AKIHIRO ATLAS İnsan bazı insanları gördüğü anda geçmişi hatırlıyordu.
Bu garip bir şeydi aslında. Çünkü anılar çoğu zaman belirli olaylarla değil, hislerle geri dönüyordu. Bir ses tonu. Bir gülümseme. Bir insanın omzunu hafifçe kaldırış şekli bile zihninin derinliklerinde yıllardır dokunmadığın kapıları açabiliyordu. Ve Vartin Voldert’i gördüğüm anda tam olarak bunu yaşamıştım. Birkaç saniyeliğine Takım 1 binasının kaotik koridorları, etrafımdaki insan kalabalığı ve yaklaşan toplantının ağırlığı zihnimden silinmişti. Çünkü karşımda duran adam… bana uzun zamandır hissetmediğim bir şeyi hatırlatıyordu.
Rahatlığı hatırlatıyordu. Bir bedenin kesinlikle huzura erebildiği sayılı duygulardan birisini.
Gerçek anlamda rahat olmayı hatırlatıyordu.
Cistern’de büyürken etrafımda çok fazla güçlü insan vardı. Generaller, savaşçılar, eğitmenler, stratejistler… ama bunların büyük çoğunluğu insanın omzuna ağırlık bindiren türden insanlardı. Yanlarında sürekli dikkatli durmak zorunda hissederdin. Her hareketini düşünürdün. Çünkü onların varlığı bile baskı yaratırdı. Hele ki Usta Shu gibi biriyle büyüyorsan… bu his daha da ağır olurdu.
Çünkü Usta Shu yalnızca güçlü değildi.
O… insanın düşüncelerini bile tartabilecekmiş gibi hissettiren biriydi. Onun zihni ile ölçüşebilecek bir algı kapasitesine sahip başka kimseyi görememiştim. Magnus, ona kıyasla çok daha fazla bilgiliydi. Ancak, ustamın aklını kontrol ediş şekli, söyledikleri, hissettirdikleri Magnus ile kıyaslanamazdı. Ustam apayrı bir seviyede idi, benim için.
Onun yanında yalan söylemek imkânsız gibi gelirdi. Sessizliği bile insanı düşünmeye zorlayan türdendi. Saatler boyunca tek bir yerde oturup konuşmadan gökyüzüne bakabilir ve buna rağmen insana bir şey öğretmiş gibi hissettirebilirdi. Her cümlesi ağırdı. Her bakışı anlam taşıyordu. Çocukken onun yanında bazen yanlış nefes almaktan bile çekindiğimi hatırlıyorum. Çünkü Usta Shu’nun varlığı insana sürekli kendi eksiklerini düşündürürdü.
Ama General Vartin…
Vartin tam tersiydi.
Gerçekten tam tersiydi. Onlar arasındaki zıtlığı anlamak için çok çaba sarf etmenize gerek yoktu.
Ve belki de bu yüzden onu bu kadar seviyordum.
Çünkü onun yanında düşünmek zorunda kalmıyordum.
Sadece yaşayabiliyordum.
Ustam Shu ile geçirdiğim zaman kadar zaman tabi ki General Vartin ile geçirmemiştim. On beş yaşımdan on sekiz yaşıma kadar tamamen ustam ile birlikteydim. Her gün onun yanında
eğitim yapar, öğütlerini dinler ve sohbet edip vakit geçirirdim. General Vartin ise, arada denk geldiğimiz birisiydi. O anlarda konuşurduk veya Ustam bana onların geçmiş anılarını anlatırdı. Kendisi hakkında bu sayede bilgi edinirdim. İnsanlar ilk bakışta Shu ve Vartin’in nasıl bu kadar yakın arkadaş olduklarını anlayamazdı zaten. Hatta dürüst olmak gerekirse ben bile çocukken bunu uzun süre anlayamamıştım. Çünkü biri sessiz bir göl gibiydi, diğeri ise taşkın bir nehir gibi. Shu bir odaya girdiğinde herkes istemsizce sakinleşirdi. Bazen ise, o bilge cümlelerinin arasında derin düşüncelere kapılırlardı. Vartin bir odaya girdiğinde ise o oda birkaç dakika içinde savaş alanına dönerdi. Ve işin ilgi çekici kısmı… Vartin bunu isteyerek yapmıyordu. O gerçekten böyleydi. Doğal hâli buydu. Bir anımı hâlâ çok net hatırlıyorum. O zamanlar sanırım on altı yaşındaydım. Usta Shu beni eğitim alanına götürmüştü çünkü o gün Vartin de gelecekti. Normalde Shu’nun eğitimleri sessiz geçerdi. Uzun meditasyonlar, saatler süren denge çalışmaları, zihinsel odaklanma egzersizleri… bazen gün sonunda fiziksel olarak değil zihinsel olarak tükenirdim. Ama o gün eğitim alanına girdiğimiz anda Vartin çoktan oradaydı. Ve ilk gördüğüm şey… Adamın eğitim alanının ortasında ters takla atarak bağırmasıydı. “SHUUUUU! SONUNDA GELDİN!” O kadar yüksek sesle bağırmıştı ki eğitim alanındaki birkaç kuş korkup havalanmıştı. Shu ise her zamanki sakinliğiyle ona bakmış ve yalnızca şunu söylemişti: “Sabahın altısında neden ters takla atıyorsun?” Vartin’in cevabı hâlâ aklımda. “Kan dolaşımını aktif etmek lazım!” Hayatımda o kadar ciddi söylenmiş daha saçma bir cevap duymamıştım. Ve işin daha da korkunç kısmı, Shu buna gerçekten cevap vermişti. “Bu bilimsel olarak mantıklı değil.” Ustam bunu söylerken elini çenesine götürdü ve alaycı bir sözmüş gibi algılamadığını da suratına bakarak anlayabilmiştim. Gerçekten General Vartin’e böyle alışık diye düşündüm. “AMA EĞLENCELİ!” diye yanıtladı… kim olduğu belli zaten.
O gün eğitim yapmaya çalışmıştık ama Vartin yüzünden hiçbir şey normal ilerlememişti. Bir noktada bana mızrak eğitimi vereceğini söylemişti ama verdiği eğitim gerçekten korkunçtu. Çünkü adam teknik öğretmek yerine sürekli içgüdüyle hareket etmem gerektiğini söylüyordu. “DÜŞÜNME AKI! VUR!” “AMA NEREYE—” “HERHANGİ BİR YERE!” Ve ardından gerçekten üzerime saldırmıştı. Ben daha savunma pozisyonu bile alamadan kılıcını elinde döndürüp beni eğitim alanındaki su havuzuna fırlatmıştı. Hâlâ o anı hatırladıkça utanıyorum çünkü sudan çıktığımda gerçekten ağzımdan tek çıkan şey şu olmuştu: “Bu eğitim değil…” Vartin ise kahkahadan nefes alamıyordu. Usta Shu’nun yüz ifadesi hâlâ gözümün önünde. Sanki yıllık eğitimini boşa vermiş gibi hissediyordu adamcağız… Kafasını hafifçe eğmişti ve gözlerini kapatmıştı. İnsan onun o ifadeyi yaptığında ne düşündüğünü asla anlayamazdı ama o gün eminim içinden “neden hâlâ bununla arkadaşım?” diyordu. Ama işte garip olan şey şuydu: Vartin’in yanında gerçekten eğleniyordum. Belli etmese bile bence ustamda öyle hissediyordu. Çünkü General Vartin insana sürekli hayatta olduğunu hissettiren türden biriydi. Onun yanında sessizlik uzun sürmezdi. Bir şekilde seni güldürürdü. Bir şekilde omzundaki yükü hafifletirdi. Ve bunu bilinçli yapmıyordu bile. Doğal hâli buydu. Bir başka günü hatırlıyorum. Bir görev dönüşüydü sanırım. Yaralanmıştım. Omzum ciddi şekilde kesilmişti ve moralim inanılmaz bozuktu çünkü görev sırasında hata yapmıştım. Kendimden nefret ettiğim o dönemlerden biriydi. Eğitim odasının dışında tek başıma otururken Vartin yanıma gelmişti. Normalde insanlar o hâlimi görünce sessizleşirdi. Çünkü çocukluğumdan beri yüzümdeki ifadeler insanların bana yaklaşmasını zorlaştırıyordu. Ama Vartin oturur oturmaz bana şunu demişti: “Bugün ölmedin. Bu yüzden yemek yiyelim.” O kadar saçma bir cümleydi ki birkaç saniye boyunca ne cevap vereceğimi bilememiştim.
