.
Ustam.
Shu Pryhhi.
Boğazım kurudu. Ne diyeceğimi bilemedim. Birkaç saniye boyunca yalnızca ona baktım. O ise hiç kıpırdamıyordu. Koridorun ortasında durmuş, gözlerini bana dikmişti. O bakışta bir şey vardı. Garipti. Soğuktu. Toplantıdaki halinden bile daha ağırdı. Ve bu ilk kez beni gerçekten tedirgin etti.
Yutkundum.
“U-Ustam…” dedim istemsizce, sesim düşündüğümden daha zayıf çıkmıştı. “Ben… az önce—” Bir sonraki saniye ne olduğunu anlayamadım. Bir anda bedenim yerden kesildi. Shu’nun eli yakamı kavramıştı. Ve ardından— BOOM. Sırtım korkunç bir şiddetle duvara çarptı. Nefesim anında kesildi. Taş duvarın çatlama sesi koridorda yankılandı. Acı öyle sertti ki birkaç saniye boyunca gerçekten hiçbir şey duyamadım. Gözlerim istemsizce açıldı. Shu beni tek eliyle duvara bastırıyordu. Parmakları yakamı öylesine sıkıyordu ki nefes almakta zorlanıyordum. Ve en korkuncu… yüzündeki ifadeydi. Çünkü hayatım boyunca onu birçok kez sinirli görmüştüm. Birçok kez ciddi görmüştüm. Ama ilk kez… gözlerinde gerçekten bastırılmış bir öfke vardı. “Ne…” diye nefes almaya çalıştım. “Ne yapıyorsunuz…?” Shu’nun yüzü bana inanılmaz yakındı şimdi. Gözleri doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Kaçamıyordum. O bakışların altında kendimi sanki zihnim parçalanıyormuş gibi hissediyordum. “Sen,” dedi alçak ama ürkütücü derecede sakin bir sesle, “az önce o salonda ne yaptığının farkında mısın, Akihiro Atlas?” Ses tonu bağırmıyordu. Ama bu onu daha korkutucu yapıyordu. Çünkü Shu hiçbir zaman gerçekten bağırmaya ihtiyaç duymazdı. Ben nefes almaya çalışırken o elini biraz daha sıktı. Taş duvar sırtımın arkasında yeniden çatırdadı. Omurgamın içinden geçen acıyla dişlerimi sıktım. “Ustam… ben sadece—” “Sadece ne?” diye sözümü kesti. “Savunmaya mı çalıştın? Yardım mı etmek istedin? Kendini mi kanıtlamak istedin?” Gözleri daraldı.
“Sen farkında olmadan o salonun dengesini bozdun.” Kalbim sıkıştı. Çünkü söyledikleri… canımı acıtıyordu. Devam etti. “Ben orada kelimelerle savaşıyordum. Yasaların boşluklarını kullanıyordum. İnsanların korkularını birbirine çarpıştırıyordum. Yayati’nin konuşma biçimini çözmeye çalışıyordum. Sao’nun egosunu kullanıyordum. Ryugu’nun alaycılığını yönlendiriyordum.” Sesi gittikçe ağırlaşıyordu. “Ve sen… bütün bunların ortasında duygularınla hareket edip onların eline koz verdin.” Nefesim titredi. Çünkü haklıydı. Ve sanırım en çok bu canımı yakıyordu. Shu bunu gördü. Gözlerimin içindeki kırılmayı fark etti. Ama eli gevşemedi. “Bir general yalnızca güçlü olmak zorunda değildir,” dedi soğuk bir tonla. “Bir general kendi duygularını savaş alanına dönüştürmeyecek kadar kontrollü olmak zorundadır. Ama sen bugün orada yalnızca korktun. Öfkelendin. Panikledin. Ve bunun sonucunda ne oldu biliyor musun?” Başımı istemsizce hafifçe salladım. Shu yüzünü biraz daha yaklaştırdı. “Onların gözünde artık yalnızca zayıf görünüyorsun.” Bu cümle… İçimde bir yere saplandı. Gerçekten saplandı. Çünkü zaten bütün koridor boyunca bunu düşünüyordum. Ve şimdi… En çok saygı duyduğum insan bunu yüzüme söylüyordu. Gözlerim titredi.
