AKIHIRO ATLAS
Bir insanın yalnız olduğunu hissetmesi için gerçekten tek başına olması gerekmiyordu. Bazen en ağır yalnızlık… onlarca insanın arasında otururken geliyordu. Ve o anda, o devasa toplantı masasının etrafında otururken tam olarak bunu hissediyordum. Çünkü birkaç saniye öncesine kadar zihnimde birbirine çarpan düşünceler yalnızca korku yaratıyordu ama şimdi o korkunun üstüne başka bir şey daha eklenmişti. Sessizlik. İnsanların sessizliği. Generallerin sessizliği. Kimsenin doğrudan suçlayıcı bir şey söylemesine bile gerek yoktu aslında. Bazen insanlar yalnızca susarak bile seni bir uçurumun kenarında bırakabiliyordu. Kazami. Kuren. Bu iki isim hâlâ zihnimde yankılanıyordu. Ne kadar düşünürsem düşüneyim onları o kelimelerle aynı cümlede oturtamıyordum. İsyan. Hırsızlık. İhanet. Bu kelimeler onların yüzlerine ait hissettirmiyordu. Çünkü insan bazı insanları tanıdığını sanıyordu. Aynı savaş alanlarında yürüdüğün, aynı yemek masasında oturduğun, aynı takım armasını taşıdığın insanların en azından hangi çizgileri geçmeyeceğini bildiğini düşünüyordun. Ama şu an… Şu an masanın etrafındaki insanların sessizliği bana korkunç bir ihtimali düşündürüyordu. Ya gerçekten bir şey olduysa? Ya ben üç yıl boyunca Dünya’da insanları kurtarmaya çalışırken burada her şey dağıldıysa? Ve en acı verici olan şey… Benim orada olmamamdı. Çünkü Sao’nun sözleri her ne kadar nefret dolu olsa da içimde istemsizce yankılanan bir tarafı vardı. Takımım parçalanıyordu. İnsanlar kayboluyordu. Jared çökmüştü. Mizu susuyordu. Ve şimdi Kazami ile Kuren’in isimleri bir ihanetin merkezinde geçiyordu. Ben neredeydim? Dünya’daydım. Kahraman olmaya çalışıyordum. İnsanları kurtarmaya çalışıyordum. Ama kendi evimi koruyamamıştım. Ve tam o anda…
Ustam konuşmuştu. “Kuren ve Kazami’nin böyle bir şeyi yaptığına dair kanıtları açıklar mısınıza Açıkladıktan sonra da neden yaptığını araştırdınız mı, araştırdıysanız elinizde neler var, Büyük General?” Ustam Shu’nun sesi her zamanki gibi sakindi. Yüksek değildi. Sert değildi. Ama o sakinliğin içinde garip bir ağırlık vardı. Çünkü ustam hiçbir zaman gereksiz konuşmazdı. Ve konuştuğunda odadaki herkes onun cümlesini dinlemek zorunda hissederdi. O konuştuğu anda salonun içindeki atmosferin hafifçe değiştiğini hissettim. Ve dürüst olmak gerekirse… İçimde bir şey kırılacak gibi olmuştu. Çünkü o ana kadar gerçekten yalnız hissetmiştim. Savunamıyordum. Konuşamıyordum. Zihnim düşüncelerle o kadar doluydu ki hangi cümleyi kurmam gerektiğini bile bilmiyordum. Kazami’nin adını duyduğum andan beri sanki bedenimle zihnim arasında bir kopukluk oluşmuştu. Kalbim sürekli hızlanıyor ama düşüncelerim birbirine giriyordu. Bir general olarak konuşmam gerekiyordu. Takımımın üyelerini savunmam gerekiyordu. Mantıklı kalmam gerekiyordu. Ama yapamamıştım. Ve bunu fark etmek… Canımı düşündüğümden çok daha fazla yakıyordu. Çünkü o anda ustam benim yerime konuşmuştu. Benim sormam gereken soruyu o sormuştu. Benim yapmam gereken şeyi o yapmıştı. Göğsümün içinde garip bir sıcaklık oluştu. Acıyla rahatlamanın birbirine karıştığı tuhaf bir histi bu. Çünkü bir yanım onun orada oluşuna inanılmaz derecede seviniyordu. Çocukluğumdan beri ne zaman düşsem elimden tutan insan yine oydu. Ne zaman kaybolsam yönümü gösteren insan yine oydu. Şu an bile… ben zihinsel olarak parçalanırken ustam sakin şekilde ayağa kalkıp beni savunuyordu. Ve bu düşünce…
İçimde istemsizce küçük bir gülümseme oluşturdu. Gerçekten çok hafifti. Ama oluşmuştu. Başımı hafifçe çevirip ona baktım. Ustam her zamanki gibi sakince oturuyordu. Uzun beyaz kıyafetleri sandalyenin kenarlarından aşağı dökülüyor, yüzündeki ifade değişmeden Yayati’ye bakıyordu. Onu yıllardır tanıyordum. İnsanlar Shu’nun yüzünden hiçbir şey anlayamazdı ama ben küçük detayları fark edebiliyordum. Parmaklarının ne kadar hafif kasıldığını. Gözlerinin ne kadar dikkatli baktığını. Sessiz kaldığında gerçekten sakin mi olduğunu yoksa düşündüğünü mü. Ve şu an… Düşünüyordu. Belki de öfkeliydi. Belki de endişeliydi. Ama bunu belli etmiyordu. Ben ise birkaç saniyeliğine onun bana bakmasını bekledim. Belki göz göze geliriz diye düşündüm. Belki bana her zamanki gibi o sakin bakışlarından biriyle “sakin ol” der gibi bakar diye düşündüm. Ama ustam… Bana hiç bakmadı. Gerçekten hiç bakmadı. Bakışları doğrudan Yayati’nin üzerindeydi. Ve bu küçücük detay bile içimde garip bir his yarattı. Gülümsemem çok hafif şekilde zayıfladı. Çünkü ustamın beni görmezden gelmesi normal değildi. Shu genelde insanların duygularını sessizce fark eden biriydi. Özellikle benimkileri. Çocukluğumdan beri yüzümdeki en küçük değişimi bile anlayabilirdi. Ama şimdi… sanki özellikle bana bakmaktan kaçınıyordu. Bu düşünce içimde ince bir huzursuzluk yarattı.
