AKIHIRO ATLAS
İnsan bazen geçmişini düşündüğünde yalnızca yaşadığı olayları hatırlamıyordu. O olayların içinde kim olduğunu da yeniden görüyordu. Ve dürüst olmak gerekirse… ben geçmişteki kendime baktığımda çoğu zaman içimde buruk bir his oluşuyordu. Çünkü o zamanki ben, dünyanın yalnızca karanlık tarafını görebilen biriydi. İnsanların korkularını, bencilliklerini, ikiyüzlülüklerini görüyordum ama onların birbirlerine uzattığı elleri fark edemiyordum. Belki fark etmek istemiyordum. Çünkü bir insan uzun süre yalnız kaldığında, zihni kendini koruyabilmek adına umut etmeyi bırakıyordu. Ben de bunu yapmıştım. İnsanlığın kusurlarını incelemek daha kolaydı çünkü o kusurlar benim yalnızlığıma anlam kazandırıyordu. “Bak,” diyordum kendime, “sorun sende değil, insanlığın kendisinde.” Ama şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki mesele hiçbir zaman bu kadar basit değildi.
Çünkü insanlık yalnızca savaşlardan, korkulardan ve nefretlerden oluşmuyordu.
İnsanlık… Aurelia gibi insanlardan da oluşuyordu. Birilerinin hayatlarına dokunabilen insanlardan…
Ve bu düşünce bugün bile zihnimi sarsıyordu.
Karşımda oturan kıza baktım. Odanın içindeki sıcak ışık sarı saçlarının üstüne yumuşak şekilde yayılıyordu. Masanın üstündeki dağınık belgeler, kitaplar ve yarım bırakılmış notlar hâlâ her yere saçılmıştı. Dışarıda gece çökmek üzereydi. Pencerenin ardından görünen Cistern’in ışıkları uzak yıldız kümeleri gibi görünüyordu. Ve bütün bu sessizliğin ortasında Aurelia, çenesini hafifçe eline yaslamış bana bakıyordu.
Yıllar geçmişti. Akihiro Atlas’a dair her şey değişmişti belki…
Ama Aurelia’nın gözlerindeki o ışık hiç değişmemişti.
Bu beni garip şekilde huzursuz ediyordu çünkü zaman insanları değiştirirdi. Savaşlar değiştirirdi. Acı değiştirirdi. İnsanlar çoğu zaman hayatta kalabilmek için içlerindeki bazı güzel şeyleri kaybediyordu. Ama Aurelia’ya baktığımda… o ışığın hâlâ orada olduğunu görüyordum.
Ve bu, insanlığa dair inancımı geri kazanmamın en büyük sebeplerinden biriydi.
Çünkü bir insan bütün karanlığa rağmen hâlâ sıcak kalabiliyorsa… belki dünya gerçekten tamamen çürümemiştir diye düşünüyordum.
Dudaklarımda fark etmeden küçük bir gülümseme oluştu.
Aurelia bunu hemen fark etti.
“Ne oldu?” diye sordu hafifçe gözlerini kısarak. “Öyle bakıyorsun ki sanki kafanın içinde elli farklı monolog dönüyor.”
İstemsizce kısa bir nefes verdim.
“Dönüyor zaten.” dedim ve farkında olmadan suratımda minik bir tebessüm oluşmuştu. “Beklediğim cevap buydu.” dedi o da benim aksime umutlu bir bakışla. Hafifçe güldü. Ve Tanrım… O gülümseme hâlâ aynıydı. İnsanın içindeki en sert düşünceleri bile birkaç saniyeliğine susturabilecek kadar canlı. Parmaklarımı masanın üstünde yavaşça birbirine kenetledim. “Geçmişi düşünüyordum.” dedim sessizce. Aurelia’nın yüzündeki ifade hafifçe yumuşadı. “İlk tanıştığımız günü mü?” Başımı hafifçe salladım. “Benim de sen burada değilken o günü düşündüğüm çok oldu…” dedi. Gülümsedim, elimi başına uzatıp saçını okşamak istedim ama şu an masanın karşısında olduğu için yapamadım. Ve ardından gözlerimi birkaç saniyeliğine pencereye çevirdim. “Garip…” dedim yavaşça. “O zamanki ben ile şu anki ben arasında sanki başka bir hayat varmış gibi hissediyorum.” Aurelia sessizce dinliyordu. Ben devam ettim. Bir bir düşünerek kelimelerimi. “O zamanlar insanları anlamaya çalışmıyordum. Onlardan yalnızca uzak duruyordum.” Dudaklarımda buruk bir gülümseme oluştu. “İnsanlığın en kötü taraflarını o kadar uzun süre izledim ki başka bir yüzü olabileceğini unutmuştum.” Gözlerim yeniden ona kaydı. “Ama sonra…” dedim sessizce, “…sen çıktın karşıma.” Aurelia birkaç saniye boyunca bana baktı. Ve istemsizce hafifçe kızardı. “Bunu bu kadar ciddi söyleme…” dedi küçük bir utanmış kahkahayla. “Kalbim garip oluyor.” “Gerçeği söylüyorum.” dedim suratına aynı hafif kısılmış ama mutlu gözlerle bakarak.
