AKIHIRO ATLAS Gözlerimi masanın üzerine düşürmüştüm ama aslında hiçbir şeyi görmüyordum. Bakışlarım önümde duran metal yüzeyde sabitlenmişti; yine de zihnim çoktan o odadan kopmuş, Shu’nun birkaç dakika önce söylediği sözlerin içinde kaybolmuştu. Duygularımı kontrol edemediğimi söylemişti. O an bunu inkâr etmeye çalışmıştım belki ama şimdi sessizliğin içinde otururken gerçeği kabul etmek zorundaydım. Haklıydı. Hem de canımı acıtacak kadar haklıydı. Çünkü ben şu anda bir general gibi davranmıyordum. Cistern’in savaş alanlarında yüzlerce askeri yöneten, tek emriyle şehir bloklarını harekete geçirebilen biri gibi değil… köşeye sıkışmış, ne yapacağını bilmeyen korkmuş bir çocuk gibi hissediyordum kendimi. Kuren ile Kazami’nin isimlerini duyduğum andan beri düşüncelerim birbirine girmişti. Mantığım ile hislerim sanki birbirine çarpıyor, zihnimin içinde düzensiz bir savaş yaratıyordu. Konuşmaya çalıştıkça her şeyi daha da kötü hale getiriyor, toparlanmaya çalıştıkça daha fazla dağılıyordum. Ama bütün bunların arasında en ağır gelen şey, ustamın bana baktığında gördüğü şeyin hayal kırıklığı olabileceği düşüncesiydi. Bu his düşündüğümden çok daha ağırdı. Çünkü yıllardır omuzlarımda taşıdığım “General Akihiro Atlas” kimliği ilk kez çatlamaya başlamış gibi hissediyordum. Ve o çatlakların içinden çıkan kişi güçlü bir general değil, yalnızca ne yapacağını bilmeyen bir çocuktu.
Fakat benim içimde ne yaşandığının o odada hiçbir önemi yoktu. Toplantı durmadı. Kimse benim parçalanışımla ilgilenmiyordu. Çünkü Cistern’de insanlar duygularını kaybettiklerinde değil, işlevlerini kaybettiklerinde önemsenirdi. Zayıflık yalnızca verimsizlik yarattığında fark edilirdi. Bunun dışında herkes kendi kırılmasını sessizce taşımak zorundaydı. Büyük General Yayati, bastonunun metal ucunu zemine hafifçe vurduğunda salon yeniden mutlak bir sessizliğe gömüldü. Yaşlı gözleri ağır ağır masanın etrafında dolaştı. Herkes onun ağzından çıkacak bir sonraki cümleyi bekliyordu. Sonunda konuşmaya başladığında sesi her zamankinden daha ağırdı.
“Sızdırılan bilgiler yalnızca kaçış planlarından ibaret değildi.”
Başımı istemsizce kaldırdım. O an içimde kötü bir his oluşmuştu bile. Yayati’nin sesi değişmişti. Artık yalnızca bir rapor okuyan yaşlı bir adam gibi konuşmuyordu. Sanki odadaki herkese görünmeyen bir tehdit gösteriyordu.
“Gözaltı süreci boyunca Kuren Y ve Kazami Korane arasındaki konuşmaların bir kısmı kayıt altına alındı.”
Göğsüm hafifçe sıkıştı. Çünkü o anda hissettim. Daha kötüsü geliyordu.
“Konuşmaların içeriği,” dedi Yayati ağır bir tonla, “Cistern’in mevcut yönetim sistemini doğrudan hedef alan düşünceler içeriyordu.”
Bunun üstüne ustam Shu’nun suratına baktığımda minik bir gülümseme fark ettim. Gözleri kısılmıştı. Gördüğüm en sinsi yüz ifadelerinden birine sahipti. Onu daha önce böyle gördüğüm olmuştu ama bunlar genelde eğitimin bir parçası olurdu. Bu sefer ciddiydi.
Salonun atmosferi gözle görülür şekilde değişti. Sao’nun dudaklarında küçücük, bastırılmış bir memnuniyet ifadesi oluştu. Austra kollarını bağladı; yüzündeki sertlik daha da belirginleşmişti. Ryugu hiçbir şey söylemiyordu ama bakışları dikkat kesilmişti. Ben ise
yalnızca dinliyordum. Ya da en azından dinlemeye çalışıyordum. Çünkü zihnim her geçen saniye daha fazla ağırlaşıyordu.
“İkili,” dedi Yayati, “özellikle Nirvana ve Gehenna Engine hakkında detaylı planlar kuruyordu.”
Bu iki ismin aynı cümlede geçmesi bile salonun havasını değiştirmeye yetmişti. Çünkü Nirvana kutsaldı. İnsanların yalnızca enerji kaynağı olarak değil, medeniyetin varoluş nedeni olarak gördüğü bir sistemdi. Gehenna Engine ise korkutucuydu. Cistern’in merkez enerji ağının altında bulunduğu söylenen, yalnızca en üst düzey yöneticilerin erişebildiği eski mekanizma… Ben bile onun tam olarak ne olduğunu bilmiyordum. Yıllardır yalnızca söylentilerini duymuştum. Kimileri onun bir motor değil, yaşayan bir organizma olduğunu söylerdi. Kimileri kurucuların bıraktığı yarı-ilahi bir silah olduğuna inanırdı. Bazılarıysa Gehenna Engine’in aslında Cistern’in kalbi değil, zinciri olduğunu fısıldardı. Ama bunların hiçbiri resmi olarak doğrulanmış şeyler değildi. Ve şimdi… Kuren ile Kazami’nin isimleri onunla birlikte anılıyordu.
Yayati önündeki birkaç evrağı açtıktan sonra tekrar konuşmaya başladı.