“Bu nasıl motivasyon cümlesi?” “İşe yaradı mı?” “…Biraz.” “Tamamdır o zaman.” Ve gerçekten beni sürükleyerek yemek bölümüne götürmüştü. Hatta beni neredeyse hiç tanımamasına rağmen en sevdiğim yemekleri bile bulup hazırlatmıştı. Çok mutlu olmuştum. Şimdi düşününce anlıyorum. Vartin’in insanlara iyi gelmesinin sebebi buydu. O insanların yaralarını sürekli kurcalamazdı. Nefes almalarını sağlardı. Usta Shu sana hayatı anlamayı öğretirdi. Vartin ise yaşamayı öğretirdi. Ve dürüst olmak gerekirse… bazen insanın ikincisine daha çok ihtiyacı oluyordu. Özellikle benim gibi biri için. Kendimi ikisinden de eğitim almış olduğum için çok şanslı görüyorum… Çünkü çocukluğumdan beri sürekli düşünüyordum. Sürekli daha güçlü olmam gerektiğini hissediyordum. Sürekli birilerini koruma sorumluluğunu taşıyordum. Ama Vartin’in yanında bunların ağırlığı birkaç saatliğine bile olsa hafifliyordu. Belki de bu yüzden onu gördüğüm anda içimdeki gerginlik çözülmüştü. Çünkü karşımda duran adam yalnızca güçlü bir general değildi. O… bana geçmişte yaşayamadığım çocukluk zamanlarımı yaşayabileceğimi hatırlatan birkaç insandan biriydi. Vartin Voldert’i görmek zihnimde bir sürü eski anıyı uyandırmıştı ama sanırım beni asıl şaşırtan şey… onun hiç değişmemiş olmasıydı. Gerçekten hiç değişmemişti. Cistern yıllar boyunca insanları değiştirirdi. Özellikle generalleri. Savaşlar, kayıplar, politik baskılar, görevler ve sürekli omuzlarında taşımak zorunda oldukları yüzlerce insanın hayatı… bütün bunlar bir süre sonra insanın ses tonunu bile değiştirirdi. Bazı insanlar daha sessiz olurdu. Bazıları daha sert. Bazılarıysa yalnızca yorulurdu. Ama Vartin’in karşısında dururken garip bir şekilde geçmişteki o çocukluk hissi geri gelmişti çünkü adam hâlâ aynı enerjiyi taşıyordu. Aynı saçma rahatlığı. Aynı bitmek bilmeyen hareketliliği. Sanki Cistern’in bütün ağırlığı onun omuzlarına çarpıyor ama hiçbir zaman tam olarak üstünde kalamıyordu. Bana birkaç saniye baktıktan sonra yüzündeki gülümseme genişledi. Sonra bir anda iki elini omuzlarıma koydu.
“BOYUN UZAMIŞ!” Koridorun ortasında birkaç kişi dönüp bize baktı. Ben göz kırpmadan ona baktım. “General Vartin…” “Kas da yapmışsın!” dedi ciddi ciddi. “Ama suratın daha depresif olmuş.” “Bu nasıl gözlem?” diye suratımı saçma bir şekilde bükerek sordum. “Çok profesyonel bir gözlem.” diye yanıtladı göğsünü şişirerek ve böbürlü bir ses tonuyla. “Usta Shu sana profesyonellik öğretmedi mi hiç?” diye utanç içerisinde sordum. Vartin kahkahayı bastı. Gerçekten yüksek sesli, içten bir kahkahaydı bu. Etrafındaki birkaç görevli istemsizce dönüp baktı çünkü adamın enerjisi bulunduğu alanın atmosferini fiziksel olarak değiştiriyormuş gibi hissediliyordu. “Shu bana yıllarca profesyonellik öğretmeye çalıştı,” dedi gözlerini siler gibi yaparak. “Sonra pes etti.” Bunu söylerken yüzündeki ifade o kadar doğal ve gururluydu ki istemsizce güldüm. Gerçekten güldüm. Ve bunu fark ettiğim anda içimde garip bir rahatlama oluştu. Çünkü uzun zamandır insanlarla böyle konuşmamıştım. Sacred Domain’lerde geçirdiğim yıllar boyunca çoğu konuşma ya ölümle ilgiliydi ya görevlerle ya da insanların taşıdığı acılarla. Kahkahaların bile ağır geldiği yerlerde yaşamıştım. Ama şimdi… şimdi Cistern’in kalbinde, Team 1’in kaotik koridorlarının ortasında Vartin’le konuşurken birkaç saniyeliğine gerçekten normal hissediyordum. Vartin bana birkaç saniye boyunca tek kelime etmeden baktı. Gözleri yüzümde dolaşıyor, sanki bir yapbozun eksik parçasını yerine oturtmaya çalışıyormuş gibi en ufak ayrıntıyı bile inceliyordu. Kaşları yavaşça çatıldı, ardından göz kapakları hafifçe kısıldı. O ifadeyi tanıyordum. Bu, kafasında son derece saçma ama kendince dâhiyane bir bağlantı kurduğu zaman takındığı ifadeydi. “Dur bir saniye...” dedi, ses tonu bir dedektifin büyük sırrı çözmek üzereymiş gibi şüphe doluydu. Parmaklarından birini bana doğru uzattı. “Sen... şimdi toplantıya mı gidiyorsun?” Bir an duraksadım. “Evet?” Sanki dünyadaki en büyük piyangoyu kazanmış gibi gözleri bir anda açıldı. Dudaklarının kenarı kulaklarına kadar uzanan kocaman bir gülümsemeye dönüştü. “İŞTE BU!”
