AKIHIRO ATLAS
Hermes.
Bu soyadını duyduğum an zihnimde yıllardır okuduğum tarih kitaplarının sayfaları birbiri ardına açılmış gibi hissettim. Çünkü Cistern’de yaşayan herkes o ismi en az bir kez duymuştu ama ben diğer insanlardan farklı olarak yalnızca “duymamıştım”; araştırmıştım. Akademinin arşivlerinde saatler geçirirken Cistern’in kuruluş tarihini, eski savaşları, ilk hanedanları ve siyasi yapılanmalarını ezberlemiş gibiydim. Ve Hermes ailesi… bütün o tarihin tam merkezinde duran isimlerden biriydi.
Hayır.
“İsimlerden biri” demek bile yetersizdi.
Çünkü Cistern’in bugünkü varlığını oluşturan temel taşların çoğu doğrudan Hermes soyuna dayanıyordu.
Akademinin önündeki büyük kurucu heykelini herkes görmüştü. Taştan yapılmış o uzun figür, elini ufka uzatmış şekilde şehre bakardı. İnsanlar genelde onun yalnızca sembolik bir figür olduğunu düşünürdü ama gerçek tarih çok daha karmaşıktı. Cistern’i kuran kişi gerçekten yaşamıştı. Ve o kişinin adı… Abyldor Hermes’ti.
Yaklaşık dört yüz bin yıl önce.
Sacred Domainler ağında savaşların hâlâ devam ettiği, soyluların birbirlerini boğazladığı ve halkın açlıktan öldüğü dönemde Abyldor Hermes kendi servetini kullanarak ilk merkezi ticaret ağını kurmuştu. Ardından farklı Sacred Domainlerdeki bilim insanlarını, büyü araştırmacılarını ve stratejistleri tek bir Sacred Domain altında toplamıştı. Ve o Sacred Domain zamanla Cistern’e dönüşmüştü.
Ama işin ilginç kısmı şu ki…
Tarih kitapları Hermes ailesini hiçbir zaman yalnızca “zengin” bir aile olarak anlatmıyordu.
Onlar bir hanedan gibiydi.
Hayır… daha doğrusu görünmez bir imparatorluk. Ruh Gücüne dair her şeyi bilen bir imparatorluklardı. Dört yüz bin yıl önce bile bizim şimdi sahip olduğumuzdan daha fazla bilgiye sahip olabilecek kadar gelişmiş bir imparatorluklardı.
Çünkü Hermes soyundan gelen insanların yalnızca paraları yoktu. Güçleri vardı. Ruh Güçleri bizim şimdi sahip olduğumuzu çok aşıyordu. Tarihte yaşamış en güçlü büyücülere sahiplerdi. Abyldor Hermes’in kardeşinin yaşamış ve yaşayacak en güçlü büyücü olduğu tüm evrende bilinen ve bahsedilen bir bilgiydi. Ancak, ondan uzun süredir haber alabilen kimse yoktu. Bu yüzden ağabeyi gibi kendisi de muhtemelen bir yerlerde ölmüştü. İkisi dışında da değerli kişiler vardı. Akademilerin yönetim kurullarında, ticaret birliklerinde, büyü araştırma merkezlerinde, hatta bazı krallıkların diplomatik ilişkilerinde bile onların etkisi hissediliyordu. Ve en garip kısmı… bunu gösteriş yapmadan başarıyor olmalarıydı.
Gerçek güç çoğu zaman bağırmıyordu zaten. Sessizce dünyayı şekillendiriyordu. Dünya ve evren, bu iki kavram her zaman şekillenirdi. Arkasındakiler asla ön planda olmazdı. Ön planda olanlar genelde piyonlar olurdu. Acıyı çekenler ve zorlukları yaşayanlar piyonlar olurdu. Ama adları hep hatırlanan arkadaki güçlülerdi. Hermes ailesi de tam olarak böyleydi. Cistern tarihindeki en büyük akademisyenlerden bazıları onların soyundan gelmişti. İlk Ruh Gücü mühürleme sistemlerini geliştiren bilim insanı. Kuzey kıtasındaki açlığı bitiren ticaret reformunun kurucusu. Büyük Yangın Felaketi sırasında şehrin yarısını kurtaran stratejist. Ve daha niceleri… Tarih kitaplarında Hermes soyadı sürekli tekrar ediyordu. Sanki bu aile yalnızca servet biriktirmemişti. Medeniyetin akışına doğrudan müdahale etmişti. Ve şimdi… O ailenin günümüzdeki varisi önümde duruyordu. Üstelik benimle konuşmak istediğini söylüyordu. Bu düşünce zihnimde büyüdükçe içimde garip bir huzursuzluk oluşmaya başladı. Çünkü böyle insanlar sebepsiz yere hareket etmezdi. Hele Hermes ailesi gibi bir soy söz konusuysa, her sosyal etkileşimin altında mutlaka bir anlam aranırdı. Bu yalnızca aristokratların doğası değildi; güç sahibi insanların genel yapısı buydu. Onlar küçük yaşlardan itibaren insan ilişkilerini bir strateji gibi öğreniyorlardı. Kiminle konuşacaklarını, kime yaklaşacaklarını, hangi bağın kendilerine ne kazandıracağını hesaplıyorlardı. Ve dürüst olmak gerekirse… Bu yüzden Aurelia’nın bana yaklaşması beni rahatsız etmişti. Çünkü mantıklı değildi. Ben başarılıydım, evet. Akademide ismim duyuluyordu. Öğretmenler bile istemeden benden bahsediyordu. Ama buna rağmen sosyal olarak hâlâ dışlanan biriydim. İnsanlar benimle konuşmaktan çekiniyordu. Ve böyle bir ortamda Hermes ailesinin varisinin gelip benimle iletişim kurmak istemesi… doğal görünmüyordu. Zihnim istemsizce ihtimaller üretmeye başladı. Acaba akademik başarımı mı merak etmişti? Yoksa başka bir amacı mı vardı?
