AKIHIRO ATLAS
İnsanların hayatlarını değiştiren şeylerin büyük olaylar olduğunu düşünürdüm eskiden. Savaşlar. Kayıplar. Felaketler. Ölümle yüzleşmek ya da dünyanın gerçek yüzünü görmek gibi insanın ruhunu parçalayacak kadar büyük kırılmalar… Bana göre bir insanı değiştirebilecek şeyler yalnızca bunlardı. Çünkü zihnim uzun süre boyunca insan ruhunun ancak büyük acılar karşısında şekillendiğine inanmıştı. Bir insanın dünya görüşü dediğimiz şeyin; çekilen acıların, yaşanan travmaların ve kaybedilen şeylerin üst üste birikmesiyle oluştuğunu düşünüyordum. Ve dürüst olmak gerekirse… bunun hâlâ tamamen yanlış olduğunu söyleyemem. Acı gerçekten insanı değiştiriyordu. Hatta bazen insanın içindeki bütün eski parçaları öldürüp yerine tamamen farklı birini bırakıyordu. Ama zaman geçtikçe fark ettiğim başka bir şey oldu. Bir insanı değiştiren şey her zaman yıkım değildi. Bazen insanın bütün evrene bakış açısını değiştiren şey… yalnızca başka bir insanın varlığı olabiliyordu.
Bu düşünce kulağa basit geliyor olabilir ama aslında korkutucu derecede derin bir şeydi. Çünkü insan dediğimiz varlık kendisini bağımsız bir bilinç sanmayı seviyordu. Kendimden bahsediyorum… Ben de insanım ya. İnsan, kendi düşüncelerini kendi oluşturduğunu, kendi kararlarını yalnızca kendi iradesiyle verdiğini düşünüyordu. Ama bu doğru değildi. İnsan zihni sandığından çok daha geçirgendi. Başka insanların sesleri, bakışları, sevgileri, korkuları ve hatta sessizlikleri bile insanın iç dünyasına sızıyordu. Ve bir süre sonra insanın “kendim” dediği şeyin ne kadarı gerçekten kendisine aitti, bunu ayırt etmek zorlaşıyordu. Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatımıza girdikten sonra eski halimize geri dönemiyorduk. Çünkü onlar yalnızca anılar bırakmıyordu. Düşünme biçimimizi değiştiriyorlardı. Dünyayı algılama şeklimizi yeniden inşa ediyorlardı. Ve en korkutucu kısmı… bunu çoğu zaman farkında bile olmadan yapıyorlardı.
Ben eskiden insanlardan uzak durmanın güç olduğunu sanıyordum. Kimseye ihtiyaç duymamanın, kendi başına ayakta kalabilmenin bir tür üstünlük olduğuna inanıyordum. Çünkü yalnızlık bana güvenli geliyordu. İnsanlarla bağ kurmadığında kaybetme korkusu yaşamıyordun. Kimseye kendini açmadığında kırılma ihtimalin olmuyordu. Ve ben uzun süre bunun yaşamanın en mantıklı yolu olduğunu düşündüm. İnsanlardan uzak durursam daha az acı çekeceğime inanıyordum. Ama zaman geçtikçe fark ettim ki insan yalnız kaldığında gerçekten “güçlü” olmuyordu. İnsan yalnız kaldığında yalnızca kendi zihninin yankısına dönüşüyordu. Ve insan zihni, içinde başka bir ses olmadığında kendisini tüketmeye başlıyordu.
Belki de bu yüzden insanlar iletişim kurmaya mecburdu.
Hayır… mecbur kelimesi bile yeterince güçlü değildi.
İnsanlar birbirlerine ihtiyaç duyuyordu.
Çünkü insan zihni tek başına tamamlanabilen bir şey değildi. İnsan kendisini başka insanların gözlerinde tanıyordu. Birinin ona verdiği değerle, birinin onu çağırma biçimiyle, birinin onun için korkmasıyla ya da onun yanında huzur bulmasıyla kendi varlığını anlamlandırıyordu. Bu kulağa bağımlılık gibi gelebilirdi ama bence bundan çok daha temel bir şeydi. İnsan ruhu doğası gereği tek başına yaşamaya uygun değildi. Çünkü bilinç dediğimiz şey bile aslında paylaşılmak istiyordu. İnsan hissettiği şeylerin başka biri tarafından anlaşılmasını arzuluyordu. Acısını anlatmak, korkusunu paylaşmak, mutluluğunu göstermek istiyordu. Çünkü hissedilen bir duygunun gerçekliğini bazen yalnızca başka bir insan doğrulayabiliyordu.
Belki de bu yüzden insanlar sevdikleri kişilere sürekli “beni anlıyor musun?” diye soruyordu.
Çünkü anlaşılmak… insanın varlığının kabul edilmesiydi.
Ve insanın en büyük korkularından biri de buydu zaten; anlaşılmadan yaşamak.
Düşündükçe fark ediyordum ki insanlık tarihindeki neredeyse bütün trajedilerin merkezinde iletişimsizlik vardı. İnsanlar birbirlerine ulaşamadıkları için savaşıyorlardı. Kendilerini anlatamadıkları için nefret ediyorlardı. İçlerindeki boşluğu ifade edemedikleri için birbirlerini kırıyorlardı. Hatta bazen sevgi bile insanları kurtaramıyordu çünkü insanlar sevmelerine rağmen birbirlerine ulaşamıyordu. Ve bu düşünce beni her zaman derinden sarsıyordu. Çünkü bir insanın yalnızlığı çoğu zaman fiziksel değildi. Asıl yalnızlık, konuştuğun halde duyulmamak, yanında insanlar olduğu halde anlaşılmamaktı.