Shu bunu fark ettiğinde birkaç saniye sustu. Sonra sesi biraz daha alçaldı. Ama bu daha az acıtmıyordu. “Kendine acımayı bırak, Aki.” Nefesim düzensizleşti. “Eğer gerçekten insanlarını korumak istiyorsan… önce bu kadar kolay kırılmayı bırakman gerekiyor.” Koridordaki sessizlik ağırlaştı. Ve ben… İlk kez… Ustamdan korktum. Belki de bu ondan korktuğum ilk ve son zaman olacaktı. Çünkü… O bana asla kötü davranmazdı ki… Neden şimdi böyle yapıyorsun, usta…? Göğsüm hâlâ nefes almakta zorlanıyordu. Shu’nun eli yakamı bırakmamıştı ve sırtımdaki çatlamış taşların baskısını omurgamın içinde hissedebiliyordum. Koridorun loş ışıkları gözlerimde bulanıklaşmaya başlamıştı çünkü gözlerim gerçekten dolmuştu artık. Kendimi tutmaya çalışıyordum. Dişlerimi sıkıyor, nefesimi düzene sokmaya uğraşıyor, bir general gibi görünmeye çalışıyordum ama olmuyordu. İçimde bir şey çoktan kırılmıştı. Ve en korkuncu… bunu kıranın düşmanım değil, hayatım boyunca en çok hayran olduğum insan olmasıydı. Boğazım düğümlendi. Sesimi toparlamaya çalıştım ama ilk kelime daha ağzımdan çıkarken titredi. “Özür… dilerim…” dedim güçlükle. “Ben… ben gerçekten mahvetmek istemedim… sadece… sadece yardım etmeye çalışıyordum…” Shu’nun gözleri zerre yumuşamadı. O bakışlar beni parçalıyordu. Çünkü o gözlerde hayal kırıklığı vardı. Ve ben bu hayatta hiçbir şeyden… Shu’nun gözünde hayal kırıklığı olmaktan korktuğum kadar korkmamıştım. Çünkü uğrunda öleceğim sayılı şeylerden biriydi bu. Nefesim düzensizleşti. Ellerim istemsizce titriyordu. Başımı hafifçe eğdim çünkü gözlerinin içine bakarsam gerçekten ağlamaya başlayacağımı hissediyordum. “Bir daha böyle olmayacak…” dedim aceleyle. “Kontrol edebilirim… gerçekten edebilirim… sadece bugün… ben… kafam karıştı… Kuren ve Kazami hakkında olanları duyunca…”
“Kes sesini.” Bu iki kelime o kadar soğuk geldi ki bedenim istemsizce irkildi. Shu’nun yüzündeki ifade değişmiyordu. Gözleri hâlâ korkutucu derecede sakindi ama artık o sakinliğin altında bastırılmış bir öfke değil, daha kötü bir şey vardı; küçümseme. “Sen hâlâ neyi yanlış yaptığını anlamıyorsun,” dedi ağır ve keskin bir sesle. “Ve bu beni asıl rahatsız eden şey.” Kalbim sıkıştı. Shu başını hafifçe yana eğdi. Bakışları yüzümde dolaşıyordu sanki içimdeki bütün korkuları okuyormuş gibi. “Duygularını kontrol edemiyorsun, Aki. Toplantı salonunda otururken yüzündeki ifadeyi herkes gördü. Sesinin titremesini herkes duydu. Öfkeni, korkunu, paniğini herkes hissetti.” Dudakları küçümseyici biçimde kıvrıldı. “Ve sen buna rağmen kendine hâlâ general diyorsun.” Başımı biraz daha eğdim. Göğsüm acıyordu. Ama o durmadı. “Bir general savaş alanında ağlamaklı bir çocuk gibi davranamaz. İnsanlarını koruyamayan biri general değildir. Kendi zihnini bile kontrol edemeyen biri hiç değildir.” Gözleri karardı. “Bugün o salonda yalnızca kendini rezil etmedin. Beni de rezil ettin. Generalliği bir kenara bırak… Böyle davranan birinin belki de insanlığından bile şüphe etmeliyim!” O cümle… İçimde