Hermes ailesi bilgiye değer veren bir soydan geliyordu. Belki de yalnızca beni incelemek istiyordu. İnsanlar bazen nadir gördükleri şeyleri anlamaya çalışırdı. Ve akademideki başarı seviyem… sıradan değildi. Ama yine de… Bir şey eksik geliyordu. Çünkü Aurelia’nın bakışları çıkarcı görünmüyordu. İşte beni asıl rahatsız eden şey buydu. İnsanları analiz etmeye alışmıştım. Çoğu insanın davranışlarının altında küçük hesaplar bulabiliyordum. Birisi popüler biriyle konuşuyorsa sosyal statü istiyordu. Birisi güçlü birine yaklaşıyorsa, o kişi güvenlik arıyordu. İnsan ilişkilerinin büyük kısmı görünmez ihtiyaçlardan oluşuyordu. Ama Aurelia’nın gözlerinde bunu görememiştim. O gülümsediğinde yapay hissettirmemişti. Neden hissettirmemişti? Zihnim tam da bu yüzden alarm veriyordu. Çünkü anlayamadığım şeyler beni huzursuz ediyordu. İnsan zihni bilinmeyeni sever gibi davranıyordu ama gerçekte ondan korkuyordu. Ben de korkuyordum. Çünkü bir insanın sana gerçekten sebepsiz yere yaklaşabileceği fikri… bana hâlâ gerçek dışı geliyordu. Belki de sorun buydu. Ben insanların iyiliğine inanmayı bilmiyordum. Hayır. Belki daha doğrusu… inanmak istiyordum ama nasıl yapılacağını unutmuştum. Belki daha da doğrusu… Nasıl yapılacağını asla öğrenememiştim. Çünkü hayatım boyunca insanların bakışlarında hep mesafe görmüştüm. Akademideki öğrenciler bana hayranlıkla korku arasında bir ifadeyle bakıyordu. Öğretmenler başarılarımı kabul ediyor ama aynı zamanda rahatsız oluyordu. İnsanlar beni konuşulacak biri olarak görüyor ama yaklaşılacak biri olarak görmüyordu. Ve böyle bir dünyada insanın kendisi hakkında geliştirdiği algı da bozuluyordu. Bir süre sonra insan şunu düşünmeye başlıyordu: “Belki de gerçekten yaklaşılmaması gereken biriyim.” Bu düşünce zihnime o kadar uzun süredir yerleşmişti ki şimdi Aurelia gibi biri karşıma çıkınca bunu anlamlandıramıyordum. Çünkü Hermes ailesinden gelen bir insanın sosyal
çevre konusunda seçenek sıkıntısı çekmesi imkânsızdı. İstese akademideki herkes onunla konuşmak için yarışırdı. İnsanlar onun dikkatini çekebilmek için uğraşırdı. Ama buna rağmen… O gelip benim önümde durmuştu. Ve bu gerçek, zihnimin bütün düzenini bozuyordu. Hikari hâlâ utançtan ölüyormuş gibi davranıyordu yanımda. Asahi ise onunla dalga geçiyordu ama sesleri artık arka planda kalmaya başlamıştı çünkü ben tamamen düşüncelerime gömülmüştüm. Aurelia Hermes. Bu isim artık yalnızca tarih kitaplarındaki bir soyadından ibaret değildi. Karşımda duran gerçek bir insandı. Ve nedense… İçimde açıklayamadığım garip bir his oluşuyordu. Sanki hayatımın akışı o anda çok hafif şekilde yön değiştirmişti. Ama bunu henüz anlayamıyordum. Aurelia birkaç saniye boyunca yalnızca bana baktı. Ama bu bakış rahatsız edici değildi. İnsanların çoğu bana baktığında gözlerinde bir şey hissederdim; çekinme, huzursuzluk, kıyaslama ya da korku… ama Aurelia’nın gözlerinde bunların hiçbiri yoktu. O yalnızca gerçekten bakıyordu. Sanki karşısındaki insanı anlamaya çalışan biri gibi. Ve bu kadar basit bir şeyin bile beni bu kadar hazırlıksız yakalaması sinir bozucuydu. Sonra birden birkaç adım daha yaklaştı. Ve ben istemsizce duraksadım. Çünkü artık gerçekten çok yakındı. Suratı suratıma değmek üzereydi. İnsanlar bunu çok yakın olduklarıyla yapıyordu. Bazen akademinin bahçesindeki “insanlıkları” izlerken görebiliyordum. Aramızdaki mesafe neredeyse tamamen kapanmıştı. Sarı saçları gün batımının ışığını yakalıyordu. Hafif rüzgâr saçlarının birkaç telini hareket ettirirken üzerime çiçeksi ama hafif bir koku yayıldı. İnsan zihni bazen istemeden küçük detaylara takılıyordu; ses tonuna, nefes alış ritmine, bakışların yumuşaklığına… ve ben o anda bunların hepsini aynı anda fark etmeye başlamıştım. Bu… rahatsız ediciydi.