Sanırım bu yüzden Aurelia hayatımı değiştirmişti.
Çünkü o, beni “düzeltmeye” çalışmadan dinleyen ilk kişiydi.
İnsanların çoğu seni anlamaya çalışırken bile aslında seni değiştirmek isterdi. Sana nasıl biri olman gerektiğini anlatır, hangi yönlerinin yanlış olduğunu söyler, seni kendi doğrularına yaklaştırmaya çalışırlardı. Ama Aurelia hiçbir zaman bunu yapmadı. O yalnızca dinledi. Sessizce. Sabırla. Ve belki de bu yüzden onun yanında ilk kez gerçekten konuşabildim. Çünkü insan yalnızca yargılanmayacağını hissettiği yerde kendisini açabiliyordu.
Bazen düşünüyorum da…
Eğer insan hayatı uzun bir koridorsa, karşılaştığımız kişiler o koridorun duvarlarına asılan aynalar gibi olabilirlerdi. Bazı aynalar sana yalnızca korkularını gösterirdi. Bazıları kırık taraflarını. Bazıları ise seni olduğundan daha küçük hissettirirdi. Ama çok nadiren… bazı insanlar sana baktığında içinde göremediğin güzelliği de gösterirdi. Ve işte o an insan değişmeye başlardı. Çünkü birisi seni senden daha iyi bir ihtimal olarak görmeye başladığında, sen de ilk kez o ihtimale inanmak istiyordun.
Benim için Aurelia tam olarak buydu.
O benim karanlığımı inkâr etmiyordu. Ama yalnızca karanlığımdan ibaret olmadığımı da hatırlatıyordu.
Ve sanırım insanı hayatta tutan şey tam olarak buydu.
Tamamen iyi olduğuna inanmak değil.
Tamamen kötü olmadığına inanabilmek.
Bu yüzden artık insan ilişkilerine eskisi gibi bakamıyordum. Çünkü artık biliyordum ki insanlar birbirlerinin hayatlarında düşündüklerinden çok daha büyük izler bırakıyordu. Bazen tek bir cümle bile bir insanın hayatını değiştirebiliyordu. Tek bir dokunuş, tek bir bakış, tek bir gece… insanın bütün yaşamını ikiye ayırabiliyordu. “Ondan önce” ve “ondan sonra” diye.
Ve dürüst olmak gerekirse…
Bence insanın gerçek doğumu da buydu.
Fiziksel olarak dünyaya geldiğin an değil.
Başka bir insanın varlığının seni gerçekten değiştirdiği an.
Çünkü o andan sonra artık aynı kişi kalamıyordun.
Ben de kalamadım. Değişebildiğim ilk andan sonra… Tamamen başka biri oldum. Bunu ona borçluydum.
Her neyse… Ana odaklanmak daha önemli.
Masaya karşılıklı oturduğumuzda odanın atmosferi tamamen değişmişti. Bir süre önce içimde taş gibi duran ağırlık şimdi daha hafif hissediliyordu. Aurelia hâlâ ara sıra gözlerini silse de artık yüzünde o tanıdık sıcaklık vardı. Önümüzde dağınık şekilde duran kitaplar, belgeler ve yarım bırakılmış raporlar hâlâ masayı işgal ediyordu ama hiçbirimiz bunları umursamıyorduk. Çünkü uzun zaman sonra ilk kez zamanın acele etmediğini hissediyordum. Sanki dünya birkaç saatliğine bizi yalnız bırakmıştı. Ne savaş vardı, ne görevler, ne de üzerimize çöken beklentiler… yalnızca iki insanın yıllar sonra aynı masada yeniden birbirine ulaşabilmesi vardı.
Aurelia dirseğini masaya yaslayıp bana bakıyordu.
Ama öyle sıradan bakmıyordu.
İnsan bazen karşısındaki kişinin gerçekten “gördüğünü” hissediyordu ya… işte öyleydi.
Bir süre beni sessizce inceledi. Sonra dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme oluştu.
“Bir şey sorabilir miyim?”
Kaşımı hafifçe kaldırdım.
“Bu giriş cümlesi hiç güven vermedi.”
Aurelia küçük bir kahkaha attı.
“Ciddiyim.” dedi. “Şey… hiç düşündün mü? Akademide ilk tanıştığımız zamanlarla şu anı karşılaştırmayı falan?”
Bu soru birkaç saniyeliğine beni gerçekten duraksattı.
Çünkü dürüst olmak gerekirse… uzun süredir geçmişteki kendimi düşünmemeye çalışıyordum. Belki de o çocuğu hatırlamak rahatsız ediciydi. Çünkü geçmişteki halim bana artık yabancı gibi geliyordu ama aynı zamanda tamamen yok olmuş da değildi. İçimde hâlâ onun gölgeleri vardı.
Aurelia devam etti.
“Gerçekten çok değiştin, Aki.”
Gözlerim istemsizce ona kaydı.
O ise düşünceli şekilde konuşuyordu artık.
“Eskiden seni anlamak gerçekten zordu biliyor musun?” dedi hafifçe gülümseyerek. “İlk tanıştığımız zamanlarda sana her soru sorduğumda bana sanki insanlığın en büyük rahatsızlığını vermişim gibi bakıyordun.”