“Kayıtlardan birinde,” dedi, “Kuren Y şu ifadeyi kullanıyor.”
Salon tamamen sessizleşti. Öyle bir sessizlikti ki insanların nefes alışlarını bile duyabiliyordum. Sonra Yayati okumaya başladı.
“Nirvana yalnızca Cistern’i ayakta tutan bir çekirdek değil. Aynı zamanda halkın zinciri. İnsanların yaşamlarından doğan Ruh Gücü yıllardır İkinci Kurucu’ya aktarılıyor. Ve herkes buna düzen diyor.”
Göğsümde tuhaf bir baskı oluştu. Çünkü bu düşünceyi daha önce duymuştum. Shu’dan. Aynı kelimeler değildi belki ama aynı bakış açısıydı. Aynı rahatsız edici sorgulama. Yayati okumaya devam etti.
“Eğer Nirvana’nın akışı ele geçirilirse, Cistern ilk kez gerçekten uyanabilir’”
Odanın havası ağırlaştı. Ama asıl korkutucu olan bundan sonra gelen sözlerdi.
“İnsanlar yıllardır korkuya itaat ediyor. Korunmak için özgürlüklerini verdiler. Düşünmeyi bıraktılar. Yalnızca emir dinleyen kutsal kölelere dönüştüler.”
Kalbim hızlandı. Çünkü bu… bu gerçekten Kuren’in konuşma tarzıydı. Onu zihnimde açıkça canlandırabiliyordum. Sessiz yüzünü. Düşüncelere daldığında ağırlaşan bakışlarını. İnsanları küçümsemeyen ama onların körlüğüne üzülen o sakin tonunu. Ve o an içimdeki karmaşa daha da büyüdü. Çünkü bu sözler bana doğrudan ihanet gibi gelmiyordu. Tehlikeli geliyordu, evet. Korkutucu geliyordu. Ama aynı zamanda acı verecek kadar mantıklı da hissettiriyordu. İşte beni asıl korkutan şey buydu.
“Gehenna Engine kontrol edilirse,” diye devam etti Yayati, “Nirvana’nın akışı tersine çevrilebilir. İkinci Kurucu’nun topladığı güç geri alınabilir. O zaman insanlar ilk kez gerçekten kendi hayatlarının sahibi olabilir.”
Masadaki birkaç generalin yüzü sertleşti. Austra’nın bakışlarında açık bir öfke vardı. Sao ise küçümseyen bir ifadeyle sandalyeye yaslanmıştı. Ryugu şaşırtıcı şekilde sessizdi; sanki ilk kez gerçekten düşünüyordu. Ama ben… ben nefes almakta zorlanıyordum. Çünkü zihnim ikiye ayrılıyordu. Bir yanım bunun delilik olduğunu söylüyordu. Nirvana’ya dokunmak doğrudan Cistern’in kalbine saldırmak demekti. Bu yalnızca bir isyan değildi; bütün düzeni parçalayabilecek bir hareketti. Ama diğer yanım… diğer yanım Kuren’in neden böyle düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. Ve bu düşünce bile beni korkutuyordu. Çünkü son birkaç saat içinde duyduklarım, gördüklerim ve özellikle Shu’nun söyledikleri zihnimin içine şüphe bırakmıştı.
Gerçekten… Cistern doğru olanı mı yapıyordu?
Yoksa biz yıllardır “düzen” adı altında başka bir şeyin içinde mi yaşıyorduk?
Başım ağırlaşmaya başlamıştı. Düşüncelerim birbirine dolanıyor, salonun içindeki sesler uzaktan geliyormuş gibi hissediliyordu. Ve tam o anda gözlerim istemsizce Shu’ya kaydı. Belki karşı çıkar diye düşündüm. Belki bütün bunların saçmalık olduğunu söylerdi. Belki ilk kez gerçekten öfkelenirdi. Çünkü Shu her zaman düzenin en güçlü savunucularından biri olmuştu. En azından ben öyle sanıyordum.
Ama ustamın yüzündeki ifadeyi gördüğüm anda bedenim hafifçe gerildi.
Çünkü Usta Shu… hâlâ gülümsüyordu.
Çok küçük bir gülümsemeydi bu. Dışarıdan bakıldığında fark edilmeyecek kadar hafifti belki. Ama ben onu gördüm. Ve o küçücük ifade bile içime tarif edemediğim bir korku bıraktı. Çünkü bu şaşırmış bir insanın gülümsemesi değildi. Bu, zaten bildiği bir şeyi yeniden duyan birinin gülümsemesiydi. Sanki Kuren’in söyledikleri onu rahatsız etmiyordu. Sanki bütün bunlar onun için yeni değildi.
Ve o anda içimde bambaşka bir korku doğdu.
Çünkü şu an… ustamın ne düşündüğünü anlayamamaya başlamıştım.
Masaya doğru eğilmiş halde oturuyordum ama bedenimin ağırlığını gerçekten hissedemiyordum artık. Sanki düşüncelerim fiziksel bir şeye dönüşmüş de omuzlarıma çökmüştü. Az önce duyduklarım yalnızca bir suçlama değildi; bütün hayatım boyunca içinde büyüdüğüm düzenin temeline yöneltilmiş bir saldırıydı. Kuren ile Kazami’nin isimlerini “ihanet” kelimesiyle aynı cümlede duymak bile yeterince ağırdı ama şimdi olay yalnızca kaçıştan, cinayetlerden ya da gözaltından ibaret olmaktan çıkmıştı. Nirvana’nın adı geçmişti. Gehenna Engine’in adı geçmişti. Ve en kötüsü… Kuren’in sözleri geçmişti. Onun düşünceleri. Onun öfkesi. Onun dünyaya bakışı. O an fark ettim ki beni asıl korkutan şey onların suçlu olma ihtimali değildi. Beni korkutan şey, söyledikleri bazı şeylerin içimde yankı bulmaya başlamasıydı. Çünkü insan zihni bazen nefret ettiği şeyin içinde bile haklılık payı bulabiliyordu. Ve ben bunu fark ettiğim anda kendimden korkmaya başladım.