Ve ardından başka bir duygu daha geldi. Utanç. Çünkü bir anda kendime dışarıdan bakıyormuş gibi hissettim. Ben Team 2’nin generaliydim. Bu masada oturan insanlardan biriydim. Kazami ve Kuren benim takımımın üyeleriydi. Onları savunması gereken kişi bendim. Ama şu an… Ustam benim görevimi üstleniyordu. Ben ise yalnızca oturup nefes almaya çalışıyordum. Bu düşünce göğsümün içinde ağırlaştı. Çünkü çocukluğumdan beri Shu’ya hayrandım. Onun gibi olmak istemiştim. İnsanları koruyan, doğru kararlar veren, sakin kalabilen biri olmak istemiştim. Ama şu an kendimi onun yanında küçük hissediyordum. Eksik hissediyordum. Sanki üç yıl boyunca savaşmış, insanlar kurtarmış, ölümün içinden geçmiş olmam hiçbir şeyi değiştirmemiş gibiydi. Çünkü konu kendi evime geldiğinde… Hâlâ dağılıyordum. Ve belki de beni en çok korkutan şey buydu. Büyük General Yayati birkaç saniye boyunca sessiz kaldıktan sonra ağır bir nefes verdi. Yaşlı yüzündeki çizgiler, toplantı salonunun tavandan süzülen soluk beyaz ışıkları altında daha derin görünüyordu. Sanki anlatacağı şey yalnızca bir rapor değilmiş gibi duruyordu; daha çok, yıllardır kapalı tutulmuş bir yaranın kabuğunu kaldırmaya hazırlanıyormuş gibiydi. Masanın etrafındaki herkes bunu hissediyordu. Çünkü biraz önceye kadar odanın içinde yalnızca “ihanet” kelimesinin yarattığı baskı vardı ama şimdi o kelimenin arkasındaki gerçeklerin açığa çıkacağını biliyorduk. Ve o gerçekler, yalnızca iki takım üyesini değil, Cistern’in kendisini de değiştirecekmiş gibi hissettiriyordu. Ben ise hâlâ düşüncelerimi toparlayamıyordum. Kazami ve Kuren’in isimleri zihnimde dönüp duruyordu. İnsan bazı insanları belirli şekillerde hatırlıyordu; Kuren’i düşündüğümde aklıma önce onun sert bakışları, disiplin takıntısı ve takımın düzeni bozulduğunda gösterdiği öfke gelirdi. Kazami’yi düşündüğümdeyse sürekli gülümseyen yüzü, ciddiyeti bile alaya alabilen
rahat tavırları ve en gergin anlarda bile insanları istemsizce sakinleştiren o tuhaf enerjisi… Bu iki insanı “katil” ya da “hain” gibi kelimelerle aynı yerde düşünmeye çalıştıkça zihnim daha fazla dağılıyordu. Çünkü bu his, bir yalanı dinliyormuş gibi değildi yalnızca; daha çok, tanıdığını sandığın insanların yüzlerinin bir anda başkalarının yüzüne dönüşmesi gibi rahatsız edici bir histi.
Yayati sonunda konuşmaya başladığında salondaki herkes biraz daha dikkat kesildi. “Yaklaşık üç ay önce,” dedi ağır ve net sesiyle, “Kuren Y ve Kazami Korane ortak bir görevden dönüş yaptıktan sonra standart sağlık kontrollerine alındılar.” O anda salondaki küçük hareketler bile fark edilir hale gelmişti. Austra’nın devasa elleri masanın kenarında hafifçe gerildi. Ryugu dikkatle başını kaldırdı. Hiroshi’nin gözleri daraldı. Ben ise istemsizce öne doğru hafifçe eğildim çünkü Kuren’in isminin böyle bir cümlenin içinde geçmesi bile içimde kötü bir his yaratıyordu.
“İlk olağandışılık,” diye devam etti Yayati, “Kuren Y’ın Ruh Gücünün enerji akışlarında fark edildi.” Bastonunun ucunu yere hafifçe vurduktan sonra gözlerini birkaç saniyeliğine kapadı. “Başlangıçta bunun yalnızca görev sonrası yorgunluk olduğu düşünüldü. Ancak detaylı incelemeler ilerledikçe, anomalilerin yaklaşık iki buçuk yıl önceki Leviathan Savaşı ile bağlantılı olduğu ortaya çıktı.”
Leviathan Savaşı.
Bu kelime bile salonun içindeki havayı ağırlaştırmaya yetmişti. O savaşı ben görmemiştim; o dönemde Dünya görevimin içindeydim ve Cistern’den çok uzaktaydım. Ama savaşın yankıları bana bile ulaşmıştı. Dünyadayken bile Cistern’den gelen raporların tonundan olayın büyüklüğünü anlayabiliyordum. Şehrin kulelerinin zarar gördüğü, binlerce insanın öldüğü, generallerin günlerce savaş alanından çıkamadığı anlatılmıştı. Döndüğümde ise insanların o savaş hakkında konuşurken yüzlerini değiştirdiğini görmüştüm. Leviathanlar yalnızca fiziksel bir tehdit olmamıştı; insanların zihninde de kalıcı bir korku bırakmıştı. Ve şimdi Yayati, Kuren’in bedenindeki şeyin o savaşla bağlantılı olduğunu söylüyordu.
“Detaylı araştırmalar sonucunda,” dedi Yayati, “Kuren Y’ın bedeninde mühürlenmiş bir varlık olduğu tespit edildi.” Salondaki sessizlik bu kez daha sert çöktü. “Bir canavar ruhu. Leviathan savaşından kalan bilinmeyen bir yaratık.”
Göğsümün içi o anda huzursuz şekilde sıkıştı. Zihnim istemsizce geçmişte Kuren’in bazı davranışlarını düşünmeye başladı. Uzun süre ortadan kaybolduğu zamanlar, bazen anlamsız şekilde sessizleşmesi, bazı görevlerden sonra aşırı yorgun görünmesi… Ama bütün bunları böyle bir gerçekle bağdaştırmak istemiyordum. Çünkü bir insanın bedeninde mühürlü bir canavar taşıması… bu yalnızca korkutucu değildi; aynı zamanda Cistern’in o insana nasıl davranacağını da tahmin etmeyi kolaylaştırıyordu.
Ve gerçekten de Yayati’nin sonraki sözleri tam olarak bunu doğruladı.
“Cistern yönetimi,” dedi daha soğuk bir tonla, “potansiyel risk nedeniyle Kuren Y’i kontrol altına alma kararı aldı.”
Kontrol altına alma.