İstemsizce güldüm.
“Abartıyorsun.” diyip gözlerimi sinirliymiş gibi kıstım.
“Hayır, ciddiyim.” dedi hemen. “Bir keresinde sana yalnızca ‘günün nasıl geçti?’ diye sormuştum ve bana tam iki dakika boyunca sessizce bakmıştın.”
“Çünkü niyetini anlamaya çalışıyordum.” dedim ve iç çektim. Çünkü haklıydı, saçmaydı yaptıklarım.
Aurelia gözlerini kıstı.
“Gününün nasıl geçtiğini sormamın altında nasıl bir kötü niyet olabilir?”
Omuz silktim.
“O zamanlar herkesin bir amacı olduğunu düşünüyordum.”
Bu cümleyi söyledikten sonra içimde hafif bir ağırlık oluştu.
Çünkü doğruydu.
Eskiden gerçekten böyle düşünüyordum.
İnsanların sebepsiz yere yaklaşamayacağına inanıyordum. Birisi sana iyi davranıyorsa altında mutlaka bir beklenti arıyordum. Çünkü zihnim insan ilişkilerini sıcaklık üzerinden değil, çıkar üzerinden anlamaya alışmıştı.
Aurelia ise bana bakarken hafifçe gülümsedi. Baş parmağını yanağına koydu ve alay edermiş gibi bir ses tonuyla ciddi bir şekilde söyledi.
“Ama şimdi farklısın.”
“Öyle miyim?” diye sordum şaşkın bir ifadeyle.
“Çok.” Başını hafifçe yana eğdi.
Ben de gözlerimi yumdum ve istemsizce gülümsedim.
“Eskiden sürekli kendini dünyanın geri kalanından ayırıyordun. İnsanları izliyordun ama hiçbir zaman gerçekten onların arasına karışmıyordun. Sanki herkesle aranda görünmez bir cam varmış gibiydi.”
Bu benzetme kalbime beklenmedik şekilde oturdu.
Çünkü… doğruydu.
Tanrım.
Gerçekten doğruydu.
Ben insanlara uzun süre boyunca camın arkasından bakmıştım. Onların güldüğünü, ağladığını, bağ kurduğunu görüyordum ama hiçbir zaman gerçekten o dünyanın bir parçası olduğumu hissetmiyordum. Kendimi dışarıda tutuyordum. Çünkü içeride olursam kırılacağımdan korkuyordum.
Aurelia’nın sesi düşüncelerimi böldü.
“Ama şimdi…” dedi yavaşça, “insanlara gerçekten dokunuyorsun.”
Gözlerimi yeniden ona çevirdim.
O an yüzündeki ifade çok yumuşaktı.
“Sadece daha olgun görünmüyorsun,” diye devam etti sessizce. “Daha… gerçek görünüyorsun.”
Kalbim hafifçe sıkıştı.
Aurelia birkaç saniye sustu. Sonra aniden bakışlarını kaçırdı.
Ve nedense kulaklarının hafif kızardığını fark ettim.
“…Ayrıca.”
Durdu.
Sonra boğazını temizledi.
“…Fiziksel olarak da aşırı çekicisin.”
Sessizlik.
Birkaç saniye boyunca gerçekten hiçbir şey diyemedim.
Aurelia’nın gözleri büyüdü. Muhtemelen bunu sesli söylediğini yeni fark etmişti.
“Ben— yani— şey—”
Yüzü tamamen kızarmaya başladı.
“Ben aslında onu o anlamda demedim— HAYIR, yani dedim ama—”
Başını iki eliyle tuttu.
“Tanrım neden bunu söyledim…”
Ve işte o an…
Kendimi tutamadım.
Gülmeye başladım.
Gerçekten gülüyordum. Sessiz ama içten bir kahkahaydı bu. Aurelia ise karşımdaki sandalyede utançtan küçülmeye çalışıyordu.
“Gülme!”
“Özür dilerim ama…” Gülüşüm hâlâ durmuyordu. “Şu an çok aptal görünüyorsun.”
“AKI.”
Bu sefer daha çok güldüm.
Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar hafif hissediyordum.
Aurelia birkaç saniye boyunca bana küsmüş gibi baktı. Sonra o da istemsizce gülmeye başladı.
Ama ben gülerken bile zihnimin bir kısmı söylediklerini düşünüyordu.
“Gerçek görünüyorsun.”
Bu cümle zihnimde yankılandı.
Ve fark etmeden geçmişteki kendimi düşünmeye başladım.
Eskiden nasıl biri olduğumu…
İnsanlardan gerçekten nefret ettiğimi düşündüğüm zamanları.
Masaya hafifçe yaslandım.
“Garip…” diye mırıldandım.
Aurelia bana baktı. “Ney?”
Sessizce nefes verdim.
“Eskiden insanlardan nefret ettiğimi sanıyordum.”
Bunu söylerken sesimde istemsiz bir burukluk vardı.
“Gerçekten nefret ettiğimi.” Gözlerim masadaki dağınık belgelere kaydı. “Onların sahte olduğunu düşünüyordum. Zayıf olduklarını. Birbirlerini anlamaya çalışıyormuş gibi yapıp aslında yalnızca kendilerini önemsediklerini…”
Bir an duraksadım.
“Ve belki hâlâ bazı insanlar gerçekten öyle.” dedim dürüstçe. “Ama artık bunun insanlığın tamamı olmadığını biliyorum.”