Salonun içindeki hava ağırlaşmıştı. Yuvarlak masanın üzerinde duran uzun kristal lambaların yaydığı soluk beyaz ışık herkesin yüzündeki çizgileri daha keskin gösteriyordu. Sanki o oda artık yalnızca bir toplantı salonu değil, insanların düşüncelerinin soyulup masanın üzerine
bırakıldığı bir sorgu alanına dönüşmüştü. Büyük General Yayati’nin küçük bedeni masanın en ucunda neredeyse hareketsiz duruyordu ama onun sessizliği bile baskı yaratıyordu. Elindeki bastonun metal kısmı ara sıra zemine değiyor ve çıkan kuru ses bütün salonun içine yayılıyordu. Kimse kıpırdamıyordu. Çünkü herkes sıradaki cümlenin ne kadar ağır olacağını hissediyordu.
Yayati önündeki dosyalardan birkaçını daha açarken gözlüklerinin arkasındaki yaşlı gözleri kısa süreliğine aşağı kaydı. Ardından yavaşça konuşmaya devam etti. “Kayıtların tamamı halka açık değil,” dedi ağır bir tonla. “Çünkü içerikleri yalnızca bir isyan planı değil, aynı zamanda doğrudan Cistern’in temel yapısını hedef alan düşünceler içeriyor.” Sesi sakin görünüyordu ama her kelimenin altında bastırılmış bir öfke vardı. “Kuren Y ve Kazami Korane’nin planı yalnızca kaçmak değildi. Amaçları Nirvana’yı ele geçirmek, Gehenna Engine’in çekirdeğine ulaşmak ve Ruh Gücü akışını zorla değiştirmekti.”
Bu cümle salonun içine bırakılmış bir bıçak gibiydi.
Göğsüm yeniden sıkıştı.
Çünkü Nirvana’nın adı yalnızca kutsal bir yapı olarak anılmazdı. İnsanlar onun hakkında konuşurken seslerini düşürürdü. Çocukken bile bize Nirvana’dan bahsederlerken sanki bir şehirden değil de yaşayan bir tanrıdan söz ediyorlarmış gibi davranırlardı. Cistern’in merkezindeki o görünmez çekirdek… bütün sistemin kalbiydi. On iki takımın Sacred Domain katmanları, enerji dolaşımı, bariyer sistemleri, ruh ağı… hepsi Nirvana üzerinden birbirine bağlanıyordu. Ve bu sistemin en korkutucu tarafı, insanların buna alışmış olmasıydı. Kimse gerçekten nasıl çalıştığını bilmiyordu. Kimse neden böyle olduğunu sorgulamıyordu. Çünkü çocukluktan itibaren bize bunun “düzen” olduğu öğretilmişti. Nirvana vardı, bu yüzden Cistern ayakta kalıyordu. İkinci Kurucu vardı, bu yüzden insanlar korunuyordu. Ve insanlar bu cümleleri yıllarca tekrar ede ede düşünmeyi bırakmıştı.
Ama şimdi…
Kuren bu sisteme “kölelik” demişti.
Ve bu düşünce zihnimin içine saplanıp kalmıştı.
Yayati önündeki sayfalardan birini kaldırdı. “Kayıtlarda geçen konuşmalardan bir kısmını okuyacağım,” dedi. “Bu noktadan sonra olayın yalnızca kişisel bir kaçış girişimi olmadığı açık şekilde anlaşılacaktır.”
Bütün salon sessizleşti.
Sonra yaşlı general okumaya başladı.
“İnsanlar yıllardır korunmuyor,’ diyor Kuren Y. ‘Sadece yönlendiriliyorlar. Nirvana’nın varlığı bir kurtuluş değil, zincirin kendisi. İnsanların korkularından doğan Ruh Gücü yukarı taşınıyor ve İkinci Kurucu’nun varlığına ekleniyor. Bu şehir kendi halkını tüketiyor ama buna kutsallık diyor.”
Kalbim sertçe attı.
Çünkü bu yalnızca öfke dolu bir cümle değildi. Bu… Düşünülmüş bir şeydi. Acı çekmiş birinin kurduğu bir düşünceydi. Yayati devam etti. “Korkuyla yönetilen insanlar bir gün düşünmeyi unutur. Düşünmeyi unutan insanlar da emir almaya alışır. Cistern artık yaşayan bir toplum değil. Yalnızca ayakta duran bir sistem.” Salonun içinde belli belirsiz bir huzursuzluk yayıldı. Austra’nın yüzü iyice sertleşmişti. Zırhsız olmasına rağmen bütün bedeni hâlâ bir savaş makinesi gibi görünüyordu ve masaya dayadığı iri ellerinin damarları belirginleşmişti. Sao ise küçümseyici bir ifadeyle arkasına yaslanmıştı ama onun gözlerinde bile dikkat vardı artık. Çünkü bu sözler yalnızca suçlama değildi; Cistern’in ideolojisine doğrudan saldırıydı. Ama benim dikkatimi çeken kişi… Shu’ydu. Çünkü ustam hâlâ gülümsüyordu. O gülümseme küçüktü. Çok küçüktü. Dışarıdan bakan biri fark etmeyebilirdi bile. Ama ben onu yıllardır tanıyordum. Shu’nun hangi gülümsemesinin sakinlik, hangisinin merak, hangisinin tehlike anlamına geldiğini biliyordum. Ve şu anda yüzünde duran şey… korkutucuydu. Çünkü bu bir “şaşırma” gülümsemesi değildi. Bu… Bir şeyi doğrulayan insanın gülümsemesiydi. Sanki… Ne bileyim… Ustam bir şeylerden emin ve memnundu. Gözlerim istemsizce ona kilitlendi. İçimde büyüyen huzursuzluğu bastırmaya çalışıyordum ama başaramıyordum. Çünkü o anda ilk kez ustamın düşüncelerini anlayamadığımı hissettim. Shu her zaman zekiydi. Her zaman insanlardan birkaç adım önde düşünürdü. Ama yine de onun hangi tarafta olduğunu hissedebilirdim. Şimdi ise… sanki önümde oturan kişi aynı insan değildi. Yüzündeki sakinlik normal değildi. Sanki bütün bunları çok önceden düşünmüş, tartmış ve kendi içinde bir sonuca ulaşmış gibiydi. Ve bu düşünce beni korkuttu. Çünkü bir anlığına aklımdan geçen şeyi düşünmek bile istemedim. Ya Shu… Kuren’in söylediklerine katılıyorsa? Ya da bundan çok daha fazlası varsa?