“İşte sorun da bu zaten.” dedi ve bir elini yanağına götürdü. Gülmeye çalışıyordu ama gözlerindeki yumuşaklığı görebiliyordum. Ben ise fark etmeden konuşmaya devam ettim. “Biliyor musun…” dedim yavaşça, “Şimdi geriye dönüp baktığımda en güzel kısmın ne olduğunu fark ediyorum.” Aurelia hafifçe başını eğdi. “Neymiş?” Utandığı için bakamıyor… Kelimenin tam anlamıyla onu aptallaştırmak aşırı kolay. “Her şeyin tamamen tesadüf gibi başlaması.” Kaşları hafifçe kalktı. Ben küçük bir nefes verdim. “Düşünsene…” dedim. “O gün seni tanımasaydım, muhtemelen hayatım tamamen farklı olurdu. Belki hâlâ insanlardan nefret eden, kimsenin beni anlayamayacağına inanan biri olurdum.” Aurelia gözlerini birkaç saniyeliğine kaçırdı. Sonra çok sessiz bir sesle konuştu. “Ama ben seni yine bulurdum.” Kalbim istemsizce duraksadı. Çünkü bunu öyle doğal söylemişti ki… Sanki bu evrende birbirimizi tanımamamız zaten imkânsızmış gibi. Aurelia hafifçe gülümsedi. “Evren bazen inatçıdır.” dedi. “Bazı insanları birbirine tekrar tekrar getirir.” Ona birkaç saniye boyunca baktım. Ve içimde yine aynı düşünce oluştu. “Güneş gibi…” Çünkü Aurelia gerçekten karanlığın içine doğan bir ışık gibiydi. İnsan onun yanında uzun süre kaldığında kendi içindeki sertliği unutmaya başlıyordu. Ama tam o sırada…
İçimde başka bir düşünce yükseldi. Ve yüzümdeki ifade istemsizce değişti. Aurelia bunu hemen fark etti. Gülümsemesi hafifçe soldu. “…Aki?” Sessiz kaldım. Çünkü zihnim bir anda bugüne geri dönmüştü. Savaş. Yıkım. Kan. Hepsi bir aradaydı. Cistern’in parçalanmış sokakları onlarla doluydu. Yıkılan kuleler. Kaybettiğimiz insanlar. Ben yokken burada bunlar bir araya gelmişti. Parmaklarım istemsizce birbirine daha sıkı kenetlendi. “Aurelia…” dedim sessizce. “Ben burada yokken olanları düşündüm.” Odanın içindeki hava birkaç saniyeliğine ağırlaştı. Aurelia’nın gözlerindeki ışık hafifçe sarsıldı. Ve ben bunu gördüğüm anda içimde kötü bir his oluştu. Ama devam etmek zorundaydım. “Cistern’deki savaş…” dedim yavaşça. “Duyduklarımın çoğunu sonradan öğrendim.” Aurelia gözlerini masaya indirdi. Ve o küçük hareket bile içimi sıkıştırmaya yetmişti. Çünkü o ana kadar onu hep ışık gibi görmüştüm. Ama şimdi ilk kez…
O ışığın da yorulduğunu hissedebiliyordum. Sessizlik uzadı. İkimizde birbirimize sadece bakıyorduk. Arada bir gözlerini kaçırıyordu. Ben ise ona sadece bakmıyordum, onu izliyordum. O ise birkaç saniye boyunca konuşmadı. Ve ardından çok hafif şekilde gülümsedi. Ama bu gülümseme… Eskisi kadar parlak değildi. “Evet…” dedi sessizce. “Oldukça kötüydü.” İşte o an içimde bir şey acıdı. Çünkü Aurelia’nın sesinde çok nadiren duyduğum o gerçek yorgunluğu duymuştum. Aurelia’nın sesindeki o yorgunluğu duyduğum anda içimde oluşan his garipti. Daha önce benimle bu şekilde konuştuğu zamanları hayal meyal hatırlıyordum. Çünkü çok nadirdi. Aurelia her zaman çevresine enerjisini yaymaya çalışırdı. Kendisi o modda olmasa bile denerdi. Bu yüzden onu çoğunlukla negatif bir halde göremezdik. Bu hissin oluşması garip olsa da normaldi. Çünkü savaşın şehirleri yıkabileceğini biliyordum. İnsanların bedenlerini parçalayabileceğini biliyordum. Hayatları, anıları, evleri, hayalleri yok edebileceğini biliyordum. Ama savaşın en korkutucu tarafı bunlar değildi. En korkutucu tarafı… ışığı söndürmesiydi. Ek olarak, Urizen’in söyledikleriyle neredeyse halkımızın çoğunun öldürüldüğünü biliyordum. Beni en üzen kısmı ise, bu savaşta takımımızın general mevkisinde Aurelia’nın olmasıydı. Bu kadar ölümü ve sevdiğini kaybetmek… Beni ne kadar etkilerse onu da o kadar etkilerdi. Bu yüzden üzüntüsünü hissetmem zor bir şey değildi. Üzerinden 2 yıl geçmiş olan bir savaş ama… bazı savaşların unutulma süresi diye bir şey zaten yoktur. İnsan bazen fiziksel olarak ayakta kalabiliyordu ama içindeki bazı şeyler sessizce kırılıyordu. Ve ben şu anda Aurelia’ya baktığımda tam olarak bunu hissediyordum. O hâlâ gülümsüyordu. Hâlâ güçlü görünmeye çalışıyordu. Ama gözlerinin derinliklerinde yorgunluk vardı. Uzun zamandır tek başına yük taşımış bir insanın sessiz tükenmişliği… Ve bu düşünce içimi sıkıştırdı.