Çünkü bir insanın varlığı normalde zihnimi bu kadar meşgul etmezdi. Aurelia ellerini arkasında birleştirip hafifçe bana doğru eğildi. Benden kısa olduğu için ayak parmak uçlarının üstünde durmak zorunda kalmıştı. Yeşil gözleri doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. “Eğer istemiyorsan seni zorlamam,” dedi yumuşak ama canlı bir sesle. “Ama gerçekten seninle konuşmak isterim.” Ses tonu garip şekilde sıcaktı. Hayır… sıcak kelimesi yetmiyordu. İnsanın içindeki gerginliği fark etmeden azaltan bir yanı vardı. Sanki konuşurken karşısındaki kişiye bilinçsizce “rahat olabilirsin” hissi veriyordu. Ve ben buna alışık değildim. Aurelia hafifçe gülümsedi. “Dürüst olmak gerekirse biraz heyecanlıyım da.” dedi. “Çünkü daha önce benim kadar düşünen biriyle hiç konuşmadım.” Hikari’nin yüzü arkada korkunç şekilde değişti. “BENİM KADAR DÜŞÜNEN—” Asahi anında ağzını kapattı. Bedenini tuttu ve kıpraşmaması için tutmaya çalıştı. “SUS ARTIK!” Ama ben onları neredeyse duymuyordum. Çünkü zihnim tamamen Aurelia’ya takılmıştı. İnsanların çoğu konuşurken yapay görünüyordu. Ses tonlarında fark edilmeyen bir hesap olurdu. Bir şey kanıtlamaya çalışırlar, etkilemek isterler ya da kendilerini gizlerlerdi. Ama Aurelia konuşurken bunların hiçbirini hissetmiyordum. O yalnızca… neşeliydi. Gerçekten neşeli. Ve bu neşe öyle çocukça bir yüzeysellik de değildi. Daha çok içinden taşan doğal bir sıcaklık gibiydi. Bazı insanlar bulunduğu ortamın atmosferini değiştiriyordu. Aurelia da öyleydi. Sanki etrafındaki hava onun varlığıyla daha canlı hale geliyordu. Gün batımının ışığı saçlarının üstünde altın gibi parlıyor, gözleri ışığı yansıtıyordu. İnsan ona baktığında istemsizce zihnindeki karanlığın biraz geri çekildiğini hissediyordu. O an aklımdan geçen düşünce beni şaşırttı.
“Güneş gibi…” Ve bu düşünce ortaya çıktığı anda içimde hafif bir huzursuzluk oluştu. Çünkü ben uzun zamandır hiçbir insana böyle bakmamıştım. İnsanları analiz ederdim. Davranışlarını çözmeye çalışırdım. Ama ilk kez birini yalnızca “var olduğu haliyle” algılıyordum. Bu… yeniydi. Ve korkutucuydu. Aurelia hâlâ bana bakıyordu. Bekliyordu. Ama baskı yapmıyordu. Bu da garipti. Çünkü insanlar genelde senden cevap isterdi. Sessizliğini doldurmaya çalışırlardı. Ama Aurelia sessizliğin içinde bile rahat görünüyordu. Sanki benim düşünmeme alan tanıyordu. Ve tam da bu yüzden zihnim daha çok karışıyordu. “Neden?” Bu soru tekrar oluştu içimde. Neden benimle konuşmak istiyordu? Neden bu kadar doğal davranıyordu? Neden gözlerinde en ufak bir küçümseme ya da mesafe yoktu? Neden bana “insanmışım gibi” yaklaşıyordu? İçimdeki mantıklı taraf hâlâ bunun altında bir sebep arıyordu ama başka bir parçam ilk kez bunu yapmak istemiyordu. Belki de… Belki de gerçekten yalnızca konuşmak istiyordu. Bu ihtimal kulağa inanılmaz derecede saçma geliyordu ama aynı zamanda garip şekilde huzurluydu. Tam o sırada arkadan korkunç bir ses geldi. “HAYIR OLAMAZ.”
Hikari dizlerinin üstüne çökmüştü. Ellerini saçlarına geçirmiş şekilde boşluğa bakıyordu. “Asahi…” dedi titreyen bir sesle. “Aki’nin hayatı romantik komediye dönüştü.” Asahi hâlâ onu tutmaya çalışıyordu. “ŞU AN BUNU MU DÜŞÜNÜYORSUN?!” diye bağırdı ve kafasına sert bir tokat attı Asahi. Ardından Hikari var gücüyle çığlık attı ve oturduğu yerde dönerek bağırdı. “BİR HERMES VARİSİ ONU BANKA GÖTÜRMEYE ÇALIŞIYOR!” Asahi’de ona azarlayıcı bir ses tonuyla yanıt verdi. Bağırarak, aynı benim ağabeyimin arada yaptığı gibi. Sevgi gösterebilmek, ağabeyler için bağırma yoluyla mı oluyor acaba? Ben… emin değilim. Küçük kardeşime pek sevgi gösterebilecek kadar onunla vakit geçiremedim. “BU CÜMLEYİ KURMA ŞEKLİN BİLE TEHLİKELİ!” Hikari bir anda ayağa kalktı. “Hayır.” dedi ölümcül ciddi bir sesle. “Ben bunu kabul etmiyorum.” Ellerinden yine mavi alevler çıkmaya başladı. “Onu düelloya davet edeceğim.” Asahi çığlık attı. “DELİRDİN Mİ SEN?!” “AKI BENİMDİ!” diye bağırırken gözlerinden alevler püskürttü Asahi. Ben kaşlarımı hafifçe çattım. “…Ben bir eşya değilim.” “BU DETAY ŞU AN ÖNEMSİZ!” Asahi resmen Hikari’nin sırtına atlayıp onu geri çekmeye çalışıyordu artık. Hikari ise dramatik şekilde elini bana uzatmıştı. “AKI! ONU SEÇERSEN BENİM KARAKTER ARC’IM BİTER!” “…Ne anlatıyorsun sen?” dedim ve elimi suratıma götürdüm. Utanmış gibi bir halim vardı ama bunu saçma geldiğinden yapmıştım. Aurelia ise bu sahneyi izlerken gülmeye başlamıştı. Gerçekten içten şekilde gülüyordu.