Bu düşünceler zihnime düştüğü anda nefesim düzensizleşti. Hemen kendimi toparlamaya çalıştım ama başarılı olamadım. Çünkü ustam yalnızca bir general değildi. O benim için bu dünyadaki en güvenilir insandı. Hayata bakışımın büyük kısmı onun öğretileriyle şekillenmişti. Eğer Shu gerçekten Cistern’in sisteminden nefret ediyorsa… o zaman benim doğru bildiğim şeylerin ne kadarı gerçekten doğruydu?
Ve işte tam o anda fark ettim.
Bu toplantı artık yalnızca Kuren ile Kazami’nin yargılandığı bir toplantı değildi.
Bu toplantı…
Benim inançlarımın parçalanışıydı.
Salonun içindeki hava artık yalnızca ağır değildi; boğucuydu. Sanki görünmez bir şey herkesin omuzlarının üzerine çökmüş, insanların nefes alışlarını bile yavaşlatmıştı. Nirvana’nın adının geçmesi, Gehenna Engine’den söz edilmesi, Kuren’in düşüncelerinin yüksek sesle okunması… bunların her biri tek başına bile Cistern tarihindeki en büyük krizlerden biri sayılabilirdi. Ama beni gerçekten sarsan şey, odadaki insanların bu konuşmaları yalnızca “ihanet” olarak değil, aynı zamanda “kutsala saldırı” gibi dinliyor olmalarıydı. Bu farkındalık zihnime oturduğu anda masanın etrafındaki generallere yeniden baktım ve ilk kez aramızdaki düşünce farkının sandığımdan çok daha büyük olduğunu hissettim. Çünkü ben bu sistemi her zaman bir düzen olarak görmüştüm. Sert, kusurlu, bazen acımasız bir düzen… ama yine de insanlar tarafından kurulmuş bir düzen. Oysa burada oturan insanların bazıları için Cistern yalnızca bir yönetim değildi. İnançtı. Ve insan bir şeye inanmaya başladığında, onu sorgulayan herkesi düşman olarak görmeye de başlıyordu.
Bu sessizliğin içinden ilk konuşan kişi Phyra oldu.
Takım 9 Generali, şimdiye kadar toplantı boyunca fazla konuşmamıştı. Sessizdi. Hatta ürkütücü derecede sessizdi. Ama onun sessizliği huzur veren bir sessizlik değildi; bastırılmış bir şiddetin sessizliğiydi. Uzun beyaz saçları omuzlarından aşağı dökülüyor, kulaklarındaki biri mavi biri kırmızı küpeler kristal ışıklarının altında hafifçe parlıyordu. İnce yapılı görünmesine rağmen odadaki en tehlikeli insanlardan biri olduğu hissediliyordu. Hakkında anlatılan hikâyeleri hatırlıyordum. Savaş alanında bambaşka birine dönüştüğünü, sakinliğinin yerini neredeyse vahşi bir yıkımın aldığını söylerlerdi. Ben onunla konuşmaya çalıştığım birkaç kısa anda bile üzerime yukarıdan baktığını hissetmiştim. İnsanlara karşı sanki doğal bir üstünlük hissediyordu. Ve şimdi konuşmaya başladığında sesindeki sakinlik bile insanın içini rahatsız edecek kadar soğuktu.
“Ne kadar ilginç,” dedi hafifçe başını yana eğerek. “Bir grup çocuğun, asırlardır ayakta duran bir sistemi değiştirebileceklerini düşünmesi gerçekten ilginç.”
Kimse araya girmedi.
Phyra parmaklarını yavaşça masaya vurduktan sonra devam etti. “Ama daha ilginç olan şey,” dedi, “bazılarınızın bunu yalnızca politik bir mesele sanması.”
Gözleri yavaşça masanın etrafında dolaştı.