Ne olduğunu anlayamadan ağır eli omzuma bütün gücüyle indi. Darbenin şiddetiyle bütün vücudum öne doğru savruldu. Omzumun içinden tok bir acı geçti; birkaç saniyeliğine gerçekten yerinden çıkmış gibi hissettim. Refleksle acıyan noktayı tutarken yüzüm istemsizce buruşturdu. “Kolumu kıracaksın!” diye bağırdım, birkaç adım geri çekilerek. “Normal insanlar sevinince sarılır, sen kemik kırmaya mı çalışıyorsun?” Vartin ise en ufak bir pişmanlık göstermiyordu. Tam aksine, gözlerinin içi çocuk gibi parlıyordu. Yerinde duramıyor, heyecandan bir ayağından diğerine ağırlık veriyor, ellerini rastgele sallıyordu. “Aki!” dedi nefes nefese kalmış gibi. “Bu... bu... Generaller Toplantısı!” “Farkındayım!” “BÜTÜN GENERALLER AYNI ODADA OLACAK!” “Onu da biliyorum!” “Bu... inanılmaz!” Alnıma elimle hafifçe vurup derin bir iç çektim. “Sen niye bu kadar heyecanlısın?” Vartin bir an sustu. Sonra yüzündeki gülümseme daha da büyüdü. O gülümseme, mantıklı hiçbir insanın görmek istemeyeceği türdendi; çünkü arkasında kesinlikle kötü bir fikir vardı. “Çünkü...” dedi dramatik bir sessizlik yaratarak. İşaret parmağını havaya kaldırdı. “Kaos olacak.” Gözlerimi kapattım. Elbette. Başka ne bekliyordum ki? “Bu iyi bir sebep değil.” “Benim için gayet iyi bir sebep!” dedi kahkaha atarak. “Düşünsene! Aynı odada onlarca General! Her biri birbirinden daha inatçı, daha kibirli, daha güçlü! Birisi kesin diğerine laf sokacak. Öbürü sinirlenecek. Sonra biri masaya vuracak. Belki birisi güç bile kullanır! Ah... harika olacak.”
Konuşurken iki elini havada çılgınca hareket ettiriyor, kafasında canlandırdığı felaket senaryolarını adeta büyük bir tiyatro gösterisi gibi oynuyordu. Gözlerinde, savaş meydanına çıkacak bir komutandan çok ücretsiz eğlence bileti kazanmış bir çocuğun heyecanı vardı. Başımı iki yana salladım. “Sen gerçekten sorunlusun.” “Hayır.” dedi kendinden emin bir ifadeyle. “Ben sadece olasılıkları değerlendiriyorum.” “Sen felaket bekliyorsun.” “Felaket değil...” dedi, sırıtarak. “Kaliteli eğlence.” Derin bir nefes verdim. “Bir gün sırf şu ağzın yüzünden seni biri öldürecek.” “Olabilir.” dedi omuz silkerek. “Ama o güne kadar izleyeceğim kaos buna değer.” Ardından iki kolunu iki yana açtı, sanki görünmez bir seyirci kitlesine hitap ediyormuş gibi başını gökyüzüne kaldırdı. “Ne derler bilirsin!” Bir eliyle göğsünü gösterdi, diğerini yumruk yaparak havaya kaldırdı. “Kaos varsa... Adalet de vardır!” Sözünü bitirdiğinde koridor birkaç saniyeliğine sessizliğe gömüldü. Ben ise sadece boş gözlerle ona baktım. "...Bu sözün hiçbir mantığı yok." “Olmak zorunda da değil.” dedi kahkahasını bastıramayarak. “Havalı duyuluyor ya, bana yeter.” Gerçekten bağırarak konuşuyordu. Yanımızdan geçen birkaç görevli yine dönüp baktı. İçlerinden biri Vartin’i tanıyınca direkt başka tarafa yürümeye karar verdi. Büyük ihtimalle başına iş almak istemiyordu. Vartin ise hâlâ çocuk gibi heyecanlı görünüyordu. “Son toplantıyı hatırlıyor musun?” dedi gözleri parlayarak. “Team 6 Generali masayı kırmıştı!” “Hatırlıyorum çünkü masanın parçaları bana çarpmıştı.”
Bunu söylerken ben sinirlendim çünkü gerçekten canım yanmıştı. Her yerime kıymık batmıştı. “ÇOK İYİYDİ!” Bu adam niye bunu bu kadar eğlenceli buluyor?!!! “Hayır değildi!” Vartin yeniden kahkahayı bastı. İnsan onun yanında uzun süre ciddi kalamıyordu. Bu fiziksel olarak mümkün değildi sanırım. Adamın enerjisi bulaşıcıydı. Ve dürüst olmak gerekirse… buna ihtiyacım vardı. Çünkü zihnimin arkasında hâlâ Jared’in odası vardı. Mizu’nun sessizliği vardı. Magnus vardı. Yaklaşan toplantının ağırlığı vardı. Ama şu an birkaç dakikalığına bunların üstüne bir perde çekilmiş gibiydi. Vartin bir anda gözlerini kıstıktan sonra bana doğru eğildi. “Bu arada,” dedi daha alçak sesle, “bütün generallerin aynı anda çağrılması hiç iyiye işaret değil.” Yüzümdeki hafif gülümseme biraz zayıfladı. “Biliyorum.” diye yanıtlayabildim sadece ve sessizce. Koridorun gürültüsü birkaç saniyeliğine daha uzak hissedildi. Çünkü ikimiz de bunun ne anlama geldiğini biliyorduk. Cistern’de Generaller Toplantısı sıradan bir şey değildi. Bu toplantılar yalnızca şehir büyük bir tehditle karşı karşıya kaldığında yapılırdı. Büyük savaşlar. Politik krizler. İsyanlar. Sacred Domain anomalileri. Supreme Five hareketleri. Ve son zamanlarda… Bunların hepsi aynı anda yaşanıyormuş gibi hissediliyordu. Vartin birkaç saniye boyunca yüzüme baktıktan sonra ağır havayı bilinçli şekilde dağıtır gibi tekrar sırıtmayı başardı. “NEYSE!” dedi Vartin, iki elini sertçe birbirine vururken. Ses taş koridorun içinde yankılanıp birkaç saniyeliğine havayı doldurdu. Yüzündeki o aşırı rahat ifade, sanki biraz önce hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. “Önce oraya ulaşalım.” Kaşımı hafifçe kaldırıp ona baktım. Şu anki tavrı… beni gereğinden fazla tedirgin ediyordu. “Dur…” dedim şüpheyle gözlerimi kısmış halde. “Sen yolu biliyor musun?”