Çünkü o kız… Benim karanlığımın içinde bana ışığı göstermişti. Şimdi ise onun omuzlarında ağırlık vardı. Ve nedense bunu görmek canımı beklediğimden çok daha fazla yakıyordu. Sessizce masadan kalktım. Aurelia hafifçe başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde hâlâ o yumuşak ifade vardı ama belli ki ne yapacağımı anlamamıştı. Ben ise ağır adımlarla onun sandalyesinin yanına yürüdüm. Ve ardından… Yanında diz çöktüm. Aurelia’nın nefesi hafifçe duraksadı. “A-Aki…?” Ama cevap vermedim hemen. Yavaşça elini tuttum. Parmakları sıcacıktı. Ve o an bunu fark ettiğimde zihnimde çok garip bir düşünce oluştu; savaşın bütün karanlığına rağmen bu sıcaklığın hâlâ var olması… insanlığın tamamen kaybolmadığının kanıtı gibiydi. Elini yavaşça dudaklarıma yaklaştırdım. Ve nazikçe öptüm. Aurelia’nın gözleri hafifçe büyüdü. Yüzü birkaç saniye içinde kızarmaya başlamıştı ama ben gözlerimi ondan ayırmadan doğruldum. Sonra elim yavaşça saçlarına gitti. Ve başını okşamaya başladım. O kadar doğal gerçekleşmişti ki birkaç saniye boyunca ben bile durup düşündüm. Çünkü hayatım boyunca insanlara nasıl dokunulacağını bilmeyen biri olmuştum. Ama şimdi… Aurelia’ya dokunurken içimde tek bir korku bile yoktu. Yalnızca koruma isteği vardı. Parmaklarım sarı saçlarının arasında yavaşça kayarken ona sessizce baktım. “Artık korkmana gerek yok.” dedim sakin bir sesle.
Aurelia’nın gözleri hafifçe titredi. Ben devam ettim. “Çünkü ben buradayım.” Odanın içindeki sessizlik derinleşti. Ve ben o an fark ettim ki bu sözler yalnızca onu rahatlatmak için söylenmiş cümleler değildi. Gerçekten içimden gelmişti. Çünkü uzun zamandır ilk kez bir yeri korumak istiyordum. Bir insanı korumak istiyordum. Daha önce koruyamadığım birini… korumak istiyordum. Başka bir görev için onu burada bensiz bir şekilde olabilecek en büyük sorumluluk ile baş başa bıraktığım için hissettiğim pişmanlığın sonucuydu bu. Aurelia dudaklarını hafifçe araladı ama konuşamadı. Ben ise elimi saçlarından çekmeden devam ettim. “Savaş hakkında konuşmamız gerekiyor.” dedim sessizce. “Burada neler yaşandığını öğrenmek zorundayım. Kimleri kaybettik, şehir ne durumda, generaller ne düşünüyor… hepsini bilmem gerekiyor.” Aurelia’nın yüzü yeniden hafifçe düştü. Bunu fark ettiğim anda sesimi biraz daha yumuşattım. “Ama şimdi değil.” Yeşil gözleri yeniden bana döndü. “Şu an senin bunu tekrar yaşamanı istemiyorum.” dedim. “O yüzden… bir dahaki sefere hazır olmanı rica edeceğim.” Aurelia birkaç saniye boyunca bana baktı. Ve sonra çok hafif şekilde başını salladı. Ama hâlâ üzgün görünüyordu. Bunu anlıyordum. Çünkü o da benim gibi biliyordu; savaş hakkında konuşmak yalnızca bilgi paylaşmak değildi. Yaraları yeniden açmaktı. Derin bir nefes verdim.
“Zaten…” dedim hafifçe gözlerimi kaçırarak, “…birazdan Generaller Toplantısı’na gitmem gerekiyor.” Aurelia anında başını kaldırdı. “Şimdi mi?” Şaşkınlığı gerçekten içtendi. Kaşlarımı hafifçe çattım. “Muhtemelen savaş hakkında konuşulacak. Yakın zamanda olası bir felaket olacağı ve geçmişteki felaketin unutlamadığı çok belli” dedim. “Ben yeni döndüğüm için toplantıyı ertelemezler.” Aurelia birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Ve sonra yüzündeki ifade yavaşça buruklaştı. “Daha yeni geldin…” dedi sessizce. “Dinlenmeye bile fırsatın olmadı.” Bu cümle… İçimde tuhaf bir sıcaklık oluşturdu. Çünkü insanlar genelde benim ne kadar yorulduğumu düşünmezdi. Güçlü olduğumu varsayarlardı. Dayanıklı olduğumu. Ama Aurelia… yine en önce beni düşünüyordu. Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu. “Alışığım.” dedim hafifçe. “Ama bu iyi bir şey değil.” İtiraz etme şekli o kadar doğal ve tatlıydı ki istemsizce kısa bir nefesle güldüm. Sonra yavaşça ona doğru elimi uzattım. Aurelia birkaç saniye tereddüt etti ama ardından elimi tuttu. Ve ben onu nazikçe ayağa kaldırdım. Aramızdaki mesafe yeniden kapanmıştı artık. Bir süre yalnızca birbirimize baktık. Sonra… Kollarımı yavaşça onun etrafına sardım. Ve onu kendime çektim.