Sonra… Doğrudan bana baktı. “Bu yalnızca bir isyan değil,” dedi. “Bu, Tanrı’nın varlığını reddetmeye eş değer bir davranış.” Göğsüm hafifçe gerildi. Phyra devam etti. “Nirvana’ya saldırmak, Gehenna Engine’i ele geçirmeye çalışmak, İkinci Kurucu’nun otoritesini kırmayı hedeflemek…” Dudaklarında küçümseyici bir tebessüm oluştu. “Bunun ne anlama geldiğini gerçekten kavrıyor musunuz?” Gözleri ağırlaştı. “Cistern yalnızca bir Sacred Domain değil. Bu düzen, Başkral ve Başkraliçelerin dahi müdahale etmekte çekindiği bir denge üzerine kuruldu. Eğer Nirvana düşerse yalnızca Cistern çökmez. Bütün güç dengesi parçalanır. Üzerimizdeki refah sona erer. Ve ardından…” Hafifçe arkasına yaslandı. “Başkralların düşmanlığı başlar.” Bu sözler salonda yankılanırken herkes sessizdi. Ama benim zihnim başka bir yere takılmıştı. Tanrı. Kurucu. İnanç. Neden herkes bunları aynı şeymiş gibi konuşuyordu? Fark etmeden konuşmaya başladım. “Kurucu bir tanrı değil.” Sesim çıktığı anda odadaki hava değişti. Bir anda herkesin bakışı üzerime döndü. Sao’nun gözleri daraldı. Austra’nın yüzü sertleşti. Yayati bile hafifçe başını kaldırdı. Ve ben ilk kez… Gerçekten yanlış bir şey söylemişim gibi hissedildiğini fark ettim. Ama artık durmuştum. Çünkü içimde bir şey buna karşı çıkıyordu.
“Kurucu,” dedim daha yavaş ama daha net bir sesle, “yalnızca büyük güce sahip biri. İnsanların ona inanması onu tanrı yapmaz.” Bu cümle salonun içine düşen bir taş gibiydi. Hiç kimse konuşmadı. Ama insanların yüzündeki ifade değişmişti. Sanki ben farkında olmadan kutsal bir şeye hakaret etmiştim. Ve işte tam bu noktada… Phyra güldü. Sessiz bir kahkaha değildi bu. Gerçekten eğlenmişti. Başını hafifçe öne eğip birkaç saniye boyunca gülmeye devam etti. O kahkahanın içinde küçümseme vardı. Acıma vardı. Ve daha kötüsü… benim ne kadar saf olduğumu düşünen bir insanın eğlencesi vardı. “Ne kadar çocukça,” dedi sonunda. “General Akihiro Atlas…” İsmi söylerken bile hafif bir alay vardı sesinde. “Dünyada geçirdiğin üç yıl seni düşündüğümden daha fazla değiştirmiş.” Dişlerimi sıktım. Ama Phyra devam etti. “İnsanlar yalnızca güçten korkmaz.” Parmaklarını birbirine kenetledi. “Anlamlandıramadıkları şeylere de inanırlar. Kurucular yalnızca güçlü oldukları için kutsal görülmedi. İnsanlar korkularını, umutlarını ve hayatta kalma arzularını onların üzerine inşa etti.” Gözleri soğuktu. “Ve sen şimdi kalkıp bunun yalnızca ‘güçlü biri’ olduğunu söylüyorsun.” Tam cevap verecekken… Shu konuştu. Ve salon yeniden sustu. Çünkü Shu konuştuğunda insanlar istemsizce dinlerdi. Ustam sandalyesine yaslanmış haldeydi. Yüzündeki o küçük, anlaşılmaz gülümseme hâlâ kaybolmamıştı. Ama gözleri… gözleri tamamen sakindi. O kadar sakindi ki bu sakinlik insanı huzursuz ediyordu. “İlginçtir,” dedi yavaşça, “insanlık tarihindeki çoğu tanrı… zaten insanların korkularından doğmuştur.” Kimse konuşmadı.
Shu devam etti. “İnsanlar kendilerini koruyacak bir şeye ihtiyaç duyarlar. Çünkü düşünmek yorucudur. Özgürlük korkutucudur. Belirsizlik insanı delirtir.” Parmaklarını masaya hafifçe vurdu. “Bu yüzden insanlar düzen yaratır. Sonra o düzeni kutsallaştırır. Ardından da ona hizmet etmeye başlar.” Phyra’nın bakışları hafifçe sertleşti. Ama Shu hâlâ sakin konuşuyordu. “Ve bazen,” dedi, “bir şeyi kutsal ilan etmek… ona sahip olmanın en zarif biçimidir.” Bu cümle salonda birkaç saniye boyunca asılı kaldı. Çünkü herkes altındaki anlamı hissetmişti. Ama Shu bunu öyle bir şekilde söylemişti ki kimse doğrudan suçlayamazdı. Sanki yalnızca felsefi konuşuyordu. Sanki. Sanki. Ustam… Sanki. Sonra gözleri yavaşça Yayati’ye döndü. Ve sesi ilk kez biraz daha netleşti. “Fakat bütün bunların ötesinde,” dedi, “hâlâ göz ardı ettiğiniz temel bir gerçek var.” Parmaklarını birbirine kenetledi. “Kuren Y ve Kazami Korane bütün bunları planlamış olabilir. Düşünmüş olabilir. Tartışmış olabilir.” Gözleri ağırlaştı. “Ama bunları gerçekleştirmediler.” Yayati sessiz kaldı. Shu devam etti. “Dolayısıyla,” dedi sakin ama baskıcı bir tonla, “bu olayın infaz emrine kadar götürülmesi için yeterli sebep hâlâ oluşmuş değil.” İnfaz. O kelime duyulduğu anda… Zihnim durdu. Gerçekten durdu. Çünkü ben o ana kadar… Bunu hiç düşünmemiştim. Kalbim bir anda sertçe çarptı.