Vartin’in yüzünde o anda oluşan gülümseme, hayatımda gördüğüm en güven vermeyen ifadelerden biriydi. Dudaklarının bir köşesi yukarı kıvrılmıştı ama gözlerinde en ufak bir eminlik yoktu. Daha çok… yakalanmış bir çocuğun doğaçlama yapmaya çalışmasına benziyordu. “Kesinlikle.” Bir saniye boyunca ona boş boş baktım. “…Bu cevap bana güven vermedi.” “Çünkü heyecan unsurunu bozmak istemiyorum.” “General…” diye başladım yavaşça. Sesimdeki şüpheyi gizleme gereği bile duymuyordum artık. “Gerçekten kaybolmuş olabilir misin?” Vartin birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra omuz silkti. “Belki.” “GENERAL.” “Tamam tamam biliyorum!” Sinirli bir nefes verdim. Bu adam gerçekten bir orduyu yönetiyordu. İnsanlar ona emir alırken hiç mi korkmuyor, diye ciddi ciddi düşünmeye başlamıştım artık. Koridorun taş duvarlarının arasından geçerken tavandaki eski lambaların solgun ışıkları üzerimize vuruyordu. Dışarıdan gelen rüzgâr dar pencerelerin aralıklarından içeri süzülüyor, uzun pelerinleri hafifçe dalgalandırıyordu. Vartin ise bütün bu durumun ciddiyetini tamamen unutmuş gibi davranıyordu. Hatta yüzündeki ifadeye bakılırsa bundan eğleniyor bile olabilirdi. Tam ağzımı açıp ona bir şey daha söyleyecekken bir anda bileğimden tuttu. Ve koşmaya başladı. “BEKLE—” “GEÇ KALIYORUZ!” “KOŞMANA GEREK YOK!” “Ama daha eğlenceli!” “BU BİR GEREKÇE DEĞİL!” diye bağırdım beni çekiştirerek koştururken. Birinin beni tutup koşturmasının can yakıcı olduğunu anlaması lazım artık… bütün dünyanın! Taş zeminde yankılanan ayak seslerimiz koridor boyunca dağılırken istemsizce dengesimi toparlamaya çalıştım. Vartin önümde neredeyse çocuk gibi sırıtıyordu. Pelerini arkasında
savruluyor, saçları koşunun etkisiyle dağılırken umurunda bile olmuyordu. Sanki koskoca general değil de akademiden kaçmış problemli bir öğrenci gibiydi. Ben ise onun temposuna ayak uydurmaya çalışırken nefesimi kontrol etmeye uğraşıyordum. “General Vartin!” diye tekrar bağırdım, kolumu onun demir mengeneyi andıran tutuşundan kurtarmaya çalışırken. “En azından nereye gittiğimizi söyle!” Hiç yavaşlamadı. Başını bile çevirmeden elini havada gelişigüzel salladı. “Bulunca öğrenirsin!” “BU HİÇ RAHATLATMIYOR!” Ayak seslerimiz uzun taş koridorlarda yankılanıyor, her adımımız duvarlardan geri dönerek kulaklarımı dolduruyordu. Vartin öyle bir hızla ilerliyordu ki ona ayak uydurabilmek için neredeyse koşmak zorundaydım. Sorun şu ki koşmuyor, resmen sürükleniyordum. Elimi bırakmaya niyeti yoktu ve attığı her uzun adım beni istemsizce peşinden çekiyordu. Koridorun keskin köşesini döndüğümüz anda önümde yükselen kalın taş sütunu son anda fark ettim. “Ne—” Refleksle bütün vücudumu geriye attım. Burnum sütunun sert yüzeyine birkaç santimetre kala durdu. Rüzgâr bile yüzüme çarpmıştı. “Uff...” Kalbim bir anlığına göğsümden çıkacakmış gibi hızlandı. Arkamdan beklediğim tek şey özür dilemesiydi. Onun yerine... General Vartin gerçekten kahkaha atıyordu. Hem de içten. Omuzları sarsılıyor, nefes almakta zorlanacak kadar gülüyordu. “Dikkat etsene!” dedi kahkahalarının arasından. Gözlerimi faltaşı gibi açtım. “BEN Mİ DİKKAT EDEYİM?!” diye haykırdım. “BENİ SÜRÜKLÜYORSUN!” “Takım çalışması buna denir!” “Bu takım çalışması değil, bu düpedüz adam kaçırma!”
“Teknik olarak gönüllü geliyorsun.” “Kolumu bırakmadığın için gönüllü sayılmıyorum!” “Detaylar...” “Hayır! Bu tam olarak ana konu!” Vartin omzunun üzerinden bana kısa bir bakış attı. Yüzündeki o rahat, umursamaz sırıtış zerre değişmemişti. Sanki bütün bunlar son derece normalmiş gibi kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Abartıyorsun.” Derin bir nefes alıp boş gözlerle ona baktım. “Ben ölmeden önce hepiniz bunu söylüyorsunuz zaten.” “Bak, hâlâ ölmedin.” “Henüz!” Koridor boyunca resmen peşinden sürükleniyordum. Önümü doğru düzgün göremiyor, sadece Vartin'in temposuna ayak uydurmaya çalışıyordum. Karşımıza çıkan askerler ve görevliler bizi fark ettikleri anda refleksle iki yana çekiliyorlardı. Kimisi şaşkınlıkla arkamızdan bakıyor, kimisi ise Vartin'i tanıdığı için sessizce yol veriyordu. Bir görevlinin elindeki dosyalar, yanımızdan geçtiğimiz sırada oluşan rüzgârla yere saçıldı. “Özür dileriz!” diye bağırdım arkamdan. “Ben dilemedim!” dedi Vartin hiç durmadan. “Fark ettim!” Bir başka koridoru daha dönmüştük. Duvarlardaki armalar bana tanıdık gelmiyordu. Pencereler azalmış, taş sütunların yerini daha dar geçitler almaya başlamıştı. Kaşlarımı çattım. İçimde rahatsız edici bir his oluştu. “...Bir dakika.” Etrafıma dikkatlice baktım. “Burası bana hiç tanıdık gelmiyor.” Vartin cevap vermedi. Bu da şüphemi daha da artırdı. “General Vartin.”
Başını yavaşça bana çevirdi. “Yanlış koridora girmiş olmayalım?” Adam en ufak bir tereddüt göstermeden yürümeye devam etti. “Yok canım.” “Bu cevabın bana hiç güven vermedi.” “İç sesime güveniyorum.” “Senin iç sesin geçen ay seni kadınlar koğuşuna sokmuştu.” “Kapılar birbirine benziyordu.” “Olay kapılar değildi!” Birkaç saniye sessizlik oldu. Şüpheyle etrafı incelemeye devam ettim. “...Burası gerçekten doğru yol mu?!” Vartin ilk kez duraksadı. Adımlarını yavaşlattı. Çenesini kaşıdı. Sağa baktı. Sola baktı. Sonra tavana baktı. Sanki ilk kez bulunduğu yeri fark ediyormuş gibi etrafı incelemeye başladı. İçimdeki umut hızla ölmeye başladı. “General ...Vartin.” “Efendim?” “Doğru yolu biliyorsun değil mi?” Bana dönüp son derece kendinden emin bir ifadeyle başını salladı. “Büyük ihtimalle.” Dünyam birkaç saniyeliğine sessizliğe gömüldü.
“...Ne dedin?” “Büyük ihtimalle.” “BÜYÜK İHTİMAL Mİ?!” Sesim öyle yüksek çıkmıştı ki koridorun taş duvarları bile yankıyı birkaç kez geri gönderdi. Vartin ise omuz silkmekle yetindi. “Hayat biraz da risk almaktır.” “Bu risk değil!” “Peki?” “Bu... yön duygusu olmayan bir manyağın peşine takılmak!” Sonunda devasa siyah kapıların bulunduğu ana koridora ulaştığımızda nefesimi toparlamaya çalışıyordum. Koridor diğer bölümlere göre çok daha sessizdi. Kalın metal duvarların üzerinde eski Cistern armaları işlenmişti ve iki tarafta ağır zırhlı muhafızlar nöbet tutuyordu. Buradaki atmosfer diğer bütün katlardan farklıydı. Daha ağırdı. Daha resmiydi. Çünkü burası… Cistern’in en güçlü insanlarının toplandığı yerdi. Kapılar yavaşça açıldı. Ve içeri girdiğim anda gözlerim istemsizce genişledi. Yuvarlak toplantı salonunun içinde yedi general çoktan yerlerini almıştı. Devasa salonun merkezinde uzun siyah masa duruyordu. Tavan boyunca uzanan enerji halkaları ortamı soluk beyaz ışıklarla aydınlatıyor, duvarlardaki eski savaş işlemeleri salonun atmosferine tarihsel bir ağırlık katıyordu. Bazı generaller kendi aralarında konuşuyor, bazıları sessizce oturuyordu. Ama hepsinin ortak bir noktası vardı: Her biri tek başına bir ordu gibiydi. Ve ben içeri girdiğim anda birkaç çift göz aynı anda bana döndü. Göğsümün içinde istemsizce bir baskı oluştu. Çünkü buradaki insanların çoğu çocukluğum boyunca yalnızca uzaktan gördüğüm figürlerdi. Ama sonra… Bir şey fark ettim. Gözlerim uzadıkça uzayan masanın etrafında yeniden dolaştı.