Aurelia’nın nefesi hafifçe titredi. Ama birkaç saniye sonra o da bana sıkıca sarıldı. Tanrım… Ne kadar özlemişim. Bunu o an anladım. Saçlarının kokusu hâlâ aynıydı. Hafif çiçeksi, yumuşak ve huzur verici… İnsan uzun bir savaştan sonra eve dönmüş gibi hissediyordu. Gözlerimi kapattım. Ve birkaç saniyeliğine gerçekten her şeyi unuttum. Savaşları. Kanı. Ölümü. Tanrıları. Evrenin ağırlığını. Geriye yalnızca onun sıcaklığı kaldı. Dudaklarımı saçlarına hafifçe yasladım. “…Seni gerçekten çok özledim.” dedim kısık bir sesle. Aurelia’nın kolları biraz daha sıkılaştı. Ben devam ettim. “Ama bundan sonra konuşmak için çok zamanımız olacak.” dedim sessizce. “Bu kez hiçbir yere kaybolmayacağım.” Bu cümleyi söylerken fark ettim ki… gerçekten inanıyordum buna. Çünkü ilk kez geri dönmek istediğim bir yer vardı. Ve o yer… Aurelia’nın yanıydı. Yavaşça geri çekildim. Aurelia’nın gözleri hâlâ hafif nemliydi ama yüzünde küçük bir gülümseme vardı.
Ben de ona son bir kez baktım. Sonra kapıya doğru yürümeye başladım. Elim kapının koluna giderken birkaç saniye durdum. Ve arkamı dönmeden sessizce konuştum. “Hazır ol, Aurelia.” Sesim sakindi. Ama içimde çok daha ağır bir şey vardı. “Çünkü bu kez… Cistern’e bir şey olmasına izin vermeyeceğiz.” Kapıyı arkamdan kapattığım anda odanın sıcaklığı yavaş yavaş geride kaldı. Koridor sessizdi. Yalnızca taş zeminde yankılanan ayak seslerim duyuluyordu. Duvarlardaki lambaların loş ışıkları uzun gölgeler oluşturuyordu. Gece artık tamamen çökmüştü ve karargâhın içindeki hava, savaş sonrası oluşan o garip yorgunluk hissini hâlâ taşıyordu. İnsanlar burada yaşamaya devam ediyordu ama herkesin omuzlarında görünmez bir ağırlık vardı. Sanki bütün bina derin bir nefes veremeden ayakta kalmaya çalışıyordu. Ama nedense… Ben şu an kendimi hafif hissediyordum. Çünkü yıllardır ilk kez geri dönebildiğim bir yer vardı. Ve bu düşünce, içimde alışık olmadığım bir sıcaklık bırakıyordu. Merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Parmaklarım korkuluğun üstünde yavaşça kayarken zihnim hâlâ birkaç dakika önceki ana takılıyordu. Aurelia’nın gözleri. Bana sarılışı. Sesindeki o titrek ama huzurlu ton… İnsan bazen uzun süre karanlıkta yaşadıktan sonra ışığın varlığını unutuyordu. Ama daha kötüsü şuydu: Işığı gördüğünde artık onsuz yaşamak istemiyordun. Derin bir nefes verdim. Koridordan aşağı inerken ayak seslerim takım binasının metal yapısında yankılanıyordu ama bu sefer o yankılar birkaç saat önceki kadar boğucu gelmiyordu. İçimde hâlâ ağırlık vardı, hâlâ düşünmem gereken şeyler vardı, hâlâ cevapsız kalan sorular zihnimin arkasında dolaşıyordu ama… buna rağmen uzun zaman sonra ilk kez gerçekten eve dönmüş gibi hissediyordum. Bunun garip olduğunu düşünüyordum çünkü insan bazen aynı gün içerisinde
hem tamamen parçalanmış hem de garip şekilde huzurlu hissedebiliyordu. Sanırım “yuva” denilen şey tam olarak buydu. İnsanı iyileştirmiyordu belki ama kırılırken yalnız olmadığını hissettiriyordu.
Alt kata indikçe lobi taraflarından gelen sesler duyulmaya başladı. Kahkahalar. Birilerinin bağırışı. Büyük ihtimalle Kai’nin yine biriyle güç yarıştırmaya çalışırken ortalığı dağıtması. Ve bu sesleri duyduğum anda göğsümün içinde uzun zamandır hissetmediğim kadar sıcak bir his oluştu. Sacred Domain’lerde geçirdiğim yıllar boyunca sessizlikle yaşamaya alışmıştım. Çoğu gece yalnız başıma oturmuş, başka dünyaların gökyüzüne bakarken insan seslerini unutmaya başladığımı bile hissetmiştim. Ama şimdi… şimdi bu gürültü bana dünyanın en güzel şeyi gibi geliyordu.
Ve sonunda alt kata ulaştım.
Karargâhın ortak salonundan sesler geliyordu. Hafif kahkahalar, tartışmalar, bardak sesleri… Uzun zamandır ilk kez bu sesler bana gürültü gibi gelmemişti. Eskiden insanların kalabalığı zihnimi yorardı. Şimdi ise… garip şekilde huzurlu hissettiriyordu.
Kapıdan içeri girdiğim anda birkaç kişi bana döndü.
Mizu duvar kenarındaki uzun masanın yanında durmuş bazı belgeleri inceliyordu. Devasa boyutu yüzünden bulunduğu her yerde insanın dikkatini istemsizce üstüne çeken biriydi zaten. Uzun altın rengi saçları omzundan aşağı dökülüyor, yüzündeki sert ifade her zamanki gibi insanı biraz geren bir ciddiyet taşıyordu ama beni gördüğü anda gözlerinde o sertliğin altında saklanan tanıdık sıcaklığı fark ettim.
“Ha,” dedi başını hafifçe kaldırarak. “Bizim kayıp general sonunda ortaya çıktı.”