Aurelia sessizce beni dinliyordu.
“Sanırım o zamanlar asıl nefret ettiğim şey insanlar değildi.” dedim yavaşça. “Hayal kırıklığıydı.”
Bu cümle ağzımdan çıktıktan sonra içimde bir şey yerine oturdu.
Evet.
Tam olarak buydu.
İnsanlardan nefret etmek çoğu zaman sandığımız kadar basit değildi. Çünkü gerçek nefretin altında genellikle kırılmış bir beklenti yatıyordu. İnsanlardan hiçbir şey beklemeyen biri kolay kolay hayal kırıklığı yaşamıyordu. Ama ben… içten içe insanların daha iyi olmasını istemiştim. Ve bunu göremediğimde bütün dünyaya karşı öfkelenmiştim.
Başımı kaldırıp Aurelia’ya baktım.
“Sonra sen geldin.”
Aurelia’nın gözleri hafifçe yumuşadı.
“Ve sanırım…” Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu. “Bütün felsefemi mahvettin.”
Aurelia birkaç saniye bana baktı.
Sonra gülmeye başladı.
“Bu şimdiye kadar aldığım en romantik iltifatlardan biri olabilir.”
Romantik mi? Neresi romantikti ki?
“Öyleyse ne olmuş?” diye sordum, kafamı biraz yana yatırarak. Aurelia, gözlerini biraz kıstı ama gülümsemesi kayboldu.
“Akademi yıllarından beri değişmediğin tek yanın, bu odunluğun. Salak!”
Odun olmak, sanırım bir sorun. İnsanlarla çok konuşma becerim yoktu. Hiçbir zaman olmadı. Hep dışarıdan izleyen ve onların bana karşı adım atmasını isteyen oldum. Aksini, yapıp konuşmayı denediğimde aldığım sonuçlar asla olumlu olmamıştı. Aurelia, bunun hayatımdaki en iyi örneğiydi. Bana atılabilecek en güzel adımı atan kadın, insan.
6 SENE ÖNCE
Sınıfın içi her zamanki gibi boğucuydu.
Ama bu boğuculuk fiziksel değildi. Hava ağır değildi, sıcaklık rahatsız etmiyordu, insanlar bağırıp çağırmıyordu. Tam tersine… her şey düzenliydi. Fazla düzenli. Sıralar kusursuz hizalanmıştı, tahtaya yazılmış notlar simetrik şekilde dizilmişti, öğrenciler öğretmenin anlattığı şeyleri dikkatlice dinliyormuş gibi görünüyordu. Ve nedense bütün bu düzenin içinde insanın içini kemiren garip bir yapaylık vardı. Sanki burada bulunan herkes görünmez bir senaryoyu oynuyordu da yalnızca ben bunun farkındaydım.
Başımı hafifçe cama yaslamış halde dışarıyı izliyordum.
Gökyüzü soluktu. Akademinin taş avlusunda birkaç öğrenci yürüyordu. Bazıları kendi aralarında konuşuyor, bazıları gülüyor, bazıları ise telaşla bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Uzaktan bakınca her şey normal görünüyordu. Hatta huzurlu bile sayılabilirdi.
Ama ben uzun zamandır insanları izlerken onların söylediklerinden çok söylemedikleri şeyleri fark etmeye başlamıştım.
İnsanların bakışlarını.
Sessizliklerini.
Yaklaşmaktan kaçınma biçimlerini.
Ve bunu fark ettikten sonra artık hiçbir sosyal etkileşim bana doğal görünmüyordu.
Çünkü akademiye başladığım ilk günden beri aynı şey yaşanıyordu.
Kimse benimle konuşmuyordu.
Başta bunun geçici olduğunu düşünmüştüm. İnsanlar yeni ortamlarda çekingen davranabiliyordu. Belki yalnızca zaman gerekiyordu. Ama zaman geçtikçe bunun çekingenlik olmadığını anlamaya başladım. İnsanlar bilinçli şekilde benden uzak duruyordu.
Ve işin ironik kısmı… bunun sebebi kötü biri olmamamdı.
Tam tersine. Fazla başarılı olmamdı.
Bu düşünce zihnimde her oluştuğunda içimde aynı rahatsızlık büyüyordu çünkü mantıksızdı. İnsanlık tarihine baktığında medeniyetlerin gelişmesini sağlayan kişiler hep diğerlerinden daha ileride düşünebilen insanlar olmuştu. Bilim, strateji, sanat, felsefe… bütün ilerlemeler belirli insanların ortalamanın üstüne çıkmasıyla mümkün olmuştu. İnsanlık “daha iyi” olabilen insanların omuzlarında yükselmişti. Ama buna rağmen insanlar, kendilerinden daha iyi olan birini gördüklerinde ona yaklaşmak yerine uzaklaşıyorlardı.
Neden?
Bu soru zihnimde uzun zamandır dönüp duruyordu.
Ben akademi tarihindeki en yüksek not ortalamasına sahip öğrenciydim. Daha ilk senemde çözülememiş stratejik problemleri çözmüş, üst sınıfların işlediği teorileri ezberlemek yerine analiz etmiş ve öğretmenlerin yıllardır örnek gösterdiği sınav rekorlarını kırmıştım. İnsanların bana “Cistern tarihinin en başarılı öğrencisi” demeye başlaması uzun sürmemişti.
Ve sonuç?
Yalnızlık.