Bir eksik vardı. Kaşlarım hafifçe çatıldı. Çünkü olması gereken bir kişi burada değildi. Usta Shu. Bir anda zihnim duraksadı. Bu mümkün değildi. Shu böyle bir toplantıyı kaçırmazdı. Özellikle bütün generaller çağrılmışken. Bakışlarım istemsizce Vartin’e kaydı. İçimde kötü bir his kıpırdamaya başladı. “…Ustam neden burada değil?” Kapılar açılıp ben ve Vartin toplantı salonuna neredeyse yarı koşar halde girdiğimiz anda içerideki atmosferin ağırlığı yüzüme fiziksel bir basınç gibi çarpmıştı. Birkaç saniye öncesine kadar koridorda Vartin’le saçma sapan konuşmalar yapıyor, onun enerjisine kapılıp istemsizce gülüyordum ama o devasa salonun içine adım attığım anda gerçeklik kendini yeniden hatırlattı. Çünkü burası artık Team 1’in karmaşık koridorlarından biri değildi. Burada bulunan herkes Cistern’in temel direklerinden biriydi. Şehrin kaderini değiştirebilecek insanlar aynı masanın etrafında oturuyordu. Ve o insanların bakışları aynı anda üzerimize döndüğünde insan istemsizce omurgasının dikleştiğini hissediyordu. Ama dürüst olmak gerekirse… İçerideki en korkutucu şey generaller değildi. Büyük General Yayati’ydi. Salonun merkezine yakın konumlandırılmış ana koltuğunda oturan küçücük figür ilk bakışta insana neredeyse komik gelebilecek kadar ufak görünüyordu. Kısa bacakları koltuğun kenarından hafifçe sarkıyor, yaşlı yüzü buruşuk yeşil derilerle kaplı duruyordu ve uzun beyaz sakalı neredeyse dizlerine kadar uzanıyordu. Ancak insan onun gözlerine baktığı anda aklındaki bütün o “küçük yaşlı adam” düşüncesi saniyesinde yok oluyordu. Çünkü Yayati’nin gözleri… normal bir varlığın gözleri gibi değildi. Sanki yüzlerce yıl boyunca savaşlar izlemiş, medeniyetlerin yükselişini ve çöküşünü görmüş birinin gözleriydi bunlar. Sessizdi ama insanın içine işleyen bir ağırlığı vardı. Ve şu an o gözler… Doğrudan bize bakıyordu. Daha doğrusu bana ve Vartin’e.
Özellikle de Vartin’e. Çünkü büyük ihtimalle koridordan gelen bütün o gürültünün sorumlusu olduğu çok açıktı. Yayati’nin küçük eli bastonunun üstüne hafifçe vurdu. Tok. Salonun içindeki enerji bir anda ağırlaştı. “Geç kaldınız,” dedi yaşlı ama inanılmaz net çıkan sesiyle. “Ve girişiniz… bir generaller toplantısına yakışmayacak kadar rezildi.” Vartin ağzını açtı. “Teknik olarak koşuyorduk çünkü—” “Oturun.” O tek kelime bile havayı titretti. Vartin’in yüzündeki sırıtış birkaç saniyeliğine dondu. Ben başımı hafifçe eğdim. “Özür dilerim, Büyük General.” “Biliyorum.” dedi Yayati yorgun bir ifadeyle. “Sorun da bu zaten.” Salonun birkaç yerinden bastırılmış homurtular geldi. Özellikle Sao’nun yüzünde aşağılayıcı bir ifade vardı. Ben ve Vartin hızlıca boş yerlerimize doğru ilerledik. Vartin hâlâ enerjik görünüyordu ama ben oturur oturmaz içimdeki asker refleksi tamamen geri dönmüştü. Çünkü artık ortamı gerçekten inceleyebiliyordum. Ve bunu yaptığım anda… Bu odanın ne kadar korkutucu olduğunu fark ettim ya da hatırladım. Cistern’in en güçlü insanları aynı masanın etrafında oturuyordu. Masa, ileri doğru uzayan ve çevresinde 10 sandalye ve baş köşesinde 1 tane büyük kaptan için hazırlanmış bir şekildeydi. Tamamen sert ama garip bir şekilde rahat bir sütun parçasından yapılmıştı. İki sandalye boştu. Bunlardan biri 11. Takım artık olmadığı için Urizen’e ait olmalıydı. İlk dikkatimi çeken kişi Takım 10 Generali Austra Apollon oldu. Cistern’in en son sıradaki takımının kaptanı olmasının yanı sıra en güçlü kaptanlarından biridir. Onu görmeyeli uzun zaman olmuştu ama adamın varlığı hâlâ insanın üstüne fiziksel ağırlık bindiriyordu. Devasa bir adamdı. Gerçekten devasa. Oturduğu halde bile çoğu insandan daha büyük
görünüyordu. Geniş omuzları masanın kenarlarını dolduruyor, kollarındaki eski savaş izleri bile tek başına tehdit gibi duruyordu. Onu asıl farklı yapan şeyse… bugün zırhsız olmasıydı. Bu neredeyse rahatsız edici bir görüntüydü. Çünkü Austra’yı hayatım boyunca hep zırhının içinde görmüştüm. Cistern’de bile. Toplantılarda bile. Eğitim alanlarında bile. Sanki o adam ve zırhı birbirinden ayrı düşünülemiyordu. Ama bugün… ilk kez siyah ağır zırhı olmadan oturuyordu. Buna rağmen hâlâ tank gibi görünüyordu. Kısa koyu saçları geriye doğru taranmıştı ve yüzündeki sert ifade sanki bir savaşa girmeden önceki sessizliği taşıyordu. Bir anlığına aklımdan şu geçti: “Eğer bu adam zırhsız geldiyse… toplantı gerçekten ciddi.” Austra’ya birkaç saniyeden fazla bakmama rağmen dönüp hiçbir kelime konuşmadı. Sonra gözlerim Team 9 Generali Phyra’ya kaydı. Ve her zamanki gibi içimde hafif bir sinir oluştu. Phyra inanılmaz sessiz bir adamdı. O kadar sessizdi ki bazen odada olduğunu unuturdunuz. Uzun beyaz saçları omuzlarından aşağı dökülüyor, kulaklarındaki mavi ve kırmızı küpeler salonun ışığında hafifçe parlıyordu. Yüzü neredeyse kusursuz görünüyordu ama o kusursuzluğun altında insanı rahatsız eden bir soğukluk vardı. Onun hakkında anlatılan hikâyeler Cistern içinde bile ürkütücüydü çünkü savaş alanında tamamen başka birine dönüştüğü söylenirdi. Sessizliği yok olurmuş. Yerine vahşi bir şey geçermiş. Ama benim onunla ilgili en net düşüncem farklıydı. Adam egoistin tekiydi. Ne zaman onunla konuşmaya çalışsam bana yukarıdan bakıyormuş gibi hissettirirdi. İnsanların çoğunu kendi seviyesinin altında görüyordu ve bunu gizleme ihtiyacı bile duymuyordu. Şu an bile oturduğu yerde hafifçe geriye yaslanmış, sanki buradaki çoğu insanın varlığını gereksiz buluyormuş gibi bir ifadeyle duruyordu. Ben ona bakarken o da bana baktı. Ve gözlerinde yine aynı şey vardı. Üstten bakan o sessiz küçümseme. Kaşımı hafifçe kaldırdım. Phyra, bana baştan aşağı kısa bir bakış attıktan sonra dudaklarının bir köşesini hafifçe yukarı kaldırdı. O her zamanki kibirli, insanı sinirlendiren sakinliğiyle konuştu. “Vay canına… Demek hâlâ ölmemeyi başarabiliyorsun. Dünya görevi seni tamamen parçalamamış gibi görünüyor gerçi yüzüne bakınca bunun sadece teknik olarak doğru