Ve o kahkaha… Tanrım. İnsan bir kahkahanın bu kadar güzel olabileceğini düşünmezdi. Sesinde küçümseme yoktu. Yapaylık yoktu. Sanki yalnızca eğleniyordu. Gerçekten eğleniyordu. Ve bunu fark ettiğim anda içimdeki o garip sıcaklık tekrar oluştu. Çünkü uzun zamandır biri benim bulunduğum ortamda gerçekten rahat görünmemişti. Aurelia yeniden bana döndü. “Yani…” dedi hafifçe başını eğerek. “Ne düşünüyorsun?” Sessiz kaldım. Zihnim hâlâ düşünüyordu. Mantıklı olmaya çalışıyordum. Ama işin kötü yanı… içimde mantığın dışında bir his oluşmaya başlamıştı. Merak. Belki de ilk kez gerçekten merak ediyordum. Çünkü Aurelia bana diğer insanlar gibi hissettirmiyordu. Ve belki de… Belki de bu hissin nedenini öğrenmek istiyordum. Derin bir nefes verdim. “…Sanırım konuşabiliriz.” Aurelia’nın gözleri anında parladı. Gerçekten parladı. “Gerçekten mi?!” Bu kadar mutlu olması beni hazırlıksız yakaladı. Çünkü insanlar genelde benimle konuşmayı bir görev gibi görürdü. Aurelia ise sanki uzun süredir istediği bir şeyi sonunda başarmış gibi görünüyordu. “Bu harika!” dedi anında.
Ve sonra… Hiç düşünmeden koluma girdi. … Zihnim tamamen durdu. “Sana, Aki diyebilir miyim bu arada?” diye tatlı bir ses tonuyla suratıma bakmadan sordu. Başımı sallayarak, şaşkın bir ifade suratımdayken onayladım. Biraz utandığımı hissediyordum, bu yüzden suratına bakmamaya çalıştım. Çünkü bu hareket o kadar doğal gerçekleşmişti ki birkaç saniye boyunca ne olduğunu bile anlayamadım. Aurelia beni çekiştirirken yüzünde hâlâ o parlak gülümseme vardı. “Şurada oturalım!” dedi heyecanla. Ben ise istemsizce ona ayak uydurmaya başladım. Arkamızdan Hikari’nin acı dolu sesi yükseldi. “HAYIRRRRR!” Asahi onu yerde sürüklüyordu artık. “SAKİN OL!” “AKI GİDİYOR!” “ADAM SADECE OTURUYOR!” “AMA BİR KIZLA OTURUYOR!” Ben hâlâ şaşkın şekilde yürüyordum. Arkamdan gelen sesler kulağımdan giriyordu ama beynime işlemiyordu. Birisi 5 saniye sonra bunlardan bahsetse hatırlamadığımı söylerdim. Çünkü koluma giren sıcaklığı hissedebiliyordum. Bu… güzeldi. Ama başka bir şey de vardı. Daha kötü bir şey. Ve daha kötü olan şey ise… Bu his hoşuma gidiyordu. En sonunda akademinin arka bahçesine yakın, taş yürüyüş yolunun hemen kenarında duran boş bir banka ulaştık. Gün batımı artık gökyüzünün büyük kısmını ele geçirmişti. Ufuk çizgisi turuncu, kızıl ve altın renklerinin birbirine karıştığı yavaş bir yangın gibi görünüyordu. Ağaçların yaprakları rüzgârla hafifçe hareket ediyor, akşamın serinliği yavaş yavaş havaya yayılıyordu. Akademinin gürültüsü burada daha uzaktan geliyordu; öğrencilerin sesleri artık yalnızca boğuk bir uğultuya dönüşmüştü.
Aurelia kolumdan çıkıp bankın bir tarafına oturduğunda ben birkaç saniye boyunca hâlâ ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Çünkü bütün bu olaylar zihnimde fazla hızlı gelişmişti. Hayatımın büyük kısmını insanların benden uzak durmasına alışarak geçirmiştim. Şimdi ise Hermes ailesinin varisi benimle konuşmak istediğini söylemiş, koluma girmiş ve beni gün batımını izlemeye getirmişti. Bu… gerçek dışıydı. Yavaşça onun yanına oturdum. Ve ardından sessizlik oldu. Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. İnsanların çoğuyla yaşanan sessizlikler insanın üstüne ağırlık gibi çöküyordu. Çünkü herkes bir şey söylemek zorundaymış gibi hissediyordu. Ama Aurelia’nın yanında sessizlik bile doğal görünüyordu. Sanki konuşmasanız bile ortam eksik hissettirmiyordu. Ben ise istemsizce gözlerimi ona kaydırıyordum. Ve her baktığımda içimde aynı garip his oluşuyordu. Aurelia gerçekten güzeldi. Ama mesele yalnızca fiziksel görünüşü değildi. Evet, sarı saçları gün batımının altında altın gibi parlıyordu. Yeşil gözleri ışığı yansıtıyordu. Yüz hatları o kadar düzgündü ki insan bakarken istemsizce duraksıyordu. Ama onu asıl güzel yapan şey bunlar değildi. Onun güzelliği… canlılığından geliyordu. Bazı insanlar bulunduğu ortama ışık yayıyordu gerçekten. Aurelia gülümsediğinde çevresindeki hava bile değişiyormuş gibi hissediliyordu. Şu anda yüzünde duran o küçük huzurlu ifade, batmakta olan güneşi izleyiş şekli, rüzgâr saçlarını hareket ettirdikçe gözlerini hafifçe kısmış hali… Sanki yalnızca yaşayan biri değil de yaşamayı seven biriydi. Ve ben bunun ne kadar nadir olduğunu ilk kez fark ediyordum. Çünkü insanların çoğu hayatta kalıyordu. Ama Aurelia gerçekten yaşıyor gibiydi. Bir süre sonra derin bir nefes aldı. Sonra gözlerini güneşten ayırmadan konuşmaya başladı. “İnsanların neden gün batımını sevdiğini hiç düşündün mü?” Bu soru beni hazırlıksız yakaladı.