Ses tonu ciddiymiş gibi çıkıyordu ama ben onu yeterince tanıyordum. Bu onun normal konuşma biçimiydi.
Yavaşça yanına yürüdüm. “Toplantıya gidiyorum,” dedim sakin bir sesle. “Çıkmadan önce haber vereyim dedim.”
Mizu birkaç saniye boyunca bana baktı. Ardından ağır bir nefes verdi ve elindeki belgeleri masaya bıraktı. Sonra bir anda sertçe omzuma vurdu.
Gerçekten sertçe.
“Ulan adam gibi dur bari,” dedi kaşlarını çatıp. “Şu haline bak. Yüzün cenazeden çıkmış gibi.”
Omzum acıyla hafifçe geriye kaydı. “Generaline biraz saygılı olsana…”
“Kes sesini,” dedi anında. “Üç yıl kaybolup geri dönüyorsun, sonra suratın dünyanın bütün yükünü taşıyormuş gibi geziyorsun. İnsan biraz dik durur.”
Kai arka taraftan kahkahayı bastı.
“Teğmen haklı ama General,” dedi sırıtıp koltuğun arkasına yaslanarak. “Şu an gerçekten dayak yemiş filozof gibisin.” “Sen konuşma.” dedim ona bakmadan. Kai anında dramatik şekilde göğsünü tuttu. “Vay canına. Daha yeni döndü ve beni kırmaya başladı.” Hikari hemen koltuğun üstünden bana doğru eğildi. Uzun saçları omzundan kayarken yüzünde her zamanki o aşırı duygusal ifade vardı. “Bence çok cool görünüyor…” dedi ciddi ciddi. “Biraz üzgün erkek havası var…” Asahi anında kız kardeşinin kafasına vurdu. “Kes şunu.” Hikari, ani bir hareketle erkek kardeşine döndü. “Aaah?! Bana neden vuruyorsun?!” Asahi, onun hiç suratına bile bakmayarak yanıtladı. “Çünkü garipsin.” “Bu iltifat mı?!” Odadaki birkaç kişi istemsizce güldü. Leonard elindeki kahve fincanını zarif bir hareketle masaya bırakırken başını hafifçe iki yana salladı. “Ne kadar zaman geçerse geçsin,” dedi teatral bir iç çekişle, “bu takımın medeniyet seviyesinin yükselmeyeceğini görmek insanı gerçekten yoruyor.” Kai anında döndü. “Senin konuşma şeklin daha yorucu.” Leonard gözlerini kapatıp hafifçe gülümsedi. “Kıskanıyorsun.” “Hayır, sinir oluyorum.” Bu saçma tartışmayı izlerken farkında olmadan gülümsemeye başladığımı hissettim. Gerçekten gülümsüyordum. Ve bunu fark ettiğim anda içimde bir şey yumuşadı. Çünkü uzun zamandır ilk kez kendimi yalnız hissetmiyordum. Mizu bana birkaç saniye baktıktan sonra bunu fark etmiş gibi hafifçe sırıttı. Sonra yeniden omzuma vurdu ama bu sefer daha kontrollüydü.
“Dinle beni,” dedi biraz daha ciddi bir sesle. “Toplantıda ne olursa olsun dik duracaksın. Sen bu takımın generalsin. İnsanlar senin yüzüne bakacak. Çökmüş gibi görünürsen herkes çöker.” Bakışlarım birkaç saniyeliğine onun gözlerinde kaldı. Çünkü bu cümle yalnızca bir emir değildi. Bu… ağabeyimin bana ‘iyi ol’ deme şekliydi. Yavaşça başımı salladım. “Anladım.” Mizu birkaç saniye daha bana baktıktan sonra aniden sırıttı. “Bir de mümkünse ilk beş dakikada birilerini dövme.” “Buna söz veremem.” Kai yine kahkahayı bastı. “İşte benim generalim!” Sia sessizce köşeden bakıyordu ama dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme oluşmuştu. O bunu çok nadir yapardı zaten. Hikari hâlâ bana bakıyordu sanki birazdan yine üstüme atlayacakmış gibi. Asahi ise şimdiden onu engellemeye hazır görünüyordu. Ve ben… Ben gerçekten eve dönmüş gibi hissediyordum. İnsan bazen huzurun büyük şeylerden oluştuğunu sanıyor. Zaferlerden. Başarılardan. Dünyayı değiştirmekten. Ama yanılıyor. Gerçek huzur bazen yalnızca insanların birbirine bağırdığı bir odada oturabilmekti. Bir süre sonra kapıya doğru yürümeye başladım. Herkes istemsizce bana baktı. Sanki normal şekilde çıkacağımı düşünüyorlardı. Bu düşünce yüzümde hafif bir sırıtış oluşturdu. Kapının önünde durdum. Sonra omzumun üstünden onlara baktım. “Ben gidiyorum.” “Kapıdan çık bari normal insan gibi,” dedi Asahi anında.