Gözlerim büyüdü. Ve fark etmeden ayağa kalkar gibi oldum. “İnfaz mı…?” Sesim istemsizce çıkmıştı. Kuru. Şaşkın. Neredeyse nefessiz. Çünkü o an anladım. Bu toplantı yalnızca bir soruşturma değildi. Bu… Kuren ile Kazami’nin yaşayıp yaşamayacağına karar verilen bir toplantıydı. Ve ben bunu… Çok geç fark etmiştim. “İnfaz mı…?” Bu kelime dudaklarımdan çıktığı anda sesimin ne kadar yabancı geldiğini fark ettim. Sanki konuşan kişi ben değildim. Çünkü zihnim hâlâ birkaç saniye öncesinde takılı kalmıştı. Kuren. Kazami. İnfaz. Bu üç kelime aynı cümlede var olmamalıydı. Bir insanın zihni bazı şeyleri doğal olarak reddederdi; tıpkı bir çocuğun ilk kez ölümü anlamaya çalışırken yaşadığı inkâr gibi. Benim zihnim de şu anda aynı şeyi yapıyordu. Çünkü Kuren’in yüzünü düşündüğümde aklıma gelen ilk şey ölüm değildi. Kazami’yi düşündüğümde aklıma gelen şey bir cellât meydanı değildi. Aklıma eğitim alanları geliyordu. Takım odaları. Tartışmalar. Sessiz geçen geceler. Görev raporları. İnsan zihni birini “yaşayan” haliyle tanıdıktan sonra onun yok olabileceğini kabul etmekte zorlanıyordu. Ve ben şu anda o duvarın tam ortasında sıkışmıştım. Ama Cistern farklıydı. Burada insanlar bir anda “suçlu” olmaktan çıkıp “örnek” hâline getirilirdi. Ve örneklerin sonu genelde mezar olurdu. Masadaki sessizlik yalnızca birkaç saniye sürdü. Ama o birkaç saniye bile boğucuydu. Çünkü herkes benim neyi fark ettiğimi anlamıştı. Bu toplantının gerçek amacı soruşturma değildi. Bu toplantı bir karar toplantısıydı. Ve ben… bunu anlamakta herkesten daha geç kalmıştım. Tam bu sırada Sao yavaşça sandalyesine yaslandı.
Onun hareketlerinde bile kibir vardı.
Takım 3 Generali’nin yüzünde her zamanki o üstünlük hissi taşıyan ifade duruyordu. Gözleri keskin, neredeyse küçümseyici şekilde bana kısa bir an baktıktan sonra yeniden Yayati’ye döndü. Uzun siyah saçlarının birkaç teli omzunun üzerinden kayıyordu ama bunu düzeltmeye bile ihtiyaç duymadı. Çünkü Sao Imoria bulunduğu her yerde zaten kontrolün kendisinde olduğuna inanırdı. Büyük General’in eski öğrencisi olması yalnızca gücünü değil, egosunu da büyütmüştü. Ve şu anda konuşmaya başladığında sesindeki sakinlik bile insanı aşağılıyor gibiydi.
“Bu noktadan sonra,” dedi ağır ve kontrollü bir tonla, “olayı yalnızca ‘gerçekleşmemiş bir plan’ olarak görmek bilinçli bir körlük olur.”
Parmaklarını masaya hafifçe vurdu.
“Cistern yasaları çok nettir. Özellikle de Kurucu düzenine karşı işlenen suçlar konusunda.” Gözleri yavaşça masanın etrafında dolaştı. “Burada yalnızca bir kaçış planından söz etmiyoruz. Burada doğrudan Nirvana’yı hedef alan, Gehenna Engine’i ele geçirmeyi amaçlayan ve İkinci Kurucu’nun otoritesini kırmayı planlayan bir yapıdan söz ediyoruz.”
Sesi gittikçe sertleşiyordu.
“Ayrıca,” dedi, “bu yalnızca düşünsel bir sapma da değil.”
Önündeki birkaç belgeyi kaldırdı.
“Kayıtlarda açık şekilde sistemin çökertilmesi gerektiği konuşuluyor. Yönetici sınıfın tasfiyesi konuşuluyor. Nirvana’nın akışını zorla ele geçirmek konuşuluyor.” Gözlerini kıstı. “Bunların tamamı Cistern hukukunda doğrudan yüksek ihanet kapsamına girer.”
Göğsüm yeniden sıkıştı.
Ama Sao durmadı.
“Ve daha önemlisi…” dedi hafifçe öne eğilerek. “Bazılarınız hâlâ bunun yalnızca politik bir mesele olduğunu sanıyor.”
Bakışları kısa süreliğine bana kaydı.
Sonra devam etti.
“Kurucu’ya karşı isyan yalnızca yönetime karşı çıkmak değildir.” Dudaklarında küçümseyici küçük bir tebessüm oluştu. “Kurucu düzeni Cistern’in varoluş temelidir. Bu sistemin meşruiyeti Nirvana’dan gelir. Nirvana’nın otoritesi ise Kurucular’dan.” Sesi sertleşti. “Dolayısıyla Kurucu’ya karşı yapılan bir saldırı, doğrudan Cistern’in varlığına yapılan saldırıdır.”
Masadaki bazı generaller sessizce başlarını salladı.
Sao bunu görünce devam etti.
“Cistern tarihinde bunun örnekleri vardır,” dedi. “Kurucular hakkında aşağılayıcı propaganda yapan gruplar, Nirvana’nın kutsallığını sorgulayan organizasyonlar…” Gözleri buz gibiydi. “Hepsi infaz edilmiştir.” O an… İçimde bir şey yeniden gerildi. Çünkü artık bu konuşmaların tonu beni rahatsız etmeye başlamıştı. Kurucu. Kutsallık. İnanç. İnfaz. Bütün bunlar aynı çatı altında birleşiyordu. Ve bu bana yanlış geliyordu. Fark etmeden konuşmaya başladım. “Kurucu’ya bu kadar…” Nefesimi toparlamaya çalıştım. “Bu kadar tapıyormuş gibi davranmanız saçmalaşmaya başlamıyor mu?” Cümlem bittiği anda salonun havası değişti. Gerçekten değişti. Sanki görünmez bir sınırı aşmıştım. Austra’nın bakışları sertleşti. Phyra hafifçe gülümsedi. Sao’nun yüzündeki küçümseyici ifade daha da belirginleşti. Ama beni asıl durduran kişi… İlk kez konuşan Hiroshi Matsumoto oldu. Ve onun sesi duyulduğu anda içimde garip bir ürperti oluştu. Çünkü onu tanıyordum. Ya da… Eskiden tanıyordum.