İnsanlar başarıyı övüyordu ama başarılı insanları sevmiyordu. Sonucunda benim gibilerin yalnızlığı doğuyordu. Ya da belki, bana özeldir sadece.
Bu çelişki beni her geçen gün daha fazla rahatsız etmeye başlamıştı. Çünkü insanlar teoride gelişimi kutsuyordu ama pratikte kendilerinden daha ileride duran birini görünce huzursuz oluyorlardı. Sanki bir insanın üstün olması, diğer insanların eksikliklerini görünür hale getiriyordu. Ve insanlar eksikliklerini görmekten nefret ediyordu.
Belki de bu yüzden benimle konuşmaktan kaçıyorlardı.
Çünkü yanımda kendilerini yetersiz hissediyorlardı.
Ama bu düşünce bile içimdeki boşluğu doldurmuyordu.
Çünkü ben hiçbir zaman insanlardan üstün hissetmek istememiştim.
Ben yalnızca… anlaşılmak istemiştim.
Akademiye başladığım ilk aylarda birkaç kez insanlarla konuşmaya çalışmıştım. Şimdi düşününce o anılar zihnimde garip şekilde bulanık kalıyordu çünkü sonuçları hep aynıydı. Bir grubun yanına gidiyordum, konuşmaya çalışıyordum ve birkaç dakika içinde ortam değişiyordu. İnsanların ses tonu yapaylaşıyor, bakışları kaçıyor, konuşmalar kısa kesiliyordu. Sonra yavaş yavaş uzaklaşıyorlardı.
Sanki varlığım rahatsızlık veriyormuş gibi.
Ve insan bunu yeterince uzun süre yaşayınca kaçınılmaz olarak kendisini sorgulamaya başlıyordu. Sorun bendim belki de.
Ama sonra başka bir düşünce ortaya çıkıyordu.
Hayır.
Sorun benim başarılı olmamdı.
Ve bu düşünce beni her seferinde insanlığa karşı daha sert hale getiriyordu.
Çünkü bu yanlıştı.
Bir insanın diğerlerinden daha iyi olması kötü bir şey olmamalıydı. Tam tersine, gelişimin amacı buydu zaten. Eğer kimse bulunduğu seviyenin üstüne çıkmaya çalışmazsa insanlık nasıl ilerleyebilirdi? İnsanların daha bilgili, daha disiplinli, daha yetenekli bireylere yaklaşması gerekmez miydi? Onlardan öğrenmeye çalışmaları gerekmez miydi?
Ama insanlar bunu yapmıyordu.
İnsanlar çoğunlukla kendilerini rahatsız etmeyecek kişileri seçiyordu.
Kendileriyle aynı seviyede kalanları.
Kendilerini eksik hissettirmeyecek insanları.
Ve bu düşünce beni giderek daha fazla tiksindirmeye başlamıştı.
Çünkü bu, insanlığın kendi gelişiminden korkması demekti.
Belki de bu yüzden medeniyetler sürekli aynı hataları tekrar ediyordu.
İnsanlar gerçekten daha iyi olmak istemiyordu.
Yalnızca rahat hissetmek istiyorlardı.
Başımı hafifçe cama yaslamaya devam ettim. Dışarıdaki rüzgâr ağaçların yapraklarını hareket ettiriyordu. O an içimde tuhaf bir yorgunluk hissettim.
Ben yalnız kalmak istemiyordum.
Bu düşünceyi kendime itiraf etmek bile sinir bozucuydu.
Ben sadece birileri tarafından gerçek anlamda sevilebilmek istiyordum.
Çünkü uzun zamandır kendimi insanlara ihtiyaç duymadığıma inandırmaya çalışıyordum. Ama gerçek şu ki insan zihni ne kadar güçlü olursa olsun sürekli yalnızlığa dayanmak için yaratılmamıştı. İnsan konuşmak istiyordu. Anlaşılmak istiyordu. Birisiyle düşüncelerini paylaşmak istiyordu.
Ben de istiyordum. Ama ne zaman yaklaşmaya çalışsam insanlar geri çekiliyordu.
Ve bu… zamanla insanın içinde çürüyen bir şeye dönüşüyordu.
“Bay Atlas.”
Ses sınıfın içindeki sessizliği sert şekilde yardı.
Başımı yavaşça öğretmenime doğru çevirdim.
Öğretmenin yüzündeki ifade rahatsız olmuş gibiydi.
“Dersi dinlemek sizin seviyenizin altında mı?”
Sınıftaki birkaç kişi hafifçe bana baktı ama gözlerini hemen kaçırdılar.
İçimde küçük bir rahatsızlık oluştu.
Öğretmen kollarını bağladı.
“Madem bu kadar düşüncelisiniz, o halde cevaplayın bakalım.” Tahtaya hafifçe vurdu. “Tarihte, Ejderha Irkı’nın neredeyse tüm soyunu tüketen Başkral’ın adı neydi?”
Soru biter bitmez cevap zihnimde çoktan oluşmuştu.
“Viraneel.”
Öğretmen birkaç saniye sustu.
Sonra yüzünde memnuniyetsiz bir ifadeyle başını salladı.
“Doğru.”
Ve hiçbir şey olmamış gibi dönüp ders anlatmaya devam etti.
Ama ben artık tahtaya bakmıyordum.
Çünkü içimde yeniden aynı düşünce büyüyordu.
İnsanlar neden böyleydi?