“Hayır,” dedim. Ve sonraki saniye bedenim tamamen yıldırımlara dönüştü. Mavi-beyaz elektrik koridoru bir anda aydınlattı. Havada yoğun enerji kokusu yayıldı. Yıldırımlar zeminin üzerinde çatırdayarak yayıldıktan sonra bedenim ışığa dönüşüp bir anda ileri fırladı. Arkada birkaç kişinin bağırışını duydum. “YİNE CAMDAN GİTTİ!” “GENERAL AKI!! ORASI YENİ TAMİR EDİLMİŞTİ!!” “BEN DEMİŞTİM!” diye bağırdı Asahi. Kai kahkahadan kırılıyordu. Mizu’nun derin iç çekişini bile duydum. Ve bütün bunlar arkamda kalırken… Uzun zaman sonra ilk kez yüzümde gerçek bir gülümseme vardı. Bedenimi yıldırımlara dönüştürüp takım binasından ayrıldığım andan itibaren Cistern’in gecesi önümde sonsuz bir metal okyanusu gibi açılmıştı. Şehrin üst katmanlarında ilerlerken havayı yaran elektrik sesleri kulaklarımın içinde yankılanıyor, bedenimin etrafında dolaşan mavi ışıklar karanlığın içinde kısa süreli izler bırakıyordu. Ama bütün o hızın içinde bile gözlerim sürekli etrafa kayıyordu. Çünkü ben üç yıl önce ayrıldığım Cistern’e geri dönmüştüm… ama burası artık bıraktığım yer değildi. Cistern hiçbir zaman sıcak bir şehir olmamıştı zaten. Bu şehir hep sertti. Devasa sütunların üzerinde yükselen mekanik bir medeniyet gibiydi. Gökyüzüne kadar uzanan siyah metal yapılar, yüzlerce metre boyunca yükselen enerji kuleleri ve bütün şehrin içinden geçen devasa boru sistemleri… ilk bakışta insana buranın yaşayan bir yer değil de bir savaş makinesi olduğu hissini verirdi. Ama bugün, uzun zaman sonra ilk kez yukarıdan bakarken farklı bir şey hissediyordum. Çünkü artık yalnızca yapıları görmüyordum. İnsanları görüyordum. Alt katmanlarda çalışan işçileri gördüm. Gece olmasına rağmen hâlâ ağır ekipmanlar taşıyan adamları. Yorgun yüzlerle birbirlerine kahve uzatan kadınları. Eğitim alanlarından çıkan genç askerleri. Bazıları gülüyordu. Bazıları tartışıyordu. Bazıları yalnızca eve dönmeye çalışıyordu. Ve bir anlığına içimde garip bir sessizlik oluştu.
Çünkü üç yıl boyunca başka dünyalarda dolaşırken insanlığı hep iki uçta görmüştüm. Ya korkunç derecede çirkinlerdi ya da kırılacak kadar iyi. Açgözlülüklerini gördüm. İhanetlerini gördüm. Birbirlerini nasıl yok ettiklerini gördüm. Ama aynı zamanda… birbirlerini nasıl koruduklarını da gördüm. Aç insanların ekmeklerini bölüştüğünü gördüm. Ölmek üzere olan insanların son nefeslerinde bile başkaları için dua ettiğini gördüm. Ve bütün bunlar sonunda zihnimde tek bir düşünce bırakmıştı:
İnsanlık zayıftı.
Kırılgandı.
Kolayca korkuyordu.
Ama buna rağmen hâlâ birbirlerini kaybetmemek için savaşıyorlardı.
Belki de insanları güzel yapan şey tam olarak buydu.
Mükemmel olmamaları.
Yıldırımlar bedenimin çevresinde dolaşırken hızımı biraz azalttım. Şehrin merkez katmanlarından geçerken devasa sütunlar bütün görkemiyle önümde yükseliyordu. Cistern’in ana taşıyıcı kolonları… yüzlerce yıl önce inşa edilmiş bu dev yapılar gökyüzüne kadar uzanıyor, üzerlerindeki mavi enerji çizgileri gecenin içinde damarlar gibi parlıyordu. Her sütunun üzerinde farklı birlik armaları, eski savaşlardan kalan işlemeler ve binlerce insanın yaşadığı katmanlara açılan dev platformlar vardı. Yukarıdan bakıldığında şehir gerçekten insan yapımı olmaktan çıkıp başka bir şeye dönüşüyordu. Sanki milyonlarca insanın umudu ve korkusu üst üste yığılmıştı da ortaya bu mekanik dev çıkmıştı.
Ve ben…
Ben Cistern’i seviyordum.
Bunu uzun zaman kabul etmek istememiştim belki ama seviyordum.
Çünkü burası benim evimdi. Usta Shu, bana Cistern’i yani evimi sevmeyi hep tembihlerdi ve bana bunu öğretti.
Magnus’un yanında geçirdiğim yıllar boyunca dünyaya farklı bakmayı öğrenmiştim. İnsanlığın karanlığını inkâr etmeyi bırakmıştım. Artık herkesin kurtarılabileceğine dair çocukça bir inanca sahip değildim. Bazı insanlar gerçekten korkunçtu. Bazıları yalnızca yok etmek istiyordu. Bazıları sevgiyi bile silaha çeviriyordu.
Ama yine de…
Yine de 3 yılımı geçirdiğim Dünya’da yaşayan insanların çoğu yalnızca yaşamaya çalışıyordu.
Dünya’nın aksine Cistern’de ise…
Sevdikleri insanlarla bir gün daha geçirmek için uğraşıyorlardı.