olduğundan şüpheliyim. Yine de hoş geldin, Aki. Cistern’ın standartları düşündüğümden de düşmüş olmalı.” Hâlâ sinir bozucusun. Kendi içimde sinirden titredim denebilir. Cevap vermemek için çok zor duruyordum. Ve dayanamadım. Tam ağzımı açıp içimden geçen her kötü sözü söyleyecekken… Büyük General Yayati, bastonunu yere vurdu ve dikkatleri topladı. Ben de bu sırada çevreyi biraz daha inceledim. Sonra bakışlarım Team 8 Generali Ryugu’ya kaydı. Ve onu görünce istemsizce düşündüm: “Bu adamı hiç tanımıyorum.” Gerçekten tanımıyordum. Muhtemelen ben Dünya görevindeyken generalliğe atanmıştı çünkü yüzü tamamen yabancıydı. Uzun koyu saçları vardı ve sakin görünüyordu ama sessizliğinin altında dikkatli bir gerginlik hissediliyordu. Masadaki diğer generaller kadar rahat durmuyordu. Bu da bana yeni atanmış olabileceğini düşündürdü. Çünkü bu odada rahat davranabilmek için ya delice özgüvenli ya da yıllardır bu sistemin içinde pişmiş biri olmanız gerekirdi. Ve Ryugu… Henüz tam olarak hangisi olacağını seçememiş gibiydi. Bana bakarak gülümsedi ve elini salladı. Bende başımla selam verdim. Gülümsemeyi sanırım unuttum. Fazla ciddi bir ortamda gerilmem normaldi. Sonra Team 7 Generali Hiroshi Matsumoto’ya baktım. Ve zihnim istemsizce Magnus’a kaydı. Çünkü Hiroshi eskiden Magnus’un teğmeniydi. Dahası da vardı. O kardeşimin en yakın arkadaşıydı. Ayrıca, Mizu’nun da dedektiflik bürosunda yardımcılığını yapıyordu. Bu düşünce bile tuhaf geliyordu. Hiroshi sakin yüzlü bir adamdı. Uzun mavi saçlarını ensesinde toplamıştı ve gözleri sürekli dikkatli şekilde etrafı izliyordu. Onu yıllar önce onu birkaç kez görmüştüm. Kendisi beni de çok severdi. Ancak, benim antrenmanlarım ve işlerimden pek görüşemezdik. Yine de, onun da bana Jared gibi hayran olduğunu biliyordum. Hatta Jared’ın… Neyse. Şimdi generaller masasındaki yerinde otururken tamamen farklı görünüyordu. Daha ağır. Daha yorgun. Daha sert. Sanki, tamamen farklı gibiydi. Ve sanırım nedenini biliyordum. Ve dürüst olmak gerekirse… Magnus’un yanında yıllarca duran birinin böyle görünmesi şaşırtıcı değildi.
Sonra… Gözlerim boş koltuğa kaydı. Team 6. İçimde istemsizce soğuk bir his oluştu. Çünkü o koltuk hâlâ boştu. Uzun zamandır boştu. Ben Dünya görevine çıkmadan kısa süre önce Team 6 Generali ölü bulunmuştu. Ve ölümü o kadar ani, o kadar garipti ki Cistern haftalar boyunca bunun şokunu yaşamıştı. Hâlâ resmi açıklamalar yapılmıştı ama insanların çoğu gerçeğin anlatılmadığını düşünüyordu. Ve şimdi… O koltuk hâlâ boş duruyordu. Sanki odanın içindeki eksikliği fiziksel olarak hissettiriyordu. Bakışlarım yavaşça o boşluktan kayarken… Kapılar yeniden açıldı. Ve içeri giren kişiyi gördüğüm anda bütün düşüncelerim bir anlığına durdu. Usta Shu. Alışık olduğumun aksine, bugün geç kalmıştı. Ancak, her zamanki gibiydi, hiç rahatsız görünmüyordu. Uzun paltosu, beyaz ve siyahın karışımından oluşan kıyafetleri sessizce hareket ederken doğrudan yerine yürüdü. Ne açıklama yaptı. Ne özür diledi. Ne de insanların bakışlarını umursadı. Sanki odadaki atmosfer onun varlığından etkilenmek zorundaymış gibi doğal bir ağırlık taşıyordu. Ben onu gördüğüm anda göğsümde istemsizce bir rahatlama hissettim. Çünkü bu odadaki herkes güçlüydü. Ama Usta Shu… Shu farklıydı. O yalnızca güçlü biri değildi. Hayatım boyunca en çok güvendiğim insandı.
Diğer generallerin yüz ifadeleri ise çok daha farklıydı. Austra kaşlarını çatmıştı. Phyra gözlerini kapatıp rahatsız olmuş gibi nefes verdi. Ryugu gergin görünüyordu. Ve Sao… Sao’nun bakışları düpedüz sinirliydi. Bunu görünce içimden istemsizce hafif bir sırıtış geçti. Çünkü Sao Imoria’nın Shu’dan hoşlanmaması yıllardır değişmeyen nadir şeylerden biriydi. Ve sonra gözlerim istemsizce Sao’ya kaydı. Takım 3 Generali. Cistern’in “en yetenekli generali.” Ve aynı zamanda… Benden nefret eden adam. Gerçek anlamda nefret eden. Uzun pembe saçları kusursuz şekilde geriye taranmıştı. Oturuşunda bile kibir vardı. İnsanlara bakış biçiminde bile üstünlük hissediliyordu. Çünkü Sao gerçekten inanılmaz yetenekliydi. Bunu inkâr etmek mümkün değildi. Büyük General Yayati’nin eski öğrencisiydi ve yıllardır Cistern içinde yaşayan bir efsane gibi görülüyordu. Ve bunu kendisi de biliyordu. Belki de sorun buydu zaten. Bakışlarımız birkaç saniyeliğine kesişti. Ve yüzündeki ifade bana tek bir şey söylüyordu: “Hâlâ senden hoşlanmıyorum. Senden nefret ediyorum.” Ben hafifçe arkamı koltuğa yasladım. Harika. Gerçekten eve dönmüştüm. Toplantı salonunun içindeki atmosfer, bütün generaller yerlerine oturduktan sonra daha da ağırlaşmıştı. Bu ağırlık yalnızca odada bulunan insanların gücünden kaynaklanmıyordu; havanın içinde görünmez bir gerilim dolaşıyordu. İnsan bunu fiziksel olarak hissedebiliyordu. Sanki herkes aynı anda nefesini tutmuştu ve birazdan söylenecek şeylerin yalnızca bu masadaki insanları değil, bütün Cistern’i değiştireceğini biliyorlardı. Masanın merkezindeki uzun siyah yüzey tavandaki soluk beyaz ışıkları yansıtıyor, duvarlardaki eski savaş işlemeleri gölgelerin arasında daha tehditkâr görünüyordu. Hiç kimse gerçekten rahat oturmuyordu. Austra’nın devasa bedeni bile gerilmiş gibiydi. Phyra gözlerini kapatmış görünüyordu ama parmaklarının ritmik hareketleri onun düşündüğünü belli ediyordu. Ryugu’nun bakışları
sürekli etrafta dolaşıyor, Hiroshi ise sessizce önündeki boşluğa bakıyordu. Shu her zamanki gibi sakindi ama onu yıllardır tanıyan biri olarak omuzlarının ne kadar hafifçe sertleştiğini anlayabiliyordum. Vartin bile alışılmış enerjisini biraz bastırmıştı. Ve bütün bunların merkezinde… Büyük General Yayati vardı. Yaşlı cüce yavaşça bastonunun ucunu yere vurduğunda salon tamamen sessizleşti. O kadar sessizleşti ki birkaç saniyeliğine yalnızca enerji halkalarının hafif titreşim sesleri duyuluyordu. Yayati gözlerini ağır ağır masanın etrafında gezdirdi. Her birimize tek tek baktı. O yaşlı gözlerin insana verdiği his çok garipti. Sanki yalnızca yüzüne değil, zihninin içine bakıyormuş gibiydi. Sonra konuştu. “Öncelikle,” dedi yavaş ama inanılmaz net çıkan sesiyle, “buraya geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim.” Kimse cevap vermedi. Çünkü bu teşekkür bile normal hissettirmiyordu. Yayati kolay kolay teşekkür eden biri değildi. “Bu toplantının önemini hepiniz biliyorsunuz,” diye devam etti. “Cistern tarihinde generallerin tamamının aynı anda çağrıldığı dönemler… her zaman felaketlerin başlangıcına ya da sonuna denk gelmiştir.” Göğsümün içinde hafif bir baskı oluştu. Kimse kıpırdamıyordu artık. “Bu seferki durum ise…” dedi ve birkaç saniyeliğine sustu, “…yalnızca bir kriz değil.” Bakışları ağırlaştı. “Bu, Cistern tarihindeki en büyük isyanlardan ve hırsızlıklardan biridir.” O anda salonun içindeki hava değişti. Gerçekten değişti. Ryugu’nun kaşları çatıldı. Austra’nın eli masanın kenarında sertleşti. Hiroshi hafifçe doğruldu. Hatta Phyra bile gözlerini açtı. Ben ise birkaç saniye boyunca duyduğum şeyi tam olarak anlamaya çalışıyordum. İsyan? Hırsızlık?