bir yere bıçak gibi saplandı. Nefesim anlık kesildi. Çünkü Shu Pryhhi’nin öğrencisi olmak… hayatımdaki en değerli şeylerden biriydi. Ve şimdi… Bana yüzünü kara çıkardığımı söylüyordu. Bana… neler söylüyordu? Gözlerim istemsizce daha da doldu. Dudaklarımı ısırdım. Ağlamamaya çalışıyordum. Gerçekten çalışıyordum. Ama olmuyordu. Çünkü o konuşmaya devam ettikçe sanki yıllardır kendimden sakladığım bütün korkular tek tek yüzeye çıkıyordu. “Ben…” diye başladım ama sesim kırıldı. “Ben elimden geleni yapmaya çalışıyorum…” Shu bir anda beni tekrar çekti.
Ve bu sefer daha sert vurdu. Sırtım duvara çarptığı anda taş parçaları yere döküldü. Acı gözlerimi kararttı. Nefesim tamamen dağıldı. Ağzımdan istemsiz boğuk bir ses çıktı. Koridor yankılandı. Shu beni yakamdan tutmaya devam ederken yüzünü bana yaklaştırdı ve sesi ilk kez gerçekten sertleşti. “Elinden gelen bu mu?” dedi öfkeyle. “Bu mu senin bütün kapasiten? Birkaç sert cümlede parçalanmak mı? İnsanlar ölürken yerinde donup kalmak mı? Savunma yapmaya çalışırken her şeyi daha kötü hale getirmek mi?” Dişlerimi sıktım. Ama zihnim artık onu duymakta zorlanıyordu. Çünkü söyledikleri… Haklıydı. Ve ben bunu inkâr edemiyordum. İçimdeki sesler büyümeye başlamıştı. Başarısızsın. Yetersizsin. İnsanları koruyamıyorsun. Takımını savunamıyorsun. Jared’i koruyamadın. Kuren’i koruyamıyorsun. Kazami’yi koruyamıyorsun. Şimdi de ustanı kaybediyorsun. Gözlerim kapanmaya başladı. Gerçekten kendimden nefret ediyordum artık. Midem bulanıyordu. Shu’nun bana bakışını kaldıramıyordum. Çünkü o bakışta ilk kez sevgi göremiyordum. İlk kez hayranlık göremiyordum. Sadece öfke ve hayal kırıklığı vardı. Ve ben…
Hayatımda ilk kez… Ustamın benden soğuduğunu hissediyordum. Bu düşünce beni paramparça etti. “Ben…” dedim titreyerek. “Özür dilerim… gerçekten… ben sadece… sizin gibi olmak istemiştim…” Shu’nun yüzü daha da sertleşti. “Benim gibi olamazsın. Ben. Senin gibi biri benim gibi olamaz.” Bunu söylerken suratındaki nefret dolu ifade, gülümsemeye döndü. Hoşgörülü, o her zaman bildiğim mutlu gülümsemeye. Gözleri hafifçe kısıldı. Aslında bu ani değişim beni kırdı ve bu sözler, bu cümle… Bu cümle beni tamamen kırdı. Çünkü bunu söylerken sesi o kadar kesindi ki… Sanki hakkımda hüküm vermiş gibiydi. Başımı eğdim. Gözyaşlarım artık durmuyordu. Taş zemine düşüyordu ama umurumda değildi. Kendimden iğreniyordum. Gerçekten iğreniyordum. İnsanların hayatındaki en önemli kişi olmaya çalışan ama herkesi hayal kırıklığına uğratan bir aptaldım sadece. Jared’in hayatını mahvetmiştim. Takımımı koruyamıyordum. Ağabeyim benim için endişeleniyordu. Ve şimdi… Şimdi hayatımda en çok değer verdiğim insan bile bana böyle bakıyordu. İçimde bir şey koptu. Ve o anda… Düşünmeden konuştum. “Belki de…” dedim nefes nefese, “belki de ben de sizden nefret ediyorum…” Sessizlik. Bir saniyelik korkunç bir sessizlik. O cümle ağzımdan çıktığı anda gözlerim açıldı. Kalbim duracak gibi oldu. Ne dediğimi anladığım an içim buz kesti. Hayır.