Ve ben artık bunun ne kadar değerli olduğunu biliyordum. Ama aynı zamanda, diğerinin de ne kadar değerli olduğunu biliyordum. Deneyimler, bana her şeyimi öğreten kavramlardı. Göğsümün içinde o eski yemin yeniden ağırlaştı. Bir daha kaybetmeyeceğim. Bu düşünce zihnimde yankılandı. Bir daha geç kalmayacağım. Jared’in odasında çöktüğüm anı hatırladım istemsizce. Elleriyle yüzümü kapatıp ağladığım o saniyeleri. “Özür dilerim, ben olduğum için,” dediğim anı. Dişlerimi hafifçe sıktım. Hayır. Bir daha böyle olmayacaktı. Ben artık yalnızca bir savaşçı olmak istemiyordum. Bir general olmak istiyordum. İnsanlarını koruyan biri. Evini koruyan biri. Sevdiği insanların yasını tutmak yerine onların yaşayabildiğini gören biri. Ve bunun için gerekirse bütün sistemi parçalamaya hazırdım. Takım 1 binasının bulunduğu ana bölgeye yaklaştığımda Cistern’in atmosferi tamamen değişmeye başladı. Şehrin diğer bölgelerindeki rahat karmaşa burada yerini ağır bir disipline bırakıyordu. Devasa siyah kulelerin arasında uçan güvenlik dronları dolaşıyor, yüksek platformlarda zırhlı muhafız birlikleri nöbet tutuyordu. Enerji bariyerleri katman katman yerleştirilmişti. Bina kompleksinin etrafındaki hava bile ağır hissediyordu. Çünkü bugün burada sıradan bir toplantı yapılmıyordu. Bütün generaller çağrılmıştı. Ve bu… Cistern’de her zaman kötü bir şeylerin habercisi olurdu. Takım 1 binası uzaktan bile diğer yapılardan farklı görünüyordu. Devasa beyaz-siyah sütunların üzerine kurulmuş merkezi yapı gökyüzüne doğru yükseliyor, üzerindeki altın işlemeler gecenin içinde soluk şekilde parlıyordu. Yapının giriş kısmı bile başlı başına küçük bir kale gibiydi. Katmanlı kapılar. Kimlik tarama alanları. Enerji kontrol noktaları. Ve yüzlerce görevli. Yavaşça yere indim.
Ayakkabılarım metal zemine değdiği anda etrafımdaki birkaç muhafız refleksle bana döndü. Üzerimde dolaşan yıldırım kalıntıları hâlâ hafif hafif çatırdıyordu. Derin bir nefes verdim. Ve birkaç saniye boyunca yalnızca etrafa baktım. Sonra kaşlarım hafifçe çatıldı. Çünkü… Hiçbir şey anlamıyordum. Gerçekten hiçbir şey. Üç yıl önce ayrıldığımda güvenlik sistemi bu kadar karmaşık değildi. Şimdi önümde birbirine bağlı onlarca giriş koridoru, farklı birlik armaları taşıyan kontrol noktaları ve sürekli hareket eden güvenlik ekipleri vardı. İnsanlar ellerindeki holografik belgelerle koşuşturuyor, bazı generaller kendi eskortlarıyla içeri giriyordu. Bir süre yalnızca olduğum yerde durup etrafa baktım. “Bu ne lan…” diye mırıldandım istemsizce. Gerçekten kaybolmuş hissediyordum. Bir general olmama rağmen şu an sıradan bir ziyaretçi gibiydim. Yanımdan geçen birkaç görevli bana bakıp selam verdi ama kimsenin duracak vakti yok gibiydi. Bir noktada yanlış koridora girmeye çalıştım ve önümde kırmızı bir enerji bariyeri açıldı. “Yetkisiz giriş.” Bir saniye boyunca bariyere baktım. Sonra derin bir iç çektim. “Harika…” Başımı hafifçe geriye attım. Gözlerim kalabalığın içinde dolaşmaya başladı. Tamam. Sakin olmam ve bir çözüm üretmem gerekiyordu. Bir rehber bulmam lazım diye düşündüm kendi kendime. Çünkü bu lanet yerde tek başıma dolaşırsam büyük ihtimalle yanlışlıkla savaş konseyi odasına falan girerdim.
Takım 1 binasının giriş kısmında birkaç dakika geçirdikten sonra yavaş yavaş şunu fark etmeye başlamıştım: Buradaki hiç kimsenin gerçekten ne yaptığını anlama gibi bir şansı yoktu. Hayır, belki görevli insanlar biliyordu ama dışarıdan bakan biri için burası devasa bir organizasyonun tam ortasına bırakılmış bir karınca kolonisi gibiydi. Her yerde hareket vardı. Her yerde sesler vardı. Metal zeminlerde yankılanan ayak sesleri, sürekli açılıp kapanan otomatik kapılar, üst katmanlardan geçen güvenlik dronlarının mekanik titreşimleri ve insanların birbirine bağırarak ilettiği emirler… bütün bina yaşayan devasa bir makineyi andırıyordu. Ve ben bu makinenin tam ortasında durmuş, hangi dişlinin ne işe yaradığını anlamaya çalışan biri gibi hissediyordum.
Bir süre boyunca gerçekten oradan oraya koşturdum.
Önce sağ taraftaki kayıt bölümüne gittim ama beni başka bir kata yönlendirdiler. Sonra oradaki görevli beni tekrar aşağı gönderdi çünkü “Generaller için ayrı prosedür” varmış. Oradan başka bir koridora geçtim, bu sefer önümde iki farklı güvenlik hattı çıktı ve yanlış taraftan geçmeye çalışınca yine kırmızı enerji bariyeri yüzüme kapandı.
“Yetkisiz giriş.”
“Tamam, anladım.” diye homurdandım dişlerimi sıkarak.