Kaşlarımı hafifçe çattım ama cevap vermedim. Aurelia ise gülümsemeye devam ediyordu. “Bence insanların gün batımına olan sevgisi çok ilginç,” dedi sessizce. “Çünkü teknik olarak bakarsan gün batımı bir sonu temsil ediyor. Gün bitiyor. Işık kayboluyor. Gece geliyor.” Gözlerini ufka dikti. “Ama buna rağmen insanlar gün batımını hüzünlü bulmaktan çok güzel buluyor.” Birkaç saniye sustu. Sonra devam etti. “Çünkü insanlar içten içe biliyor… bazı şeylerin bitmesi onların değersiz olduğu anlamına gelmiyor.” Rüzgâr hafifçe saçlarını hareket ettirdi. “Güneş batıyor diye insanlar gökyüzünden nefret etmiyor. Tam tersine, o anı daha dikkatli izliyorlar.” Dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu. “Çünkü geçici olan şeylerin içinde garip bir güzellik var.” Sessizce onu dinliyordum. Ve nedense söyledikleri zihnimin içine beklediğimden daha derin işliyordu. Aurelia devam etti. “İnsanlar da biraz böyle bence.” dedi yavaşça. “Hatalılar. Geçiciler. Çelişkilerle dolular. Bazen birbirlerini kırıyorlar, bazen korkuyorlar, bazen korktukları için kötü şeyler yapıyorlar… ama buna rağmen içlerinde hâlâ güzel şeyler var.” İstemsizce hafifçe kaşlarımı çattım. Başımı eğdim, gözlerim biraz kısaldı. İçimdeki burukluğu hissettim. Bunun üstüne güvensiz bir tonuyla sordum. “…Bundan emin misin?” Aurelia bana döndü. Ben gözlerimi yavaşça yere kaydırdım. Ardından, onun cevap vermesini beklemeden ben konuştum. “İnsanlar genelde yalnızca kendilerini düşünüyor.” dedim sessizce. “Kendilerinden farklı olanı dışlıyorlar. Korktukları şeylerden nefret ediyorlar. Daha iyi birini gördüklerinde onu anlamaya çalışmak yerine uzaklaştırıyorlar.” Sesim fark etmeden sertleşmeye başlamıştı. “İnsanlık sürekli gelişmek istediğini söylüyor ama gerçekte değişimden korkuyor. Bir insan diğerlerinden daha farklı olduğunda ona yaklaşmıyorlar bile.” Ellerimi yavaşça birbirine kenetledim. “Bence insanlar düşündükleri kadar iyi varlıklar değil.”
Aurelia uzun süre sessiz kaldı. Ama bu sessizlik yargılayıcı değildi. Sanki söylediklerimi gerçekten düşünüyordu. Sonra bana baktı. “Belki haklısındır.” dedi şaşırtıcı şekilde sakin bir sesle. “İnsanlar gerçekten korkuyor olabilir. Gerçekten bencil olabilirler.” Gözleri hafifçe yumuşadı. “Ama sence bu onların sevilemeyeceği anlamına mı geliyor?” Bu soru beni susturdu. Çünkü cevap veremedim. Aurelia devam etti. “Bak Aki… insanlar mükemmel değiller. Hiçbir zaman da olmayacaklar. Sanki ben mükemmel miyim? Değilim.” Gülümsedi. Bunu dedikten sonra gerçekten gülümsedi. Sonrasında, parmaklarını dizlerinin üstünde birleştirdi. “Ama bence insan olmanın güzel tarafı da bu zaten. İnsanlar eksik oldukları halde birbirlerine ulaşmaya çalışıyor.” Gözlerini tekrar güneşe çevirdi. “Bir insanın korkuları olması onu kötü yapmaz. Bir insanın hata yapması onu değersiz yapmaz.” Sonra hafifçe gülümsedi. “Bence önemli olan şey… bir insanın bütün eksiklerine rağmen ne olmaya çalıştığı.” Bu cümle içimde bir yere dokundu. Çünkü uzun zamandır kendime bunu hiç sormamıştım. Ne olmak istediğimi. Ben sürekli insanların ne kadar yanlış olduğunu düşünüyordum. Dünyanın ne kadar çarpık olduğunu analiz ediyordum. Ama bütün bunların içinde kendi varlığımı unutuyordum. Aurelia yavaşça bana döndü. Ve sonra sessizce sordu: “Peki sen nasıl biri olmak istiyorsun, Aki?” … Zihnim tamamen durdu. Çünkü bu soru… korkutucuydu.
İnsan bazen başkalarını analiz etmeye o kadar alışıyordu ki kendisine bakmayı unutuyordu. Ve biri sana doğrudan “sen kimsin?” diye sorduğunda, içinde beklediğinden daha büyük bir boşluk buluyordun. Konuşamadım. Gerçekten cevap veremedim. Çünkü bilmiyordum. Nasıl biri olmak istediğimi çok uzun süre düşünmemiştim. Çocuk yaşlarımda, kahraman olma hayalim vardı. Ancak, büyüdükçe insanlardan soğudum. Hayatım paramparça oldukça, kendimden ve sevebileceğim her şeyden soğudum. Beni seven kimse olmadığı için… Ben yalnızca… hayatta kalmaya çalışıyordum. Aurelia bunu fark etmiş olacak ki yüzündeki ifade yumuşadı. Sonra hiç düşünmeden koluma sarıldı. Vücudum istemsizce gerildi. Çünkü buna alışık değildim. Ama Aurelia’nın sesi yine sakindi. “Rahat ol,” dedi hafifçe gülümseyerek. “Doğru cevap vermek zorunda değilsin.” Bu cümle… Nedense canımı acıttı. Çünkü hayatım boyunca hep doğru cevapları vermek zorundaymışım gibi yaşamıştım. Ve ilk kez biri bana bunun gerekli olmadığını söylüyordu. Boğazım düğümlendi. Gözlerimi yere diktim. Sonra fark etmeden konuşmaya başladım. “…Sanırım insan olamam.” Sesim beklediğimden daha kırık çıkmıştı. Aurelia hiçbir şey demedi. Şu an suratına bakacak cesaretim de yoktu. Bu yüzden cevabıma olan yanıtı nedir diye çıkarım da yapamadım. Ben devam ettim.