Bu kelime içimde rahatsız edici bir yankı bıraktı. Çünkü Cistern’in “kontrol” kelimesini nasıl kullandığını biliyordum. Bu, koruma anlamına gelmezdi. İzolasyon anlamına gelirdi. Gözlem anlamına gelirdi. İnsanların artık birey olarak değil, potansiyel tehdit olarak görülmesi anlamına gelirdi. Tam o sırada gözlerim istemsizce Shu’ya kaydı. Ve ustamın yüzündeki küçücük değişimi fark ettim. Shu hâlâ sessizdi ama bakışları artık farklıydı. Daha dikkatli. Daha ağır. Sanki anlatılanların içinde eksik bırakılan parçaları ayıklamaya çalışıyordu. Onu yıllardır tanıyan biri olarak bunun ne anlama geldiğini anlayabiliyordum; Shu kolay kolay şüphelenen biri değildi. Eğer şimdi bu kadar dikkatli dinliyorsa, anlatılanların içinde saklanan bir şeyler vardı. Ama zihnim çok dağınıktı. Çünkü Yayati konuşmaya devam ediyordu. “Planımız,” dedi, “mühürlü varlığı kontrollü biçimde Kuren Y’ın bedeninden çıkarmak ve ardından yok etmekti.” Yok etmek. Bu kelime salona düştüğü anda içimde sert bir huzursuzluk oluştu. Çünkü o cümlede Kuren’den bir insan gibi bahsedilmiyordu. Daha çok, içinde problemli bir enerji taşıyan bir kap gibi anlatılıyordu. Shu’nun gözleri o anda biraz daha daraldı. Ve ben, ilk kez, ustamın bu anlatılanların tamamına inanmadığını hissettim. Ama ardından Yayati devam etti. “Kazami Korane,” dedi sesi daha sertleşerek, “bu süreç boyunca güvenlik sistemlerine sızmanın bir yolunu buldu.” Gözleri ağırlaştı. “Ve üç ay önce… Kazami Korane, Kuren Y’ı gözaltından çıkardı.” Salondaki hava iyice ağırlaştı. “Kaçış sırasında güvenlik kuvvetleri öldürüldü. Ve olay boyunca birçok yönetici hayatını kaybetti.” Bu cümleyle birlikte zihnim gerçekten dağılmaya başladı. Çünkü artık yalnızca “kaçmak”tan bahsedilmiyordu. İnsan ölümlerinden bahsediliyordu. Yönetici isimlerinden. Cistern’in içindeki üst düzey insanlardan. Kazami. Kuren. Öldürmek. Hayır.
Hayır, bu kadar ileri gidemezdi. İçimdeki düşünceler birbirine çarpmaya başladı. Bir yanım Shu’nun yüzüne bakıp onun neden bu kadar dikkatli olduğunu anlamaya çalışıyordu. Çünkü ustamın sessizliği bana sürekli bir şeylerin eksik olduğunu hissettiriyordu. Ama diğer yanım artık yalnızca korku hissediyordu. Çünkü anlatılanlar doğruysa… takımım parçalanmıyordu yalnızca. Tam anlamıyla çöküyordu. Ve ben o anda düşünmeden ayağa kalktım. Sandalyem sertçe geriye kaydı. Ses bütün salonda yankılandı. “Bu saçmalık!” dediğimi fark ettiğimde sesim çoktan yükselmişti. Göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu çünkü artık düşüncelerimi kontrol edemiyordum. “Kazami böyle davranmaz! Kuren de— bu anlattığınız şeylerin içinde eksik parçalar var!” Birkaç general bana döndü. Vartin kaşlarını çatmıştı. Ryugu şaşkın görünüyordu. Shu ise hâlâ sessizdi ama gözleri ilk kez bana kaymıştı. “Bu kadar basit olamaz!” diye devam ettim. “Kazami sebepsiz yere insan öldürecek biri değil!” Tam o anda masanın diğer ucundan sert bir ses yükseldi. “Yeter.” Bakışlarım anında Austra’ya döndü. Devasa adam bana bakıyordu ve o bakış, fiziksel olarak insanı yerine oturtabilecek kadar ağırdı. Zırhsız olmasına rağmen hâlâ yürüyen bir savaş alanı gibi görünüyordu. “Toplantı salonundasın.” dedi sert ve aşağılayıcı bir tonla. “Duygularını kontrol etmeyi öğren, General Akihiro Atlas.” Çenem sertleşti ama Austra devam etti. “Burada çocuk gibi bağırarak değil, kanıtlarla konuşulur. Eğer bir general gibi davranamayacaksan en azından susmayı öğren.” Bu cümle göğsüme sertçe oturdu. Çünkü haklı olması canımı daha fazla yakıyordu. Austra sonunda bastırılmış bir öfkeyle son kez konuştu. “Yerine otur.” Ve ben birkaç saniye boyunca ayakta kaldıktan sonra, içimdeki bütün düşünceler birbirine karışmış halde, yavaşça tekrar sandalyeme oturdum. Ama zihnim artık tamamen dağılmıştı. Gerçekten gözlerim titriyordu, sinirliydim ve üzgündüm. Kırılmıştım, kalbim acıyordu. Yavaşça sandalyeme oturup başımı tekrar kaldırdığımda… Ustam, gözlerini General Austra’ya kilitlemişti.
“Austra, sen ve Akihiro aynı rütbedesiniz. Bunu unutma, tamam mıa”
Ustam bunu söylerken sesi kısıktı ama bunun tam aksine, sesi oldukça sertti de. Asıl dikkat çekici nokta ise ustamın Austra için “General” rolünü kullanmadan ona seslenmesiydi. Bana gündelik hayatta Akihiro dese bile burada bana da “General” diye seslenmesi gerekirdi.
Ortamdaki herkes doğrudan ustama dönmüştü ve bir anlığına Büyük General’i bile unutturdu.
Sanki ustam, bu noktada… herkesin üstünde gibiydi. Soyut bir dış benlik gibi, herkesin üstünde bir varlığın ta kendisi. Sesinden bu hislere kapılmak mümkündü.
General Austra, göz ucuyla Ustama baktı ve ardından gözlerini kıstı. Birkaç saniye ikisi arasında gergin bir bakışma yaşandı. Sonrasında ise Austra, tekrardan Büyük General’e dönünce bu durum sona erdi… Şimdilik.
Toplantı salonunun içindeki atmosfer artık yalnızca gergin değildi; çürümeye başlamış bir düzenin kokusunu taşıyordu. Masanın etrafındaki generallerin çoğu bunu fark etmişti ama hiçbiri bunu dile getirecek kadar cesur değildi. Çünkü Shu Prryhi konuşmaya başladığı anda odanın dengesi değişmişti. Az önceye kadar sorgulanan kişiler Kazami ve Kuren’di. Şimdi ise farkında olmadan sorgulanan şey Cistern’in kendisi olmaya başlamıştı. Ve bunu yapan kişi bağırmıyordu, tehdit etmiyordu, öfkelenmiyordu. Tam tersine… ne kadar sakinleşiyorsa, salondaki herkes o kadar huzursuzlaşıyordu.
Ben bile.
Ustamı yıllardır tanıyordum. Onun nasıl düşündüğünü, nasıl konuştuğunu, nasıl insanları sessizce köşeye sıkıştırdığını biliyordum. Ama buna rağmen şu an onu izlemek içimde garip bir ürperti yaratıyordu. Çünkü Shu artık yalnızca soru sormuyordu. İnsanların düşünce biçimlerini parçalıyordu. Ve bunu yaparken yüzündeki sakin ifade bir an bile değişmiyordu.
“Anlattığınız hikâyede,” dedi yavaşça ustam, “fazla fazla eksik parça var, Büyük General.”