Neden bir insanın iyi olması onu diğerlerinden uzaklaştırıyordu?
Bu yanlış değil miydi?
Eğer bir insan diğerlerinden daha ilerideyse, diğer insanlara yol göstermesi gerekmez miydi? Daha iyi olmak, başkalarını aşağılamak için değil, onları da yukarı çekebilmek için gerekli değil miydi?
Ama gerçek dünya böyle işlemiyordu.
Gerçek dünyada insanlar üstün olanı örnek almak yerine ondan uzaklaşıyordu. Ve ben…
Ben bu yalnızlıktan yorulmaya başlamıştım.
Ders bittiğinde sınıf yavaş yavaş boşalmaya başladı ama ben birkaç saniye boyunca olduğum yerde oturmaya devam ettim. İnsanların sandalyelerini geri çekiş sesleri, birbirlerine seslenmeleri, koridorda oluşan ayak sesleri sınıfın içine yayılıyordu. Gün boyunca birikmiş enerjilerini boşaltıyormuş gibi hızlı ve canlı hareket ediyorlardı. Bazıları akşam planlarından bahsediyor, bazıları sınav sonuçlarını tartışıyor, bazıları ise yalnızca eve gitmek için acele ediyordu. Ve bütün bu hareketliliğin içinde ben yine aynı hissi yaşıyordum; sanki onların bulunduğu dünyanın birkaç adım dışındaydım.
Bu his zamanla insanın içine işliyordu.
Başta yalnızca geçici bir yabancılık gibi görünüyordu ama günler geçtikçe düşünce biçimine dönüşüyordu. İnsan bir yere ait hissetmeyince bir süre sonra kendi varlığını bile dışarıdan izlemeye başlıyordu. Ben de son zamanlarda bunu yapıyordum. Kendimi bazen bir insan gibi değil, insanları inceleyen bir gözlemci gibi hissediyordum. Sanki aynı dili konuşuyor ama aynı anlamları paylaşmıyorduk.
Yavaşça ayağa kalktım. Çantamı omzuma alıp sınıftan çıktığımda koridorun sonundaki büyük pencerelerden içeri gün batımının ışığı vuruyordu. Turuncuya çalan kızıl ışık taş duvarların üstüne yayılmıştı. Akademinin akşam saatleri her zaman farklı görünürdü. Gündüzleri disiplinli ve sert görünen bu yer, gün batımında garip şekilde yumuşuyordu. İnsanlar bile daha canlı görünüyordu. Belki de günün sonuna yaklaşmanın verdiği rahatlıktı bu.
Merdivenlerden aşağı inerken dışarıdaki bahçeyi görebiliyordum. Öğrenciler küçük gruplar halinde yürüyordu. Bazıları çimlere oturmuş konuşuyor, bazıları eğitim alanlarında oyalanıyordu. Ve bütün bunları izlerken içimde yine aynı düşünce oluştu.
İnsanlar birbirlerine ne kadar kolay ulaşıyordu.
Bu bana hâlâ tuhaf geliyordu.
Bir insanın başka birine yaklaşabilmesi, onun yanında rahat hissedebilmesi, düşünmeden konuşabilmesi… bunlar benim için doğal şeyler değildi. Çünkü zihnim her etkileşimi analiz etmeye alışmıştı. İnsanların ses tonlarını, bakışlarını, küçük hareketlerini inceliyordum istemsizce. Ve ne kadar çok incelersem insan ilişkileri o kadar karmaşık görünmeye başlıyordu.
Tam akademinin büyük kapısından çıkarken tanıdık bir ses duydum.
“Akiiiiii!”
Başımı çevirmemle birlikte kırmızı bir şeyin bana doğru hızla geldiğini gördüm.
Daha doğrusu… Asahi’yi. “Bugün de mükemmeldin!” diye bağırarak doğrudan yanıma geldi. “Cidden o soruya cevap verirken sınıftaki herkesin yüz ifadesini gördün mü?! Hoca bile sinirlendi sana!”
Kızıl saçları gün batımının altında daha da parlak görünüyordu. Hareket ettikçe saçlarının uçları ışığı yakalıyormuş gibiydi. Yüzündeki ifade her zamanki gibi aşırı canlıydı. İnsan onun yanında durunca enerjisini görmezden gelemiyordu çünkü Asahi bütün duygularını abartılı şekilde yaşayan biriydi. Konuşurken ellerini sürekli hareket ettiriyor, heyecanlandığında ses tonu yükseliyor ve düşündüğü şeyi filtrelemeden dışarı vuruyordu.
Ve dürüst olmak gerekirse…
Bu bazen yorucuydu.
Ama aynı zamanda garip şekilde sıcak hissettiriyordu.
Asahi tam koluma yapışacak gibi olurken arkasından başka bir ses geldi.
“Asahi. İnsanları yolda tackle’lamayı bırak.”
Hikari ağır bir iç çekmeyle yanımıza yürüdü. Mavi saçları akşam ışığında daha koyu görünüyordu. Her zamanki gibi sakin bir ifadeye sahipti ama gözlerinde hafif bir bıkkınlık vardı. Özellikle kardeşine baktığında bu ifade daha belirginleşiyordu.
“Ben tackle’lamadım!” dedi Asahi hemen. “Sevgi gösterdim!”
“Bu sevgi değil, saldırı.” dedi Hikari ve başını sağa sola salladı.
“Çok kırıcı konuşuyorsun.”