“Çünkü insanlar birbirlerini görüyor.” dedim sessizce. “Birbirlerini hissediyorlar. Yan yana durabiliyorlar. Sevebiliyorlar.” Dudaklarım hafifçe titredi. “Ama ben ne yaparsam yapayım… sanki kimse beni gerçekten görmüyor.” İçimde yıllardır biriken şeyler ilk kez dışarı çıkıyordu. “Ne kadar çalışırsam çalışayım, ne kadar başarılı olursam olayım… insanlar bana insan gibi bakmıyor.” Gözlerimi yumdum. “Bazen beni yalnızca korkutucu bir şeymişim gibi izliyorlar. Bazen de yokmuşum gibi davranıyorlar.” Nefes almak zorlaşmaya başlamıştı. “Ben…” Sesim hafifçe çatladı. “Sanırım gerçekten sevilmeye uygun biri değilim.” Bu cümleyi söyledikten sonra içimde bir şey çöktü. Çünkü bu düşünceyi uzun zamandır taşıyordum. Ve ilk kez sesli söylemiştim. “Evrende beni gerçekten seven kimse olduğunu sanmıyorum.” dedim sonunda çok daha sessiz bir sesle. “İnsanlar yalnızca benden etkileniyor. Başarımdan. Gücümden. Ama ben olarak…” Gözlerimi yere diktim. “Sanırım kimsenin umurunda değilim.” Ve ardından sustum. Aurelia ise hiçbir şey söylemedi. Yalnızca bekledi. Aurelia uzun süre hiçbir şey söylemedi. Ama o sessizlik… boş değildi. İnsan bazen birinin sessizliğinden bile yargılanırdı. Bazı insanlar sustuğunda, o sessizlik insanın üstüne taş gibi çökerdi. Çünkü gözlerinde küçümseme olurdu. Acıma olurdu. Ya da seni “onarılması gereken kırık bir şey” gibi gören o bakış… Ama Aurelia’nın sessizliği öyle değildi. O yalnızca bekliyordu. Sanki içimde yıllardır yankılanan bütün o kırık düşüncelerin kendi ağırlığıyla dışarı çıkmasına izin veriyordu. Ve bu beni daha da savunmasız hissettiriyordu. Çünkü hayatım boyunca insanlar karşısında hep zihnimi bir kalkan gibi kullanmıştım. Analiz ederek, düşünerek, hissizleşerek kendimi koruyordum. Ama şimdi ilk kez biri o kalkanların arkasına bakıyor gibiydi. Ve korkutucu olan şey… Kaçmak istemememdi.
Rüzgâr hafifçe esiyordu. Gün batımı artık son ışıklarını gökyüzüne yayıyordu. Ufuktaki kızıllık yavaş yavaş mora dönmeye başlamıştı. Aurelia gözlerini benden ayırmadan birkaç saniye daha bekledi. Sonra… Yavaşça ayağa kalktı. Ben istemsizce başımı kaldırıp ona baktım. Saçları rüzgârla birlikte hareket ediyordu. Arkasındaki gün batımı yüzünün çevresinde altın gibi bir ışık bırakıyordu. Ve o an… gerçekten insan gibi görünmüyordu. Hayır. Sanki insanın içindeki karanlığa rağmen hâlâ ışığın var olabileceğini kanıtlayan bir şey gibi görünüyordu. Aurelia bana doğru döndü. Ve ardından elini uzattı. “Gel.” dedi gülümseyerek. Kaşlarım hafifçe çatıldı. “…Nereye?” diye şaşkınlıkla sordum. “Bilmiyorum.” dedi. Bunu söylerken yüzünde öyle doğal bir ifade vardı ki birkaç saniye boyunca gerçekten cevap veremedim. “İnsanların her zaman bir yere gitmek için sebebe ihtiyacı yoktur bazen.” dedi sessizce. “Bazen yalnızca yürümek ya da koşmak gerekir.” Elini hâlâ geri çekmemişti. Ve ben… Uzun süre o ele baktım. Bu garipti. Çünkü o an zihnim bana onlarca şey söylüyordu. Dikkatli olmam gerektiğini. İnsanlara güvenmemen gerektiğini. Bunun mantıklı olmadığını. Ama içimde başka bir şey daha vardı. Yıllardır ilk kez…