Hiroshi eskiden Magnus’un teğmeniydi. Neşeli, rahat, insanlarla kolay iletişim kurabilen biriydi. Jared’la birlikte birkaç kez görmüştüm onu. Sürekli şaka yapan, ortamı hafifleten, insanların omzuna vurup gülen türden bir adamdı. Ben Dünya görevine gitmeden önce onun hakkında düşündüğüm ilk şey “fazla ciddi olamayan biri” olduğuydu. Ama şu anda önümde oturan adam… Tamamen başkaydı. Yüzündeki ifade donuktu. Bakışları soğuktu. Ve konuştuğunda sesinde zerre sıcaklık yoktu. “Saçma olan şey,” dedi düz bir tonla, “ihaneti romantikleştirmeye çalışmanız.” Bir anda bütün dikkat ona kaydı. Ben istemsizce ona baktım. Ve gerçekten tanıyamadım. Çünkü gözlerinde eskiden gördüğüm o rahatlık yoktu artık. Yalnızca sertlik vardı. Hiroshi yavaşça devam etti. “Sistemler kusurlu olabilir.” Omuzlarını hafifçe gerdi. “Yönetimler yozlaşabilir. İnsanlar hata yapabilir.” Gözleri doğrudan bana kilitlendi. “Ama bir düzeni yıkmaya çalışan insanları görmezden gelmek… aptallıktır.” Dişlerimi sıktım. Hiroshi durmadı. “Bugün onları affedersek,” dedi, “yarın başka biri aynı şeyi dener.” Parmaklarını masaya vurdu. “Sonra bir başkası.” Sesi giderek sertleşiyordu. “Ve sonunda Cistern içeriden çürümeye başlar.” Sonra… Takım 11’in adı geçti. “Bunun örneklerini zaten gördük,” dedi soğuk şekilde. “Takım 11.” Göğsümde bir şey sertçe kasıldı. Çünkü Nyoko’nun yüzü bir anda zihnimde belirdi. Urizen’in gülüşü.
O baraka. Onların yalnız bırakılmış hali. Ve Hiroshi devam etti. “Komplo görmezden gelindiğinde ne olduğunu biliyoruz.” Gözlerinde küçümseyici bir sertlik vardı. “İnsanlar yozlaşıyor. Takımlar kendi ideolojilerini oluşturmaya başlıyor.” Sesi ağırlaştı. “Ve sonra bir gün dönüp arkadan bıçaklıyorlar.” Sinirle nefes aldığımı hissettim. Çünkü bu yanlıştı. Yanlıştı. Nyoko hain değildi. Urizen hain değildi. Onlar yalnızca sistemin içine atılmış insanlardı. Ama… Konuşamadım. Çünkü o anda bunu söylersem ne olacağını anladım. Bütün oklar bana dönerdi. “Takım 11’i savunuyor.” “İsyancıları savunuyor.” “Kuren’i savunuyor.” “Kazami’yi savunuyor.” Ve bir anda… Ben de şüpheli hâline gelirdim. Bu düşünce zihnime oturduğu anda sessiz kaldım. Ve bu sessizlik… Kendimden nefret etmeme sebep oldu. Çünkü konuşmak istiyordum. Bağırmak istiyordum.
Onların hiçbirini tanımadıklarını söylemek istiyordum. Ama yapamadım. Çünkü Hiroshi’nin söyledikleri korkutucu derecede sistematikti. Sao’nun argümanları korkutucu derecede mantıklıydı. Ve ben… Karşılık veremiyordum. Zihnim boşalmaya başlamıştı. Her cümle kurmaya çalıştığımda boğazım düğümleniyordu. Çünkü ne söylersem söyleyeyim bu odadaki insanların bakış açısını değiştiremeyeceğimi hissetmeye başlamıştım. Onlar çoktan karar vermiş gibiydi. Bu artık “doğruyu arama” toplantısı değil, verilmiş kararın meşrulaştırılmasıydı. Ve en kötüsü… Ben bunu yalnızca izliyordum. Bir general olarak. Bir dost olarak. Bir insan olarak. Hiçbir şey yapamadan eziliyordum. Masadaki sesler devam ediyordu. Birileri konuşuyor, birileri karşı çıkıyor, birileri yasaları anlatıyor, birileri cezaları meşrulaştırıyordu. Kelimeler birbirine karışıyordu; “ihanet”, “düzen”, “Kurucu”, “infaz”, “otorite”, “denge”, “zorunluluk”... Her biri aynı masanın etrafında yankılanıyor ama hiçbirisi artık zihnimin içine gerçekten ulaşmıyordu. Çünkü ben o anda dışarıdan bakıldığında hâlâ o sandalyede oturan bir general gibi görünsem de içimde çoktan başka bir yere düşmüştüm. İnsan bazen tek bir anın içinde kendi varlığından utanmaya başlardı. Ve ben şu anda tam olarak bunu yaşıyordum. Çünkü ilk defa, bütün bu unvanların, bütün bu savaşların, bütün bu eğitimlerin ve yıllardır sırtımda taşıdığım “general” kelimesinin altında gerçekte ne kadar eksik olduğumu görüyordum. Kuren’i savunamamıştım. Kazami’yi savunamamıştım. Takım 11’i savunamamıştım. Hatta kendi ustamın kurduğu savunmayı bile ayakta tutamamıştım. Ve insanın kendisini yetersiz hissetmesiyle kendisinden utanması arasında korkunç bir fark vardı. Yetersizlik insanı üzerdi. Ama utanmak… insanın kendi yüzüne bile bakamamasına
neden olurdu. Ben şu anda kendi zihnimin içinde kendime bakamıyordum. Çünkü yıllardır inandığım şeylerin altında ezilmeye başlamıştım. “Koruyacağım” demiştim. Dünya görevine çıktığım gün kendime söz vermiştim. İnsanları koruyacaktım. Kaybetmeyecektim. Sevdikleri şeyleri ellerinden alınmadan önce onların önünde duracaktım. Ama şimdi dönüp arkama baktığımda gördüğüm şey yalnızca başarısızlıktı. Jared’in gözyaşları. Nyoko’nun titreyen sesi. Urizen’in arkasına sakladığı korku. Mizu’nun omuzlarındaki yorgunluk. Kuren’in adı geçtiğinde odada oluşan sessizlik. Kazami’nin artık bir insan değil de bir “suç dosyası” gibi konuşulması… Ve ben bütün bunların ortasında yalnızca oturuyordum.