Hikari gözlerini kapatıp birkaç saniye burnunun üstünü tuttu. Sonra bana döndü.
“Bu arada…” dedi daha sakin bir sesle, “bugünkü cevabın iyiydi.” ardından elini omzuma destekler biçimde koydu.
Asahi hemen araya girdi.
“İYİ MİYDİ? Adam sınıfı yine yok etti resmen!” diye var gücüyle bağırdı Asahi.
Ağabeyi, Asahi’ye kızmış olacak ki hemen yanıtladı.
“Bunu iltifat gibi söylememen gerekiyordu.”
Hikari, muhtemelen Asahi’nin bana bu kadar yapışık olmasından dolayı sinirimin bozulduğunu sanıyordu ama aslında ben hiçbir şey hissetmiyordum.
“Ben romantik olmaya çalışıyorum!” diye tekrardan bağırarak söyledi Asahi.
Hikari, onu kıyafetinden tutup çekti ve suratına doğru sertçe söyledi.
“Bu romantik değil.” Asahi, kardeşinden bıkmış gibi hâlâ iltifatını savunmaya çalıştı.
“Sen hiçbir şey anlamıyorsun!”
Onları dinlerken istemsizce küçük bir sessizlik oluştu içimde.
Çünkü…
Bu insanlar gerçekten garipti.
Benimle sürekli konuşuyorlardı. Yanımda yürüyorlardı. Her gün beni bekliyorlardı. Ve buna rağmen zihnim hâlâ bunun nedenini tam anlayamıyordu.
Akademinin bahçesinde birlikte yürümeye başladık. Gün batımı gökyüzünü kırmızı ve turuncu tonlara boyamıştı. Taş yolların üstüne uzun gölgeler düşüyordu. Hafif rüzgâr ağaçların yapraklarını hareket ettiriyor, uzaktan insanların sesleri geliyordu.
Asahi hâlâ konuşuyordu.
“Ayrıca hoca sana bayağı sinir oldu bence.” dedi dramatik şekilde. Yüz ifadesi tam olarak ‘neden bu çocuk var’ bakışıydı.”
“Çünkü beni dinlemiyordu,” dedim sakince.
“Ama yine de doğru cevap verdin!”
Başımı yere eğdim ve sessizce yanıtladım.
“Bu daha kötü yapıyor zaten.”
Asahi birkaç saniye bana baktı. Sonra kaşlarını hafifçe çattı.
“Biliyor musun…” dedi yavaşça, “bence bazen fazla düşünüyorsun.”
Bu cümle içimde hafif bir rahatsızlık yarattı.
Çünkü insanlar bunu bana sık sık söylüyordu ama hiçbiri neden düşündüğümü anlamıyordu.
Düşünmezsem ne yapacaktım?
İnsanları anlamadan nasıl yaklaşabilirdim?
Sessiz kaldım.
Ve tam o sırada zihnim yine kendi içine dönmeye başladı.
Bu ikisi neden benimleydi?
Gerçekten merak ediyordum. Asahi sürekli yanıma geliyordu. Sürekli benimle konuşmaya çalışıyordu. Bana dokunuyor, küçük şeyleri abartılı şekilde övüyor, en ufak hareketimi bile dikkatle izliyordu. Ama zihnim onun davranışlarını “sevgi” olarak algılayamıyordu.
Çünkü neden sevsin ki?
Gerçekten.
İnsanlar beni genelde itici buluyordu. Fazla sessiz, fazla ciddi, fazla soğuk olduğumu söylüyorlardı. Ve dürüst olmak gerekirse ben de kendimi sevilecek biri olarak görmüyordum. Bir insanın yanında rahat hissedebileceği biri değildim. Konuşmayı bilmiyordum. İnsanları rahatlatmayı bilmiyordum. Çoğu zaman kendi düşüncelerimin içinde kayboluyordum.
Bu yüzden Asahi’nin davranışlarını anlamlandıramıyordum.
Belki yalnız hissettiği için bana yaklaşıyordu.
Belki sadece akademide dışlanan birini yalnız bırakmak istemiyordu.
Belki bu onun iyi biri olmasındandı.
Ama aşk?
Hayır.
Bu düşünce bana mantıksız geliyordu.
Çünkü insan sevilecek bir şey görmediği birine âşık olmazdı.
Ve Hikari…
O da garipti.
Çünkü benden hiçbir çıkarı yoktu ama yine de yanımda kalıyordu. Çoğu zaman Asahi’yi kontrol etmeye çalışıyor gibi görünüyordu ama bazen sessizce benimle yürüdüğü anlar oluyordu. Ve bu sessizlikler rahatsız edici değildi.
Ama yine de…
Gerçek dostluk fikri zihnime hâlâ yabancıydı.
İnsanların gerçekten birini karşılık beklemeden sevmesi ya da önemsemesi bana teorik olarak mümkün görünüyordu ama pratikte kendime uygulanabilir gelmiyordu.
Çünkü kendime dair algım çok uzun zamandır kırılmıştı.
İçimde sürekli aynı düşünce vardı:
Ben sevilmeye uygun biri değildim. Bu düşünceyi kimse bana doğrudan söylememişti belki ama insanların benden uzaklaşma biçimleri bunu yavaş yavaş zihnime işlemişti. İnsan yeterince uzun süre yalnız bırakıldığında, sonunda yalnız bırakılmasının mantıklı bir sebebi olduğuna inanmaya başlıyordu.
Ve ben de inanıyordum.