Birinin uzattığı eli tutmak istiyordum. Yavaşça elimi kaldırdım. Ve parmaklarım onun eline değdiği anda Aurelia’nın yüzündeki gülümseme büyüdü. Sonra beni çekip ayağa kaldırdı. Ve bir anda koşmaya başladı. “—Ne?” Hazırlıksız yakalanmıştım. Aurelia kahkaha atarak beni peşinden sürüklüyordu. Akademinin taş yollarında koşmaya başladık. Rüzgâr saçlarımızı savuruyordu. Etrafımızdaki öğrenciler şaşkınlıkla bize bakıyordu ama Aurelia umursamıyordu bile. “Bekle— neden koşuyoruz?!” diye bağırdım arkasından beni kolumdan tutarak koşan Aurelia’ya. “Çünkü istedim!” diye bağırarak yanıtladı bana bakmadan. “Bu mantıklı bir cevap değil!” diye bağırdım ve kolumu ayırmaya çalıştım. “Hayattaki çoğu güzel şey mantıklı değildir zaten!” dedi ve beni daha fazla güç kullanarak çekmeye çalıştı. Arkamızdan Hikari’nin acı dolu sesi yankılandı. “AKIIIIIII!” Asahi onu yine tutmaya çalışıyordu. “BIRAK ARTIK!” “ADAMI GÜN BATIMINDA BAŞKA KIZLA KOŞTURUYORLAR!” “BUNU SÖYLEME ŞEKLİN BİLE TUHAF!” Ama onların sesleri giderek uzaklaştı. Ve bir süre sonra… Gerçekten yorulmaya başladık. Aurelia sonunda yavaşladı. İkimiz de akademinin arka tarafındaki boş yürüyüş yolunda durmuştuk artık. Nefeslerimiz hızlanmıştı. Göğsüm inip kalkıyordu. Aurelia da hafifçe öne eğilmiş şekilde gülüyordu. Ve tam o anda…
Bana baktı. Yeşil gözleri hâlâ ışıl ışıldı. “Nefes nefese kaldık.” dedi. “…Evet.” “Çünkü koştuk.” “…Bu oldukça açık.” Aurelia hafifçe gülümsedi. “İşte tam olarak bunu anlatmaya çalışıyorum.” Kaşlarımı hafifçe çattım. Aurelia derin bir nefes aldı. Sonra gökyüzüne baktı. “Bazı şeyler vardır Aki…” dedi yavaşça, “…insanların onlara inanıp inanmaması gerçeği değiştirmez.” Rüzgâr saçlarını hareket ettiriyordu. “Şu an ikimiz de nefes nefeseyiz çünkü insan bedeni koştuğunda yorulur. Bu değişmez bir gerçek.” Sonra bana döndü. “Ve bence bu evrende her insanın sevilebileceği gerçeği de bunun gibi.” İçimde bir şey hafifçe gerildi. Aurelia ise devam etti. “Bak…” dedi sessizce. “İnsanlar karmaşıktır. Bazen korkak olurlar. Bazen kötü şeyler yaparlar. Bazen birbirlerini kırarlar. Ama insanları yalnızca en kötü anlarına indirgersen… o zaman hiçbir insanı gerçekten anlamış olmazsın.” Gözleri inanılmaz sakindi. “Çünkü bir insan tek bir şey değildir.” Sesi giderek daha derinleşiyordu artık. “Bir insan aynı anda korkak da olabilir cesur da. Aynı anda kırılmış da olabilir sevgi dolu da. İnsanlar çelişkilerden oluşur. Aynı sonsuz başarıya sahip ama daha önce gerçek sevgiyi tatmamış biri gibi.” Hafifçe gülümsedi. “Ve bence onları güzel yapan şey tam olarak budur.” Sessizce onu dinliyordum. Ama bu kez söyledikleri zihnimin duvarlarına çarpıp geri dönmüyordu.
İçeri işliyordu. Aurelia yavaşça bana doğru bir adım attı. “Sen insanların seni dışladığını söyledin.” dedi. “Ve muhtemelen haklısın. Seni anlamayan insanlar oldu. Senden korkanlar oldu.” Gözleri hafifçe yumuşadı. “Ama Aki… birkaç insanın seni anlayamaması, hiç kimsenin anlayamayacağı anlamına gelmez.” Kalbim istemsizce sıkıştı. Çünkü o cümle… tehlikeliydi. İnsanın yıllardır kurduğu bütün karanlık düşünceleri tek bir çatlakla parçalayabilecek türden bir cümleydi. Aurelia devam etti. “İnsanlar bazen yıldızlara bakıp onları yalnız sanar.” dedi sessizce. “Çünkü aralarında inanılmaz mesafeler vardır.” Sonra parmağıyla gökyüzünü işaret etti. “Ama gerçekte yıldızlar aynı evrenin içinde birbirlerine bağlıdır.” Bakışları yeniden bana döndü. “Bence insanlar da biraz böyle.” Boğazım düğümlenmeye başlamıştı. “Sen kendini yalnız sanıyorsun çünkü uzun zamandır karanlığın içindesin.” dedi. “Ama bu… ışığın var olmadığı anlamına gelmez.” Nefes alışım yavaşladı. Aurelia birkaç saniye sustu. Ve sonra… Hayatım boyunca unutamayacağım o cümleyi söyledi. “Aki…” dedi sessizce, “bir insanın sevilmeye değer olup olmadığına yalnızlığı karar vermez.” O an… İçimde bir şey kırıldı. Hayır. Belki de ilk kez… çözülmeye başladı. Çünkü hayatım boyunca yalnızlığımı kanıt gibi görmüştüm. İnsanların benden uzak durmasını, sevilmeye uygun olmadığımın bir ispatı sanmıştım.