Cistern’de mi? Bu imkânsız gibi geliyordu. Çünkü Cistern yalnızca bir şehir değildi. Düzenin merkeziydi. İnsanların korkudan bile disiplinli yaşadığı bir yerdi. Hele ki büyük çaplı bir isyan… bu düşünce bile anormaldi. Yayati bastonuna hafifçe yaslandı. “Ve özellikle,” dedi gözlerini bana çevirerek, “Akihiro Atlas dönene kadar bekledik.” Bir anda omurgam gerildi. Odadaki birkaç bakış da bana döndü. Kalbim istemsizce hızlandı. Neden özellikle ben? Yayati devam etti. “Çünkü bu olayın merkezindeki isimler… Team 2 üyeleri.” Zihnim birkaç saniyeliğine boşaldı. Hayır. Hayır… Büyük General Yayati’nin sesi devam etti. Ağzından kelimeler çıktıkça, uçsuz bucaksız bir kara deliğe düşüyormuş gibi hissettim. “Kazami Korane.” Dahası da vardı, göğsümde sert bir şey hissettim. Sanki inançlarım yalanmış gibi. “Kuren Y.” Ve o anda… Sanki biri zihnimin içine yıldırım çakmış gibi oldu. Gerçekten nefes alışım durdu birkaç saniyeliğine. Bakışlarım istemsizce büyüdü. Ne? Hayır. Hayır, bu saçmalıktı.
Kazami mı? Kuren mi? Bu iki isim zihnimde yan yana geldiği anda içimde oluşan duygu yalnızca şaşkınlık değildi. Bu… gerçekliğin kırılması gibi bir histi. Çünkü onların yüzleri zihnimde canlanıyordu. Eğitim alanları. Görevler. Tartışmalar. Kahkahalar. Takım toplantıları. Kazami’nin sürekli mantıklı kalmaya çalışan o sert sesi. Kuren’in bazen sinir bozucu derecede rahat tavırları. Bunlar hain insanlar değildi. Olamazlardı. İçimdeki düşünceler birbirine çarpmaya başladı. Hayır. Bu yanlış. Bu bir hata olmalı. Birileri onları suçluyor. Bir komplo. Yalan. Çünkü Kazami böyle bir şey yapmazdı. Kuren asla— Tam konuşacaktım ki… Bir sandalye sesi duyuldu. Ve ardından Sao Imoria’nın sesi salonun içindeki sessizliği keserek yükseldi. “Şaşırmış görünmene gerek var mı gerçekten, Akihiro?” Başımı anında ona çevirdim. Sao koltuğunda hafifçe geriye yaslanmıştı. Yüzünde küçümseyici bir gülümseme vardı. İnsan onun konuşma tarzını ilk duyduğunda sakin sanırdı ama cümlelerinin altında sürekli zehir dolaşırdı. “Dürüst olmak gerekirse,” dedi ellerini birleştirerek, “ben hiç şaşırmadım.” İçimdeki sinir hafifçe hareket etti. Sao devam etti.
“Çünkü bir takımın nasıl insanlardan oluştuğu… çoğu zaman generalinin ne olduğuyla ilgilidir.” Odadaki hava biraz daha gerildi. Vartin hafifçe kıpırdandı. Shu’nun gözleri yavaşça Sao’ya kaydı ama sessiz kaldı. Ben ise yalnızca ona bakıyordum. Sao’nun sesi sakinleşti. “Sen yıllardır kahraman rolü oynuyorsun, Akihiro. İnsanları kurtarmaktan, herkesi korumaktan, dünyayı değiştirmekten bahsediyorsun.” Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kalktı. “Ama gerçek şu ki… sen hiçbir zaman bir lider gibi düşünmedin.” Çenem sertleşmeye başladı. “Çünkü bir lider,” dedi gözlerini kısmadan bana bakarak, “önce kendi takımını kontrol etmeyi öğrenir.” Salon sessizdi. Ama o sessizlik artık ağır değildi. Kesiciydi. “Ve şimdi ne oldu?” diye devam etti. “Takımının iki önemli üyesi Cistern tarihindeki en büyük ihanetlerden birinin merkezinde yer alıyor.” Başını hafifçe eğdi. “Dürüst olmak gerekirse… senin gibi birinin takımından hain çıkmasına şaşırmıyorum.” İçimde bir şey hareket etti. Hayır. Hareket etmekten fazlasıydı. Bir şey kopuyordu. Sao konuşmayı bırakmamıştı. “Çünkü sen her zaman duygularıyla hareket eden bir çocuktun. İnsanları koruyabileceğini sanan, herkesi kurtarabileceğine inanan saf bir çocuk.” Gözleri ağırlaştı. “Ve tarih boyunca en büyük felaketler… tam olarak senin gibi insanlar yüzünden yaşandı.” Masadaki bardaklardan biri hafifçe çatladı. Farkında bile değildim. Yıldırımlar bedenimin içinde hareket etmeye başlamıştı. Ama asıl sorun öfkem değildi.
Sorun önümde duran harita değildi. Sorun, masanın etrafında oturan generaller değildi. Sorun, Büyük General'in ağzından çıkan suçlamalar bile değildi. Asıl sorun, bütün bunları dinlerken içimde yavaş yavaş oluşan o tarif edemediğim histi. Göğsümün tam ortasında, görünmez bir el kalbimin etrafına dolanmış gibi ağırlaşan, her nefes alışımda biraz daha büyüyen, adına korku demenin bile yetersiz kaldığı bir histi bu. Çünkü insan bazen duyduğu gerçekten korkmazdı; o gerçeğin doğru olma ihtimalinin ilk kez zihninde yer edinmesinden korkardı. Ben de tam olarak o sınırın üzerinde duruyordum. Bir tarafım bütün bunların saçmalık olduğunu haykırmak istiyor, diğer tarafım ise istemeden de olsa duyduklarını anlamlandırmaya çalışıyordu. İşte insanın kendi zihniyle savaşmaya başladığı an tam da buydu.