Shu Prryhi’nin sesi ne meydan okurcasınaydı ne de küçümseyici. Aksine, o kadar sakindi ki sözlerinin salonda yarattığı etki, sesinin kendisinden çok daha ağır hissediliyordu. Sanki Shu bir suçlama yöneltmiyor, yalnızca herkesin gözlerinin önünde duran bir gerçeğin üzerindeki örtüyü kaldırıyordu.
Yayati’nin kaşları hafifçe gerildi.
Shu bunu gördü.
Fakat tepki vermedi.
Yüzünde yalnızca belli belirsiz bir ifade belirdi; dudaklarının kenarında neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir kıvrılma. Alay değildi bu. Daha çok, karşısındaki insanın vereceği tepkiyi önceden biliyormuş gibi bir hâli vardı. Çünkü Shu’nun gözünde Yayati’nin öfkesi bile ona ait değildi. O, kendi makamının, kendi unvanının ve Cistern’in ona verdiği otoritenin çizdiği bir sureti taşıyordu.
İnsanlar çoğu zaman karşılarındaki kişiye değil, kendi zihinlerinde yarattıkları figüre tepki verirdi. Bir General gördüklerinde otorite görürlerdi. Bir hükümdar gördüklerinde itaat edilmesi gereken bir irade. Ve bazen bir insanın karşısında kendi otoritesini sorgulayan biri durduğunda, karşılarında bir düşman varmış gibi davranırlardı. Shu bunu biliyordu. Bu yüzden sesini yükseltmedi. Yayati bastonunu yere hafifçe vurdu. Tok ses, salonun sessizliğinde yankılandı. “Cistern’in kararlarını sorguluyorsun, Shu Prryhi.” Bu kez Yayati’nin sesi daha sertti. Sanki cümlesinin sonunda bir tehdit gizliydi. Sanki bastonun yere vurulmasıyla birlikte odadaki herkesin kimin sözünün geçeceğini hatırlaması gerekiyordu. Shu ise yalnızca Yayati’ye baktı. Uzun süre baktı. Ne başını eğdi ne de karşılık vermek için acele etti. Bakışlarında korku yoktu. Fakat küstahlık da yoktu. Daha rahatsız edici bir şey vardı. Anlayış. Shu, Yayati’nin öfkesinin ardındaki şeyi görüyordu. Bir insanın kendi otoritesini savunmak zorunda kaldığında ne kadar çabuk kendi yarattığı tanrı imgesine dönüştüğünü... Sonunda Shu gözlerini hafifçe kıstı. “Hayır,” dedi sakince. Kısa bir sessizlik bıraktı. “Ben yalnızca Cistern’in karar alma biçiminin ne kadar korkutucu derecede yüzeysel olduğunu fark ediyorum.”
Cümle salona düştüğünde Austra’nın çenesi sertleşti. Sao homurdanır gibi nefes verdi. Hiroshi dikkatle başını kaldırdı. Vartin ise ilk kez tamamen sessizleşti. Shu’nun yüzünde hâlâ aynı sakin ifade vardı. Çünkü söylediği şeyin ağırlığını kanıtlamaya çalışmıyordu. Asıl mesele de buydu. Shu, kendisini haklı çıkarmaya çalışmadıkça karşısındakiler onun karşısında daha fazla savunmaya geçiyordu. Yayati’nin yüzündeki sertlik bunun en açık göstergesiydi. Shu bir kez daha konuştu. “Bir kararın Cistern tarafından verilmiş olması,” dedi, bakışlarını salondaki herkeste yavaşça gezdirerek, “onu doğru yapmaz.” Sonra yeniden Yayati’ye baktı. “Ve bir makamın yüksek olması, o makamda oturan kişinin yanılmaz olduğu anlamına gelmez.” Yayati’nin parmakları bastonunun üzerinde sıkılaştı. Shu bunu da fark etti. Ama yine gülümsemedi. Çünkü Shu’nun yapmak istediği şey Yayati’yi küçük düşürmek değildi. Daha basit ve daha tehlikeli bir şeydi. Onun kendisini nasıl gördüğünü ona göstermekti. “İnsanların en büyük yanılgısı,” dedi Shu, “kendi yarattıkları otorite imgelerine gerçekmiş gibi tapmalarıdır.” Salondaki hava ağırlaştı. “Bir insanı Büyük General ilan ederiz. Sonra onun kararlarının sorgulanamayacağına inanırız. Bir kurumu kutsal kabul ederiz. Sonra onun yaptığı her şeyi doğru sayarız. En sonunda da kendi düşüncemizi değil, o makamın bizim için düşündüğünü sanırız.” Shu’nun sesi hâlâ sakindi.
Fakat her kelimesi bir öncekinden daha derine işliyordu. “Böylece karşımızdaki insanı görmeyi bırakırız.” Kısa bir duraksama. “Onun yerine zihnimizde yarattığımız tanrıyla konuşmaya başlarız.” Shu’nun gözleri Yayati’nin gözlerine sabitlendi. “Ben sizinle konuşuyorum, Büyük General.” Bir anlık sessizlik. “Unvanınızla değil. Bastonunuzla değil. Cistern’in arkanızda bıraktığı otoriteyle hiç değil.” Shu’nun yüzünde çok hafif, neredeyse hüzünlü bir ifade oluştu. “Yalnızca sizinle.” Ve o anda Yayati’nin öfkesi ilk kez gerçekten anlam kazandı. Çünkü Shu Prryhi onun otoritesine saldırmamıştı. Otoritesinin arkasına saklanmasına izin vermemişti. “Eğer söylediklerim yanlışsa, onları çürütün.” Başını hafifçe yana eğdi. “Fakat yalnızca Cistern söyledi diye doğru olduklarını savunacaksanız...” Bir an sustu. “...o zaman burada kararları değil, inancı savunuyoruz demektir.” “Bir çocuğun bedeninde bilinmeyen bir varlık keşfediyorsunuz.” Parmaklarını masanın üstünde yavaşça birbirine vurdu. “Ve ilk refleksiniz onu izole etmek oluyor. Ardından da bedeninden zorla bir şey çıkarmayı planlıyorsunuz.” Başını hafifçe yana eğdi. “İlginç.” Yayati’nin sesi sertleşti. “Bu bir güvenlik protokolüydü.” “Hayır,” dedi Shu anında. “Bu korkuydu.” Salon bir anda sessizleşti. Gerçekten sessizleşti. Çünkü Usta Shu’nun söylediği şey yalnızca bir karşı çıkış değildi. O, Cistern’in temelini oluşturan düşünce biçimine saldırıyordu.