Ama Aurelia ilk kez bana başka bir ihtimal gösteriyordu. Belki sorun benim varlığım değildi. Belki yalnızca… Henüz beni gerçekten gören insanlarla karşılaşmamıştım. Aurelia hafifçe gülümsedi. Ve sonra çok sessiz bir sesle ekledi: “Ve eğer bu evrende seni gören hiç kimse olmadığını düşünüyorsan…” Gözleri doğrudan gözlerimin içine baktı. “O zaman ilk kişi ben olurum.” Ondan sonra uzun bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Ama bu sessizlik artık eskisi gibi değildi. Biraz önceye kadar sessizlik benim için boşluk demekti. İnsanların birbirine ulaşamadığı, düşüncelerin duvarlara çarpıp geri döndüğü bir karanlık. Ama şimdi… şimdi bu sessizlik iki insanın aynı duygunun içinde durduğu bir yer gibiydi. Sanki konuşmadan da birbirimizin zihnine dokunabiliyorduk. Rüzgâr hafifçe esiyordu. Gökyüzü tamamen kararmaya başlamıştı artık. Gün batımının son ışıkları ufkun kenarında eriyordu. Akademinin taş yollarına gece yavaş yavaş yayılıyor, uzaktaki lambalar birer birer yanıyordu. Ve bütün o kararan dünyanın ortasında Aurelia’nın gözleri hâlâ ışık taşıyor gibiydi. Ben ona bakıyordum. Gerçekten bakıyordum. Ve sanırım hayatımda ilk kez bir insanı anlamaya çalışmadan izliyordum. Çünkü Aurelia’yı açıklayamıyordum. Zihnim onun davranışlarını mantıklı kategorilere ayırmaya çalışıyor ama başarısız oluyordu. İnsanların neden birbirine yaklaştığını hep hesaplarla açıklamaya alışmıştım. Çıkar. Hayranlık. Korku. Yalnızlık. İhtiyaç. Ama Aurelia’nın yanında bunların hiçbiri yeterli gelmiyordu. O… yalnızca içten biriydi. Ve bu kadar saf bir şeyin gerçekten var olabilmesi beni sarsıyordu. Yeşil gözleri gece ışıklarının altında bile parlıyordu. İnsan baktığında yalnızca renk görmüyordu o gözlerde; bir sıcaklık hissediyordu. Sanki bütün dünyanın karanlığını görse
bile yine de insanlara umutla bakabilecek biriydi. Ve ben, yıllardır insanlardan uzak durmuş biri olarak… bu kadar güzel bir şeye nasıl yaklaşmam gerektiğini bilmiyordum. Ama gözlerimi de çekemiyordum. Çünkü ilk kez biri bana bakarken korkmuyordu. İlk kez biri gözlerimin içine bakıp orada yalnızca “gariplik” ya da “tehdit” görmüyordu. Ve bu his… İnsanın bütün hayatını değiştirebilecek kadar güçlüydü. Aurelia da bana bakıyordu. Uzun süre. Sessizce. Sanki o da benim içimde bir şey görüyordu. Rüzgâr sarı saçlarını hareket ettiriyordu. O an yüzündeki ifade o kadar huzurluydu ki birkaç saniyeliğine gerçekten zaman durmuş gibi hissettim. Dünya sessizleşmişti. Uzaktaki sesler silikleşmişti. Geriye yalnızca onun gözleri kalmıştı. Ve ben o an çok korkutucu bir şeyi fark ettim. İnsan bazen hayatını değiştirecek anın tam içinde olduğunu hissedebiliyordu. Kalbim yavaş ama ağır şekilde atıyordu. Boğazım düğümlenmişti. Ve zihnimde yıllardır ilk kez karanlığın arasına başka bir duygu karışıyordu. Umut. Bu duygu bana yabancıydı. Ama güzel bir yabancılıktı. Dudaklarımı hafifçe araladım. Ve fark etmeden konuştum. “…Öyleyse…” Sesim beklediğimden daha kırılgan çıkmıştı. Aurelia’nın bakışları hafifçe yumuşadı. Ben birkaç saniye boyunca devam edemedim.
Çünkü bu soru… benim için sandığımdan çok daha büyüktü. Hayatım boyunca insanlara yaklaşamamıştım. İnsanlarla arama görünmez duvarlar koyarak yaşamıştım. Ve şimdi ilk kez birine gerçekten ulaşmak istiyordum. Derin bir nefes verdim. Sonra sessizce sordum: “…Arkadaşım olur musun?” O an… Aurelia’nın yüzündeki ifade değişti. Gözleri hafifçe büyüdü. Sonra dudaklarında öyle yumuşak, öyle sıcak bir gülümseme oluştu ki… içimdeki bütün savunmalar birkaç saniyeliğine tamamen sustu. Ve ardından çok sessiz bir sesle konuştu. Ama söylediği şey… hayatım boyunca unutamayacağım türden bir cümleydi. “Aki…” dedi gözlerimin içine bakarak, “bazı insanlar arkadaş olmaz.” Bir adım daha yaklaştı. “Bazı insanlar…” Gülümsemesi biraz daha derinleşti. “…birbirlerinin hayatına dönüşür.” Kalbim duracak gibi hissetti. Çünkü o cümle yalnızca kulağıma değil… doğrudan ruhuma dokunmuş gibiydi. Ve o an ilk kez gerçekten anladım. İnsanlar yalnızca birbirleriyle konuşarak bağ kurmuyordu. Bazen bir insanın varlığı bile diğerinin bütün dünyasını değiştirebiliyordu. Uzun süre konuşamadım. Çünkü zihnimde yıllardır inşa ettiğim düşünceler yavaş yavaş çatlamaya başlamıştı. İnsanlardan nefret ettiğimi sanıyordum. Hayır… belki de insanlığın kendisinden değil, bana hissettirdiği yalnızlıktan nefret ediyordum. Çünkü bir insan ne kadar uzun süre görülmezse, sonunda kendi varlığından bile şüphe etmeye başlıyordu. Ama şimdi… Şimdi ilk kez biri bana gerçekten bakmıştı.
Ve bu tek bir insanın bile bir hayatı değiştirmeye yetebileceğini gösteriyordu. Belki insanlık gerçekten kusurluydu. Belki insanlar korkaktı. Belki birbirlerini kırıyor, dışlıyor ve anlamıyordu. Ama aynı zamanda… Aynı insanlık, bir gün batımının altında sana el uzatabilecek birini de yaratıyordu. Ve belki mesele buydu. Belki insan olmak; mükemmel olmak değildi. Belki insan olmak, bütün kusurlarına rağmen başka birinin karanlığına ışık olmaya çalışmaktı. Ben yıllardır insanları yalnızca yaralarıyla incelemiştim. Ama ilk kez… Bir insanın iyiliğiyle karşılaşıyordum. Ve o gece, batmakta olan güneşin son ışıkları tamamen kaybolurken şunu fark ettim: Belki de insanlık, sandığım kadar çirkin değildi. Çünkü o insanlığın içinde… Aurelia vardı. Ve nedense… Bu tek başına bile dünyayı biraz daha yaşanabilir yapıyordu. BÖLÜM SONU