İnsanlar önümden akıp gidiyordu. Bazı generaller uzun pelerinleriyle koridor boyunca ilerliyor, yanlarında eskort birlikleri taşıyorlardı. Bazı yüksek rütbeli görevliler ellerindeki holografik ekranlara bakarak birbirleriyle tartışıyor, kimileri yaklaşan toplantı yüzünden yüzlerinde ciddi ifadelerle hızlı adımlarla yürüyordu. Ve bütün bu karmaşanın ortasında ben… gerçekten kaybolmuştum.
Bu düşünce bir noktada sinir bozucu olmaktan çıkıp komik gelmeye başladı.
“Harika,” diye içimden geçirdim yürümeye devam ederken. “Üç yıl boyunca başka boyutlarda hayatta kaldım ama kendi şehrimde yönümü bulamıyorum.”
Başımı hafifçe geriye attım ve gözlerimi kalabalığın içinde gezdirdim. Aslında bulmaya çalıştığım tek bir kişi vardı.
Logos.
Takım 1’e ilk geldiğim gün karşıma çıkan o rehber.
İlk zamanlar bu devasa yapının içinde kaybolmamamı sağlayan kişiydi. Sessiz, profesyonel ve nedense insanı hafif geren bir havası vardı ama işini inanılmaz iyi yapardı. Eğer burada bir yerdeyse bütün bu karmaşayı birkaç dakikada çözebilirdi.
Sorun şuydu ki…
Adamı hiçbir yerde bulamıyordum.
Bir noktada üst katlardan birine çıktım çünkü bir görevli Logos’u orada görmüş olabileceğini söyledi ama gittiğimde yalnızca uzun beyaz koridorlar, ağır güvenlik kapıları ve birbirine
benzeyen toplantı salonlarıyla karşılaştım. Başka bir katta iki muhafız beni durdurup kimlik doğrulaması istedi. Alt kata geri indiğimde ise bu sefer tamamen farklı bir bölüme çıkmıştım. Ve yavaş yavaş yorulmaya başlamıştım. Ama fiziksel anlamda değil. Zihinsel olarak. Çünkü bütün bu kaosun ortasında insan istemsizce düşünmeye başlıyordu. Yaklaşan toplantıyı. Bütün generallerin neden çağrıldığını. Kuren’i. Kazami’yi. Jared’in odasını. Göğsümün içinde o eski ağırlık yeniden kıpırdanmaya başladı ama bu sefer onu bastırmayı başardım. Çünkü burada dağılacak lüksüm yoktu. Mizu haklıydı. İnsanlar bana bakacaktı. Ben çökersem etrafımdaki herkes bunu hissederdi. Derin bir nefes aldım. Sonra yeniden yürümeye başladım. Koridorlardan biri diğerlerinden çok daha kalabalıktı. Büyük ihtimalle toplantı salonlarına çıkan ana geçişlerden biriydi çünkü içeride inanılmaz bir insan akışı vardı. Siyah üniformalı görevliler ellerindeki belgelerle sağa sola koşturuyor, bazı askerler güvenlik noktalarını kontrol ediyor, yüksek rütbeli insanlar kendi aralarında ciddi konuşmalar yapıyordu. Tam önümden geçen bir grubun arasından sıyrılmaya çalışırken biriyle sertçe çarpıştım. Refleksle geri çekildim. “Ah, pardon—” Cümlem yarıda kaldı. Çünkü başımı kaldırdığım anda gördüğüm kişi yüzünden zihnim birkaç saniyeliğine tamamen durdu. Uzun koyu renkli paltosunun omuzlarında Team 4 arması taşıyan adam önümde sakin şekilde durmuştu. Gülümsemesi kalabalığın arasında bile dikkat çekiyordu ama onu asıl farklı yapan şey gülümsemesinin hissettirdiği yüzündeki ifadeydi. İnsan ona baktığında ilk hissettiği şey güç değildi. Huzurdu.
Garip, ağır ama güven veren bir huzur. Gözleri gençliğinin ışıltısını hâlâ taşıyordu ama aynı zamanda insanı sakinleştiren bir sıcaklığa sahipti. Koyu mavi saçları görünümüne daha derin bir ağırlık katıyordu. Ve ben onu tanıdığım anda gözlerim istemsizce açıldı. “...General Vartin?” Sesim gerçekten şaşkın çıkmıştı. Çünkü karşımda duran kişi sıradan biri değildi. Vartin Voldert. Takım 4’ün generali. Ve bundan çok daha önemlisi… Ustam Shu’nun çocukluk arkadaşı. Hayatım boyunca Shu’dan hakkında onlarca hikâye dinlediğim adam. Birlikte eğitim aldıkları zamanları. Gençliklerinde girdikleri görevleri. Shu’nun nadiren yaptığı o hafif gülümsemelerden birini oluşturabilen birkaç insandan biri oluşunu. Ve şimdi… Karşımda duruyordu. Bir anda bütün o kaos, bütün o gürültü arka planda silikleşmiş gibi hissettirdi. Vartin birkaç saniye boyunca bana baktıktan sonra yüzünde hafif bir ifade oluştu. Sonra… Gülümsedi. Bu gösterişli bir gülümseme değildi. Sessizdi. Sakin ve hoşgörülüydü. Ama nedense o küçük ifade bile insanın içindeki bütün gerginliği azaltabilecek kadar güçlüydü. “Demek sonunda döndün.” dedi derin ama yumuşak bir ses tonuyla. Göğsümün içinde bir şey hafifçe gevşedi. Çünkü uzun zaman sonra ilk kez… gerçekten büyük birinin yanında olduğumu hissetmiştim.