“Cistern’in en eski problemi,” dedi Shu sakin ama gittikçe ağırlaşan sesiyle, “her zaman aynı oldu. İnsanları anlamaya çalışmıyorsunuz. İnsanları kategorize ediyorsunuz.” Gözleri masanın etrafında dolaştı. “Tehdit. Silah. Risk. Faydalı. Zararlı.” Dudaklarının kenarında küçücük bir gülümseme oluştu. “Ne kadar verimli bir sistem.” Bu gülümseme… İnsanın içini rahatsız ediyordu. Çünkü Usta Shu gerçekten eğlenmeye başlamıştı. Surat ifadesi öyle görünüyordu. “Bir çocuk,” dedi tekrar, “bedeninde ne taşıdığını bile bilmiyor olabilir. Travma yaşamış olabilir. Korkmuş olabilir. Yardıma ihtiyaç duyuyor olabilir.” Gözleri yavaşça Yayati’ye döndü. “Ama siz ne yaptınız?” Kısa bir sessizlik oldu. “Onu zincirlediniz.” “Kelime seçimine dikkat et.” dedi Sao sertçe. Shu ilk kez ona baktı. Ve o bakış… Benim bile omurgamı ürpertti. Çünkü ustamın gözlerinde artık insani bir sıcaklık yoktu. Yalnızca soğuk bir zekâ vardı. “Kelime seçimi mi?” dedi hafifçe. “Çok iyi. O zaman daha doğru konuşalım.” Elleri birbirine kenetlendi. “Kuren Y’ın tutulduğu alanın büyüklüğü neydi? Günlük iletişim hakkı var mıydı? Uyutuldu mu? Enerji baskılama mühürleri kullanıldı mı? Fiziksel müdahale uygulandı mı? Zihinsel tarama yapıldı mı?” Başını hafifçe eğdi. “Yoksa bunların hiçbirini konuşmayacak mıyız?” Kimse cevap vermedi. Ve işte o sessizlik… O sessizlik her şeyi daha korkunç hale getiriyordu. Çünkü Shu haklıydı. Anlatılan hikâyede boşluklar vardı. Kocaman boşluklar. Yayati sonunda daha kontrollü görünmeye çalışarak konuştu. “Kuren Y’ın taşıdığı varlık binlerce insanın hayatını tehdit edecek düzeydeydi. Risk almak istemedik.” Shu’nun gözlerinde küçücük bir karanlık kıpırdadı. “Risk.” Çok yavaş tekrar etti bu kelimeyi. “Cistern ne zaman korksa aynı şeyi yapıyor.” Gözleri ağırlaştı. “Önce insanları ‘risk’ ilan ediyor. Sonra onları insan olmaktan çıkarıyor.”
Bu cümle salonun içine bir bıçak gibi saplandı. Çünkü hiç kimse buna doğrudan karşı çıkamıyordu. Shu devam etti. “Biliyor musunuz?” dedi sakin şekilde, “Ustamın bana bir zamanlar söylediği bir şey vardı.” O anda birkaç generalin yüzü istemsizce değişti. Ustam ile kastettiği kişi Magnus’tu… Bunu sanırım buradaki herkes biliyordu. Çünkü Magnus’un adı hâlâ insanlarda refleks yaratıyordu. “Bir toplum, korkularını adalet adı altında meşrulaştırmaya başladığında artık düzen değil, yalnızca organize paranoya üretir demişti.” Austra anında homurdandı. “Magnus’un fikirlerini burada örnek verme.” Shu ona bakmadan cevap verdi. “Ama ne ilginçtir ki…” dedi yavaşça, “Cistern yıllardır onun yöntemlerini kullanıyor.” O anda salondaki hava gerçekten değişti. Çünkü Shu artık açık açık saldırıyordu. Ve bunu öyle sakin yapıyordu ki karşı çıkmak daha zor hale geliyordu. “Bir çocuk bedeninde istemediği bir yük taşıyor olabilir,” dedi. “Ve siz onun neden böyle olduğunu araştırmak yerine onu kapatıyorsunuz. Ardından en yakın arkadaşı onu kurtarmaya çalıştığında ‘hain’ ilan ediyorsunuz.” Başını hafifçe yana eğdi. “Gerçekten merak ediyorum… burada ilk ihaneti yapan kimdi?” Bu soru… Odanın içine bırakılmış bir zehir gibiydi. Ben istemsizce nefesimi tuttum. Çünkü Shu artık yalnızca savunma yapmıyordu. O, insanların düşünce yönünü değiştiriyordu. Ve bunu fark ettiğim anda neden herkesin ondan çekindiğini bir kez daha anladım. Çünkü ustam savaş alanında değil… İnsan zihninin içinde savaşıyordu. Yayati bu kez gerçekten sertleşti. “Sözlerine dikkat etmek için son şansın, Shu Prryhi.” Ama Shu’nun yüzündeki ifade değişmedi. Hatta tam tersine…
Sanki bunu duymayı bekliyormuş gibi görünüyordu.
“Ben oldukça dikkatliyim, Büyük General,” dedi alçak bir sesle. “Asıl sorun… sizin yıllardır hiçbir şeye gerçekten dikkat etmemiş olmanız olabilir.”
Masadaki sessizlik artık normal değildi.
Kimse kıpırdamıyordu bile.
Çünkü herkes aynı şeyi hissediyordu.
Shu Prryhi…
Yavaş yavaş bütün toplantıyı kontrolü altına alıyordu. Karşısında durmak için meyilli olanlar vardı ancak kendilerini de hedef haline getirmek istemiyorlardı. Ustamdan daha tehlikeli generaller var. Bundan eminim, ancak onlar bile toplantı ortamında bu denli konuşmaya cüret edemezdi.
Bunu yapabilecek tek kişi kendinden üstünlere karşı gelebilecek olandı.
Toplantı salonunun içindeki hava artık yalnızca gerilmiş değildi; parçalanmanın eşiğine gelmişti. Shu konuşmaya başladığından beri odanın dengesi bozulmuştu ve bunu herkes hissediyordu. Çünkü insanlar genelde tartışmaları ses yükselince kontrolden çıkmış sanırdı. Oysa gerçekten tehlikeli tartışmalar sessizleşen tartışmalardı. İnsanların bağırmayı bırakıp düşünmeye başladığı anlar… düzenler için en korkutucu anlardı. Ve şu anda tam olarak bu oluyordu. Shu Prryhi, yalnızca Kuren ile Kazami’yi savunmuyor, Cistern’in temeline yerleştirilmiş bütün düşünce biçimini söküp masanın üstüne bırakıyordu. Daha kötüsü, bunu öyle sakin yapıyordu ki karşı çıkmak gittikçe zorlaşıyordu.
Ben ise sandalyemde otururken nefes alışlarımın bile ağırlaştığını hissediyordum. Çünkü ustamı daha önce birçok kez insanları sustururken görmüştüm ama bu farklıydı. Bu kez yalnızca zekâsını kullanmıyordu; insanları kendi vicdanlarıyla baş başa bırakıyordu. Ve bunu yaparken yüzündeki sakinlik, odadaki herkesi daha fazla huzursuz ediyordu. Shu’nun gözlerinde gittikçe büyüyen o karanlık düşünce biçimi… istemsizce bana Magnus’u hatırlatıyordu. İnsanların neden sürekli “Magnus’un öğrencisi olduğu her halinden belli oluyor” dediğini ilk kez bu kadar net anlayabiliyordum. Çünkü Shu konuşurken yalnızca kelimeler kullanmıyordu. İnsanların inandığı sistemleri birbirine çarpıştırıyordu.