Zihnim artık bana ait değildi. Düşüncelerim belirli bir sırayla ilerlemiyor, birbirlerine çarpıyor, dağılıyor ve sonra yeniden aynı noktada birleşiyordu. Kazami... Kuren... isyan... hırsızlık... hainlik... Her kelime kendi başına yalnızca birkaç harften ibaret olmalıydı ama artık öyle değillerdi. Her biri, yıllar boyunca inşa ettiğim güven duygusuna indirilen ağır bir darbeye dönüşmüştü. O isimleri düşündüğüm her an, birlikte çıktığımız görevler gözümün önünden geçiyor; omuz omuza verdiğimiz savaşlar, geceler boyunca süren eğitimler, birbirimizin sırtını hiç düşünmeden kolladığımız anlar zihnimin derinliklerinden birer birer yüzeye çıkıyordu. Ardından o anılar, sanki görünmez bir el tarafından parçalanıyor ve yerlerini tek bir soruya bırakıyordu: "Ya bütün bunlar yalandıysa?" İşte insanı tüketen şey cevaplar değildi. İnsanı tüketen şey, daha birkaç dakika önce aklına gelmesi bile imkânsız olan soruların artık zihninde yer edinmeye başlamasıydı.
Hayatım boyunca bana öğretilen en önemli şeylerden biri, güvenin zamanla kazanıldığıydı. Bir insanın karakteri tek bir günde anlaşılmazdı; onun kim olduğunu anlamak için yıllar boyunca yanında yürümek, aynı sofraya oturmak, aynı yağmurun altında savaşmak, aynı korkuları paylaşmak gerekirdi. Ben de buna inanmıştım. Kazami'yi ve Kuren'i tanıdığımı düşünüyordum. Onların hangi durumda nasıl davranacağını bildiğimi sanıyordum. Fakat o an ilk kez, insanın başkalarını tanıdığını zannetmesinin aslında ne kadar büyük bir yanılgı olabileceğini düşündüm. Çünkü insan karşısındaki kişiyi olduğu gibi görmekten çok, görmek istediği gibi görmeye meyilliydi. Belki de yıllardır tanıdığımı sandığım kişiler gerçekten değişmemişti. Belki değişen yalnızca bendim. Belki de ilk kez gözlerimin önündeki perde kalkıyordu. Bu düşünceyi kabul etmek istemiyordum ama zihnim, istemediğim ihtimalleri önümde sıralamaya devam ediyordu.
Beni en çok sarsan şey ise suçlamaların kendisi değildi. Eğer biri ayağa kalkıp öfkeyle masaya vursaydı, "Bu imkânsız! Kazami bunu yapmaz! Kuren asla ihanet etmez!" diye haykırsaydı, belki ben de hiç düşünmeden onun yanında dururdum. Çünkü bazen bir insanın inancı, başkalarının inancından güç alır. Fakat salonda böyle bir şey olmadı. Onlarca General aynı masanın etrafında oturuyordu; hayatlarının büyük kısmını savaş meydanlarında geçirmiş, sayısız kayıp vermiş, sayısız ihanet görmüş insanlar... Hiçbiri bu suçlamaları duyduğu anda öfkeyle ayağa kalkmadı. Hiçbiri "Yanlış bilgi." demedi. Hiçbiri "Bu mümkün değil." diye itiraz etmedi. Sadece sustular. İşte o sessizlik, söylenmiş bütün cümlelerden daha ağırdı. Çünkü bazen insanları ikna eden şey kanıtlar değildir; insanların aynı anda sessiz kalmasıdır. Kalabalığın sessizliği, tek bir kişinin haykırışından çok daha güçlüdür. İnsan yalnızken kendi düşüncelerine güvenir ama herkes sustuğunda, önce çevresinden değil, kendi aklından şüphe etmeye başlar.
Tam da bunu yaşıyordum. Kendi zihnim bana ihanet ediyordu. Kalbim "İnanma." derken mantığım "Ya doğruysa?" diye fısıldıyordu. O iki ses birbirini bastırmaya çalıştıkça ben ortalarında eziliyordum. Çocukluğumdan beri bana öğretilen değerler, dostluk, sadakat ve güven, birkaç dakikalık bir toplantının içinde yavaş yavaş çatırdamaya başlamıştı. İnsan bazen sevdiği birini kaybetmeden önce, onun hakkındaki inancını kaybederdi ve bu, ölümden bile daha acı bir histi. Çünkü ölen bir insanın yasını tutabilirdiniz ama yıllarca yanlış tanıdığınızı düşündüğünüz bir insan için hangi duyguyu hissedeceğinizi bile bilemezdiniz. Bu belirsizlik, bütün kesin cevaplardan daha ağırdı.
Göğsümdeki baskı her geçen saniye artıyordu. Nefes almak zorlaşıyor, sanki ciğerlerime dolan hava bile düşüncelerimin ağırlığını taşıyamıyordu. İçimde yavaş yavaş büyüyen şey artık yalnızca korku değildi; kendi doğrularımdan şüphe etmenin getirdiği derin bir boşluktu. İnsan dışarıdaki uçurumlardan korkmayı öğrenebilirdi. Onların kenarında durur, geri çekilir, yolunu değiştirirdi. Ama insanın kendi zihninde açılan uçurum çok daha acımasızdı. Ondan kaçamazdınız çünkü nereye giderseniz gidin onu da beraberinizde taşırdınız. O uçurum her yeni düşünceyle biraz daha genişler, her yeni ihtimalle biraz daha derinleşirdi. Ve bir noktadan sonra insan, düşmekten değil, hâlâ ayakta olduğuna kendini inandıramamaktan korkmaya başlardı.
İşte tam o anda, salonu kaplayan o ağır sessizliğin içinde bir sandalye yavaşça geriye doğru çekildi. Çıkan ses aslında son derece sıradandı; taş zeminde sürtünen ahşabın kısa ve kuru sesi... Fakat o kadar yoğun bir sessizliğin ortasında yankılandığında, bana gök gürültüsü kadar güçlü geldi. Ardından bir el sakince havaya kalktı. Bütün bakışlar aynı anda o yöne döndü. Ben de istemsizce başımı çevirdim.
Nefesim o an durdu.
Ayağa kalkan kişi, ustamın ta kendisiydi.
Yüzünde ne öfke vardı ne de telaş. Sesini yükseltmeye ihtiyaç duymayan insanların sahip olduğu o sarsılmaz sakinlikle doğruldu. Sanki odadaki herkes suçlu ya da suçsuz olabilir, ama gerçek hiçbirinin duygularına göre değişmeyecekmiş gibi dimdik duruyordu. Bakışlarını doğrudan Büyük General'in üzerine çevirdi ve en ufak bir tereddüt göstermeden konuştu:
“Kuren ve Kazami'nin böyle bir şeyi yaptığına dair kanıtları açıklar mısınız? Ardından da neden böyle bir şey yaptıklarını araştırıp araştırmadığınızı öğrenmek istiyorum. Eğer araştırdıysanız, elinizde bu kararın arkasındaki sebeplere dair hangi bilgiler var, Büyük General?”