Bir general gibi değil.
Kaybolmuş bir çocuk gibi.
İnsan bazen kendisini savaş meydanında değil, bir masanın etrafında yenilmiş hissederdi. Çünkü savaşta insanın karşısında düşman olurdu. Ama burada düşman yoktu. Yalnızca sistem vardı. Kurallar vardı. Sessizlik vardı. İnsanların korkudan sustuğu, sustukça çürüdüğü ve çürüdükçe bunu “düzen” sanmaya başladığı bir dünya vardı. Ve ben o dünyanın tam ortasında büyümüştüm. Belki de en korkuncu buydu. Çünkü yıllardır “evim” dediğim yerin gerçekten ne olduğunu ilk kez bu kadar net görmeye başlamıştım. Cistern yalnızca insanları koruyan bir yapı değildi. Aynı zamanda insanları şekillendiren bir kafesti. Ve o kafesin içinde herkes yavaş yavaş birbirine benzemeye başlıyordu. Duygularını saklayan insanlar. Korkularını görev adı altında gömen insanlar. Sevdiklerini kaybetmemek için sessizleşen insanlar. Ve sonra bir gün dönüp “düzen böyle” diyen insanlar…
Ben de onlardan biri miydim?
Bu soru zihnime girdiği anda nefes almak zorlaştı.
Çünkü cevap vermekten korktum.
Kuren’e ne olduğunu bilmiyordum.
Kazami’nin neden böyle bir yola girdiğini bilmiyordum.
Ama içimde korkunç bir his vardı. Eğer gerçekten çaresiz kaldılarsa… eğer gerçekten yardım isteyip yalnız bırakıldılarsa… eğer bu sistem onları yavaş yavaş köşeye sıkıştırdıysa… o zaman suçlu kimdi? Onlar mıydı? Yoksa onları o noktaya getiren dünya mıydı? Ve ben neden bunu düşünmeye başlamıştım? Çünkü birkaç saat öncesine kadar her şey daha basitti. Suçlu ve suçsuz vardı. Kahraman ve hain vardı. Ama şimdi her şey birbirine karışıyordu. İnsanların hikâyelerini dinledikçe “kötü” kavramı bile parçalanıyordu. Çünkü çoğu insan doğrudan kötü olmuyordu. Yalnızca çok uzun süre acı çekiyordu.
Ve ben…
Ben insanların acılarını bile taşıyamıyordum.
Jared’in odasında ağlarken söylediğim sözler zihnime geri döndü. “Özür dilerim, ben olduğum için.” O anda bunu yalnızca bir çocuğun kalbini kıramadığım için söylemiştim. Ama şimdi anlıyordum ki o cümle çok daha derin bir yerden çıkmıştı. Çünkü ben gerçekten kendimden yorulmaya başlamıştım. İnsanları kurtarmak isteyen biri olmama rağmen herkese
zarar verdiğimi hissediyordum. Magnus’un hayatına girdim, dünya değişti. Jared’ın hayatına girdim, çocuk parçalandı. Takımıma döndüm, herkesin gözlerinde korku vardı. Mizu bana sarılırken bile beni tekrar kaybetmekten korkuyordu. Nyoko konuşurken ağlamamaya çalışıyordu. Shu bana baktığında artık gurur mu hissediyordu, hayal kırıklığı mı… onu bile anlayamıyordum. Ve belki de en korkuncu buydu. İnsan bir noktadan sonra kendi varlığını bir yük gibi hissetmeye başlıyordu. Ben artık yalnızca savaşlardan korkmuyordum. Kendimden korkuyordum. Çünkü ne zaman bir yere “evim” desem, orası parçalanıyordu. Ne zaman birini “koruyacağım” desem, o insan acı çekiyordu. Ne zaman birine yaklaşsam, sonunda gözlerinde kaybetme korkusu oluşuyordu. Belki de sorun gerçekten bendim. Belki de insanlar beni bir kahraman gibi gördüğü için ben de kendimi öyle sanmaya başlamıştım. Ama kahramanlar insanları kurtarırdı. Ben ise yalnızca enkazların arasında geç kalan biriydim. Hep geç kalıyordum. Hep birkaç saniye, birkaç gün, birkaç yıl geç… Ve insan sürekli geç kaldığında bir noktadan sonra zamana değil, kendisine kızmaya başlıyordu. Masadaki tartışmalar sürerken ellerime baktım. Bu ellerle savaşmıştım. Bu ellerle insanları kurtarmıştım. Bu ellerle çocukların başını okşamıştım. Bu ellerle kardeşime sarılmıştım. Ama aynı eller şimdi boş görünüyordu. Çünkü ne kadar güçlenirsem güçleneyim, insanların kalplerini koruyamıyordum. Ve o an ilk kez içimde korkunç bir düşünce doğdu. Eğer bir general olarak bile başarısızsam… Ben burada neden varım? BÖLÜM SONU