Ve tam o anda…
Sao konuştu.
“Yeterince dinledik.”
Sesi salona yayıldığı anda atmosfer yeniden değişti. Çünkü Sao Imoria’nın konuşması bile insanlarda refleks yaratıyordu. O adamın varlığında doğal olmayan bir baskı vardı. Masanın diğer ucunda oturmasına rağmen insan onun bakışlarının ağırlığını hissedebiliyordu. Büyük General Yayati’nin eski öğrencisi olması boşuna değildi. Gururu, zekâsı ve kibri… hepsi insanın yüzüne çarpıyordu. Uzun siyah saçlarının arasından görünen keskin gözleri doğrudan Shu’ya çevrilmişti ve o bakışlarda açık bir küçümseme vardı.
Ben Sao’dan hiçbir zaman hoşlanmamıştım. Çünkü o konuşurken insan kendini savunma ihtiyacı hissederdi. Sanki karşısındaki herkesi doğuştan daha aşağı görüyormuş gibi davranıyordu. Ve şu an yüzündeki ifade tam olarak buydu. “Cistern’i sorgulamak ile açıkça aşağılamak arasındaki farkı unutuyorsun, Shu Prryhi,” dedi yavaş ama keskin bir sesle. “Bu toplantı iki kaçağın işlediği suçları değerlendirmek için yapılıyor. Sen ise konuyu bilinçli şekilde sistem tartışmasına çeviriyorsun.” Shu’nun yüzü değişmedi. Ama ben ustamın hafifçe ilgilenmeye başladığını fark ettim. Sao devam etti. “Kuren Y’ın bedeninde Leviathan bağlantılı bir varlık bulundu.” Elleri masanın üstünde birleşti. “Bu tek başına bile potansiyel felaket seviyesinde bir tehdittir. Cistern’in onu kontrol altına alması mantıklıdır.” Gözleri hafifçe daraldı. “Ve Kazami Korane’nin cevabı ne oldu?” Dudaklarında küçümseyici bir kıvrım oluştu. “Üst düzey yöneticileri öldürüp sistemi delmek.” Sessizlik. Sao’nun sesi biraz daha sertleşti. “Bunu romantikleştirmeye çalışmayı bırak. Arkadaşını kurtarmak için insan öldüren biri hâlâ katildir.” Bu cümle… Odanın içine ağır şekilde oturdu. Çünkü dürüst olmak gerekirse… Mantıklıydı. Ve bunu hissetmek beni daha da kötü hissettirdi. Sao devam etti. “Cistern mükemmel değil.” İlk kez bunu kabul etmişti. “Ama düzen dediğin şey mükemmellik üzerine kurulmaz. Kontrol üzerine kurulur.” Gözleri Shu’ya kilitlendi. “Senin gibi insanların sorunu şu… kaosun sonuçlarını yaşamadan özgürlük hakkında konuşmayı seviyorsunuz.” Austra başını hafifçe salladı. Yayati sessiz kaldı. Ve ben…
İlk kez Sao’nun neden Cistern’in en tehlikeli generallerinden biri olarak görüldüğünü anladım. Çünkü adam yalnızca kibirli değildi. Gerçekten zekiydi. Ve Shu da bunu anlamıştı. Ustam hafifçe geriye yaslandıktan sonra çok küçük bir gülümseme gösterdi. Ama o gülümseme… İnsanı rahatlatmıyordu. Tam tersine. “Kontrol.” dedi Shu yavaşça. “Ne ilginç bir kelime.” Sao’nun gözleri daraldı. Shu devam etti. “Cistern’in yüzyıllardır en sevdiği kelime bu.” Başını hafifçe yana eğdi. “İnsanları korumak için kontrol. Düzeni korumak için kontrol. Gücü korumak için kontrol.” Dudaklarının kenarında küçücük bir alay oluştu. “Ve ne gariptir ki bütün bunlara rağmen hâlâ çürümeye devam ediyor.” Austra sertçe nefes verdi. Ama Shu artık durmuyordu. “Savunma ağlarımız parçalanmış durumda,” dedi sakince. “Sınır bölgeleri yıllardır yeterince korunmuyor. Leviathan savaşı sırasında şehir neredeyse çökecekti.” Gözleri ağırlaştı. “Ama buna rağmen Cistern ne yaptı?” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra… “Nirvana sistemine daha fazla enerji aktarmaya devam etti.” Bu kelime salondaki havayı değiştirdi. Ben bile istemsizce gerildim. Nirvana… Cistern’in yalnızca bir enerji sistemi ya da kutsal bir yapıdan ibaret olmadığına inanılan o korkutucu merkez… çocukluğumdan beri hakkında sayısız hikâye duyduğum ama buna rağmen hiçbir zaman gerçekten anlayamadığım şeydi. Cistern’in bütün düzeni, on iki takımın bölgesel dağılımı, savunma ağları, bariyer sistemleri, enerji akışları ve hatta Sacred Domain’lerin birbirleriyle bağlantısı bile asırlardır Nirvana üzerinden şekilleniyordu. Şehrin tam merkezinde değil… merkez kavramının bile üstünde bir yerdeydi. Sanki fiziksel olarak
ulaşılabilen bir katman değil de, Cistern’in gerçekliğinin üzerine bindirilmiş ikinci bir gerçeklik gibiydi. “Sacred Domain Çekirdeği” deniyordu ona. Ve insanlar bu kelimeyi söylerken bile istemsizce seslerini düşürüyordu. Çünkü Nirvana yalnızca bir güç kaynağı değildi; Cistern’in varlığını sürdürmesinin sebebiydi. Eğer Nirvana çökerse, Cistern’in sınırlarını çevreleyen koruma ağlarının dağılacağına, Sacred Domain’in katmanlarının birbirinden ayrılacağına ve bütün düzenin birkaç gün içinde çökeceğine inanılırdı. Ama daha korkutucu olan şey… Nirvana’nın içinde ne olduğuydu. Ya da daha doğrusu, kimin olduğuydu. Takım 0. İnsanların varlığından bile tam emin olmadığı, diğer takımlardan tamamen kopuk olan o unutulmuş takım. Ve Nirvana’nın içinde yalnızca Takım 0’dan bir kişinin bulunduğu söylenirdi. Tek bir kişi. Kimsenin görmediği, kimsenin adını bilmediği, kimsenin gerçekten yaşayıp yaşamadığından emin olmadığı bir varlık. Ben bile yıllardır general olmama rağmen onun hakkında hiçbir bilgiye sahip değildim. Ne Mizu konuşmuştu onun hakkında, ne Aiga, ne Shu… hatta Vartin bile bir gün sarhoşken Nirvana’dan bahsedildiğinde bir anda susmuştu. Sanki herkes bilinçsizce aynı korkuyu taşıyordu. Çünkü söylentilere göre Nirvana yalnızca Cistern’i ayakta tutmuyor, aynı zamanda şehirde oluşan Ruh Gücü’nü topluyordu. İnsanların savaşlarından, korkularından, umutlarından, ölümlerinden ve yaşamlarından doğan bütün enerji… asırlardır Nirvana’ya akıyordu. Ve o güç… İkinci Kurucu’nun varlığına ekleniyordu. İnsanlar buna “denge” diyordu. Kurucuların Cistern’i korumak için bıraktığı kutsal sistem. Ama Shu’nun az önce söylediği şey zihnime saplanıp kalmıştı. Eğer insanların yaşamlarından doğan güç sürekli tek bir merkeze aktarılıyorsa… bu gerçekten koruma mıydı? Yoksa asırlardır kutsallık adı altında normalleştirilmiş başka bir sömürü biçimi miydi?