Hayır hayır hayır. Ben bunu söylemek istememiştim. Bu gerçek değildi. Bu sadece acıydı. Sadece kontrolsüzlüktü. Sadece kırılmışlıktı. “Ustam ben—” Tam konuşacaktım. Ve o anda… Bir saniyeliğine… Shu gülümsedi. Ama bu normal bir gülümseme değildi. Sinsi. Korkutucu. Anlaşılmaz. Sanki tam da duymak istediği şeyi duymuş gibi. Ve ardından— “DEFOL GÖZÜMÜN ÖNÜNDEN!” Shu’nun sesi koridoru sarstı. Bir anda beni yakamdan fırlattı. Bedenim taş zeminde savruldu. Omzum duvara çarptı. Nefesim kesildi. Başım dönüyordu. Ama acıdan çok daha kötü olan şey… Shu’nun arkasını dönüp gitmesiydi.
Hiç durmadan.
Hiç açıklama istemeden.
Hiç beni dinlemeden.
Koridor boyunca uzaklaşan ayak seslerini dinlerken yerde hareketsiz kaldım.
Ve ilk kez…
Gerçekten yalnız hissettim.
Koridorun buz gibi taşlarının üzerinde hareketsiz yatarken tavana bakıyordum ama hiçbir şeyi gerçekten göremiyordum artık; çünkü zihnimde yankılanan tek şey biraz önce kendi ağzımdan çıkan o korkunç cümleydi ve ne kadar nefes almaya çalışırsam çalışayım onu geri yutamıyordum. “Sizden nefret ediyorum.” Hayatım boyunca en çok saygı duyduğum, en çok sevdiğim, beni bu dünyada gerçekten anlayan tek insanlardan biri olan ustama bunu söylemiştim. Üstelik düşünmeden. Kontrol edemediğim duygularım yüzünden. Tam da onun bana yıllardır öğretmeye çalıştığı şeyde başarısız olarak. Belki de Shu haklıydı; ben gerçekten yalnızca korkuları yüzünden etrafındaki her şeyi kıran bir çocuktum. Çünkü nereye gidersem gideyim insanların hayatlarını güzelleştirmeye çalışırken sonunda yalnızca onların yükünü arttırıyordum. Jared’in gözyaşlarının sebebi bendim. Kuren ve Kazami’yi savunamayan bendim. Takımımı koruyamayan bendim. Ve şimdi… ustamın gözlerinde bile hayal kırıklığına dönüşen kişi yine bendim. İçimdeki o ağır suçluluk hissi artık yalnızca pişmanlık değildi; sanki ruhumun içine işleyen bir çürüme gibiydi. Shu’nun giderken bir saniyeliğine takındığı o sinsi gülümsemeyi düşündükçe daha da kötü hissediyordum çünkü o ifadeyi anlayamamıştım, ama anlamlandıramadığım şey tam da buydu zaten; artık ustamın ne düşündüğünü anlayamayacak kadar uzaklaşmıştım ondan. Ve insan bazen bir ilişkiyi tek bir ihanette değil, küçük kırılmaların yıllar boyunca birikmesiyle kaybedermiş… sanırım ben bugün, hayatımda en değer verdiğim bağı kendi ellerimle parçalamıştım.