Shu’nun sesi bu noktada daha da sakinleşti.
“Cistern’in savunma ağı eksik.” Parmaklarını masaya hafifçe vurdu. “Asker sayısı yetersiz. Alt bölgelerde insanlar hâlâ düzgün korunmuyor.” Gözleri tek tek masadakilerin üzerinden geçti. “Ama siz hâlâ kaynakları Nirvana’ya aktarıyorsunuz.”
Sao anında karşılık verdi.
“Nirvana olmadan Cistern ayakta kalamaz.”
Shu başını hafifçe eğdi.
“Gerçekten mi?” dedi sakin şekilde. “O halde ilginç bir soru soralım.” Gözlerinde karanlık bir parıltı oluştu. “İnsanlardan alınan güçle bir kurucuyu beslemek… hırsızlık değil mi?”
Salon buz kesti.
Gerçekten.
Kimse kıpırdamadı bile.
Çünkü Shu az önce Cistern’in kurucusunu doğrudan hedef almıştı. Bu noktada benim bile canım sıkıldı. Çünkü bana Cistern’e ne olursa olsun sahip çıkmam gerektiğini de söyleyen ustamdı.
Ve bunu öyle sakin söylemişti ki cevap vermek daha da zor hale gelmişti.
“Bir çocuğu arkadaşını kurtardı diye hain ilan ediyorsunuz,” dedi Shu yavaşça. “Ama kurucularınız yüzlerce yıldır insanların yaşam enerjisini Nirvana adı altında kendilerine bağladığında ve kendi kurtuluşları için sizi kullandığında buna düzen diyorsunuz.” Sao’nun yüzü ilk kez gerçekten sertleşti. “Çizgiyi yeterince aştın. Bu noktada sana söylenebilecek tek şey-” Shu’nun gözleri ona döndü. Cümlesini bitirmesine izin vermeden ona doğru konuşmaya başladı. “Hayır.” dedi çok sakin şekilde. “Ben yalnızca sizin yıllardır çizdiğiniz çizgilerin ne kadar çürümüş olduğunu söylüyorum.” Ve tam o anda… Bir kahkaha sesi duyuldu. Garip şekilde rahat. Garip şekilde umursamaz. Ben istemsizce başımı çevirdim. Ryugu’ydu. Takım 8 Generali. Onu hâlâ tam tanımıyordum ama şu ana kadar sessiz duran adam bir anda sandalyesine yayılmış halde gülümsemeye başlamıştı. Uzun koyu saçlarını eliyle geriye itti ve inanılmaz rahat bir ses tonuyla konuştu. “Vay canına,” dedi. “Ben sadece sıkıcı bir suç toplantısı bekliyordum. Burada resmen medeniyet eleştirisi dönüyor.” Kimse cevap vermedi. Ama Ryugu bunu umursamıyor gibiydi. “Bu arada,” dedi hafifçe Shu’ya bakarak, “seni ilk kez canlı izliyorum General Shu.” Gülümsedi. “Hakkında anlatılanlar doğruymuş. İnsan konuşurken bile psikolojik baskı uygulamayı nasıl başarıyor gerçekten merak ettim.” Sao homurdandı. Ryugu devam etti. “Ama dürüst olmak gerekirse…” Başını yana eğdi. “Kuruculara hırsız demek biraz fazla cesurca değil miydi?” Gülümsedi. “Gerçi eğlenceliydi.” Shu ilk kez ona baktı.
Ve ben o anda Ryugu’nun neden tuhaf hissettirdiğini anladım. Adam ciddi görünmüyordu. Ama gözleri… Gözleri hiç rahat değildi. Sanki sürekli insanları test ediyormuş gibi bakıyordu. Ryugu hafifçe omuz silkti. “Ben taraf tutmuyorum bu arada,” dedi alaycı şekilde. “Hepinizi ayrı ayrı problemli buluyorum.” Vartin istemsizce güldü. Austra sinirlendi. Sao gözlerini kapattı. Ve ben… Ben yalnızca olanları izliyordum. Çünkü toplantı artık kontrolden çıkıyordu. Ama en korkutucu olan şey… Shu’nun bundan keyif alıyor gibi görünmesiydi. Ryugu’nun o gevşek, umursamaz ve alaycı tavrı salonun içinde yankılanırken içimde büyüyen şey artık yalnızca öfke değildi. O ana kadar susmuş olmamın ağırlığı, ustamın sürekli benim yerime konuşuyor oluşu, Kazami ile Kuren hakkında duyduklarım, herkesin bakışlarında gördüğüm o belirsiz suçlama hissi… hepsi zihnimin içinde üst üste yığılmıştı. Ve ben ne kadar sakin kalmaya çalışırsam çalışayım, içimde biriken o baskı artık taşmaya başlamıştı. Çünkü ben bu takımın generaliydim. O takımın insanları benim sorumluluğumdaydı. Kuren’in de, Kazami’nin de. Ve şu anda onların adları bütün Cistern’in önünde “hain” kelimesiyle birlikte anılırken onları savunan kişi ben değil… ustamdı. Bu düşünce, göğsümün içinde ağır bir taş gibi büyüyordu. Kendimi ilk kez gerçekten eksik hissediyordum. Yetersiz. Zayıf. Ve belki de en kötüsü… gereksiz. Ryugu sandalyesine yayılmış şekilde hafifçe gülümsemeye devam ederken gözlerini bana çevirdi. O adamın bakışlarında garip bir rahatlık vardı. İnsanları kışkırtmayı seven biri gibi görünüyordu. Sanki herkesin ne zaman patlayacağını görmek için ortamı dürtüyordu. Ve ben… tam da onun istediği şeyi yaptım. “Bu kadar hafife alınacak bir konu değil,” dedim aniden. Sesim salonda yankılandığında birkaç kişinin bakışı bana döndü. Shu’nun bile gözleri hafifçe kaymıştı ama yüzündeki ifade değişmemişti. Ryugu ise yalnızca kaşını kaldırdı.
“Hmma” dedi eğleniyormuş gibi. “Ben hafife almıyorum ki General Aki. Sadece odadaki herkes birbirini yemeye başlayınca izlemek ilginç oluyor.” Dişlerimi sıktım. “Sen anlamıyorsun,” dedim daha sert bir sesle. “Kuren ile Kazami böyle insanlar değil.” Ryugu başını hafifçe yana eğdi. “Ne kadar etkileyici bir savunma.” O alaycı ton… İçimdeki siniri biraz daha büyüttü. “Onları tanıyorum,” dedim hızlıca. “Kazami kimseyi sebepsiz yere öldürmez. Kuren de… o…” Cümlem yarım kaldı. Çünkü zihnimde hiçbir şey düzgün ilerlemiyordu. “Onlar bunu yapmak zorunda kalmış olabilirler.” Sao anında burnundan küçümseyici bir nefes verdi. Ryugu ise hâlâ gülümsüyordu. “Yani savunman şu mu?” dedi. “İnsan öldürmek bazen anlaşılabilir bir şey?” “Hayır!” dedim istemsizce sesimi yükselterek. “Demek istediğim şey bu değil!” Ama işte sorun buydu. Ne demek istediğimi ben bile bilmiyordum. Çünkü zihnim karmakarışıktı. Bir yanım Kuren ile Kazami’ye güvenmek istiyordu. Diğer yanım ise odadaki herkesin neden bu kadar sessiz olduğunu düşünmeden edemiyordu. Ve bütün bunların ortasında mantıklı cümleler kurmaya çalıştıkça daha fazla batıyordum. Ryugu hafifçe öne eğildi. “Peki General Aki,” dedi sakin şekilde, “o zaman bize açıklar mısın.” Gözleri üzerime kilitlendi. “Bir grup üst düzey yönetici ölü bulunduysa… bu olayın başka nasıl bir açıklaması olabilir?” Cevap veremedim. Gerçekten veremedim. Çünkü bilmiyordum. Ve bunu fark ettiğim anda göğsümün içinde korkunç bir baskı oluştu. Ryugu devam etti.
“Bak, ben burada suçlu ilan etmeye çalışmıyorum.” Omuz silkti. “Ama senin söylediklerin tamamen duygusal geliyor.” Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme vardı. “Bir generalin biraz daha mantıklı konuşmasını beklerdim açıkçası.” Bu cümle… İçime oturdu. Ben tekrar konuşmaya çalıştım. “Ben sadece…” Nefesim düzensizleşmişti. “Kuren’in böyle bir şeye zorlanmış olabileceğini söylüyorum. Eğer Cistern gerçekten—” “Gerçekten ne?” dedi Sao keskin bir sesle. Bakışları üzerime saplandı. “Cistern’in suçlu olduğunu mu söyleyeceksin şimdi?” Dudaklarında küçümseyici bir gülümseme oluştu. “Kendi takımını bile kontrol edememiş bir general olarak?” Göğsüm sıkıştı. Ve o anda fark ettim. Ben kaybediyordum. Çünkü söylediklerimin hiçbir ağırlığı yoktu. Düşünmeden konuşuyordum. Savunmaya çalıştıkça daha fazla açık veriyordum. Shu’nun bütün o dikkatli baskısı, kurduğu o zekice sorgulama ağı… benim ağzımdan çıkan her cümleyle dağılmaya başlamıştı. Ve ustam bunu fark etmişti. Gözlerim istemsizce ona kaydı. Belki yardım eder diye. Belki bir şey söyler diye. Belki beni destekler diye. Ama Shu yalnızca bana baktı. Uzun birkaç saniye boyunca. Ve sonra… İlk kez yüzündeki ifade hafifçe değişti.
Hayal kırıklığıydı bu. “Akihiro,” dedi sakin ama buz gibi bir sesle, “duygularını kontrol edemeyeceksen konuşmamalısın.” O an… Sanki biri göğsümün tam ortasına bir şey sapladı. Salon sessizleşmişti. Ama ben yalnızca ustamın sesini duyuyordum. Shu devam etti. “Bir tartışmada yalnızca haklı olmak yetmez.” Gözleri ağırlaştı. “Karşındaki insanın seni nasıl çürüteceğini de düşünmen gerekir.” Parmaklarını masaya hafifçe vurdu. “Şu an yaptığın şey savunmak değil. Karşı tarafın işini kolaylaştırmak.” Nefes alamıyormuş gibi hissettim. Çünkü o anda fark ettim. Ustam haklıydı. Ben gerçekten her şeyi daha kötü hale getirmiştim. Ve bu fark ediş… İçimde bir şeyleri kırdı. Çocukluğumdan beri Shu’nun yanında yetişmiştim. Onun öğretileriyle büyümüştüm. Düşünmeyi, savaşmayı, insanları korumayı, karar vermeyi… hepsini ondan öğrenmiştim. Ve şimdi, bütün generallerin önünde bana baktığında gözlerinde gördüğüm şey destek değil… hayal kırıklığıydı. Bu düşünce zihnime yerleştiği anda içimdeki bütün denge bozulmaya başladı. Ben ne yapıyordum? Gerçekten ne yapıyordum? Kuren ile Kazami’yi koruyamıyordum. Takımımı savunamıyordum. Kendi ustamın kurduğu savunmayı bile mahvediyordum. Ve daha kötüsü… Bütün bunların ortasında kendimi hâlâ “general” diye çağırıyordum.
O an salondaki herkesin bana baktığını hissettim. Sao’nun küçümseyen gözleri. Austra’nın sert bakışı. Ryugu’nun hâlâ eğleniyormuş gibi duran ifadesi. Vartin’in sessizleşmiş hali. Mizu burada olsaydı yüzü nasıl olurdu diye düşünmek bile istemedim. Çünkü ilk kez… Gerçekten başarısız hissediyordum. Ve bu his düşündüğümden çok daha ağırdı. Göğsümün içinde yavaşça büyüyen şey artık yalnızca korku değildi. Kendimden utanıyordum. İçimdeki bütün düşünceler birbirine karışıyordu. “Ben onların generaliyim” diyordum kendi kendime ama bu cümle artık kulağımda boş bir unvan gibi yankılanıyordu. Çünkü bir general insanlarını koruyabilmeliydi. Onları savunabilmeliydi. Onların yanında dimdik durabilmeliydi. Ama ben şu anda yalnızca oturduğu yerde dağılan bir çocuk gibi hissediyordum. Ve en korkuncu… bunu herkesin görüyor olmasıydı. Shu son kez bana baktığında gözlerimi kaçırdım. Çünkü onun gözlerinin içine bakarsam… Gerçekten parçalanacağımdan korktum. BÖLÜM SONU