Bu yüzden Asahi’nin bana bakışlarını anlamıyordum.
Hikari’nin sessiz dostluğunu çözemiyordum.
Çünkü içimdeki bir parça sürekli şunu söylüyordu:
“Eğer seni gerçekten tanısalardı, burada kalmazlardı.”
Babam bile beni sevmemişti. Annem hakkında doğru düzgün bilgi edinecek kadar tanıyamamıştım bile. Ağabeyim ve kardeşim ise senelerdir doğru düzgün iletişim kurabileceğim kadar yakınımda bile değillerdi.
Ve işin en kötü kısmı…
Sevgiye bu kadar aç olmamdı.
İnsanlardan uzak durmaya çalışıyordum ama aynı zamanda biri tarafından gerçekten seçilmek istiyordum. Birinin bana bakıp bilinçli şekilde “senin yanında kalmak istiyorum” demesini istiyordum.
Belki de bu yüzden yalnızlık bu kadar acıtıyordu.
Çünkü yalnızlık yalnızca kimsenin yanında olmaması değildi.
Yalnızlık, sevilmeye değer biri olduğuna inanamamaktı.
O gün onlardan ayrılıp eve yürürken gökyüzü tamamen kararmaya başlamıştı. Gün batımının kızıllığı yavaş yavaş soluyor, yerini geceye bırakıyordu. Şehrin taş yolları akşam lambalarının soluk ışıklarıyla aydınlanıyordu ve insanlar evlerine dönüyordu. Bazıları aileleriyle yürüyordu, bazıları arkadaş gruplarıyla gülüşüyor, bazıları ise günün yorgunluğunu taşıyan sessiz yüzlerle ilerliyordu. Ben ise her zamanki gibi tek başımaydım.
Asahi vedalaşırken abartılı şekilde el sallamış, son anda tekrar yanıma gelip “Yarın da mükemmel ol tamam mı?” gibi saçma bir cümle kurmuştu. Hikari ise onu sürükleyerek götürmeye çalışırken bana kısa ama samimi bir “Yarın görüşürüz.” demişti.
Ve ben…
Onlar uzaklaştıktan sonra uzun süre arkalarından bakmıştım.
Çünkü içimde hâlâ aynı düşünce vardı.
Neden? İnsan zihni bazen anlamlandıramadığı şeyleri kabul etmekte zorlanıyordu. Ben de zorlanıyordum. Çünkü bu ikisinin benimle gerçekten isteyerek vakit geçirdiği düşüncesi hâlâ gerçek dışı geliyordu. İçimde sürekli bunun geçici olduğuna dair bir his vardı. Bir gün sıkılacaklardı. Bir gün benden uzaklaşacaklardı. Ve dürüst olmak gerekirse zihnim bunu o kadar doğal kabul etmişti ki… bunun gerçekleşmeyeceğini hayal etmek bile zor geliyordu.
Belki de insan, uzun süre yalnız kaldığında umut etmeyi unutuyordu.
Eve vardığımda gece çoktan çökmüştü. Odam her zamanki gibi sessizdi. Kitaplar, notlar ve yarım bırakılmış çalışmalar masamın üstünde duruyordu. Ve nedense odaya girer girmez içimde yeniden aynı hissizlik oluştu. Gün boyunca insanların arasında olmak beni yoruyordu ama yalnız kaldığımda da huzurlu hissedemiyordum. Sanki zihnim hiçbir yere ait değildi. İnsanların arasındayken yabancı hissediyordum, yalnız kaldığımda ise boş.
O gece uzun süre uyuyamadım.
Çünkü zihnim sürekli aynı düşüncenin etrafında dönüyordu.
“Eğer gerçekten bu kadar başarılıysam… neden bu kadar yalnızım?”
Ve işin korkutucu kısmı, bu sorunun cevabını bulamamamdı.
…
Ertesi gün akademiye gittiğimde her şey yeniden başladı.
Aynı koridorlar.
Aynı taş duvarlar.
Aynı yapay konuşmalar.
Aynı bakışlar.
İnsan bazen hayatının bir döngüye dönüştüğünü hissediyordu. Günler ilerliyor ama hiçbir şey değişmiyordu. Sabah uyanıyor, aynı koridorlardan geçiyor, aynı insanların arasında oturuyor, aynı sessizliği yaşıyor ve sonra tekrar eve dönüyordun. Ve bir süre sonra zamanın aktığını değil, yalnızca tekrar ettiğini hissetmeye başlıyordun.
Bugünkü ders imge çağırma eğitimiydi.
Sınıf eğitim alanına geçtiğinde herkes kendi alanına yerleşmişti. Öğretmen sırayla öğrencileri çağırıyor, herkes kendi imgelerini ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Bazıları başarısız oluyor, bazıları dengesiz imgeler oluşturuyor, bazıları ise yalnızca temel seviyede kalıyordu.
Sonra sıra bana geldi.
Ve her zamanki gibi ortam sessizleşti.
Bu sessizliğe alışmıştım artık. İnsanlar benim performansımı izlerken her zaman aynı ifadeye sahip oluyordu; hayranlık ve rahatsızlık arasında sıkışmış bir bakış. Sanki görmek istedikleri şey tam olarak buydu ama aynı zamanda bundan korkuyorlardı.
Derin bir nefes verdim.
Ve elimin içinde enerji yoğunlaşmaya başladı.
Mızrak birkaç saniye içinde kusursuz şekilde oluştu.
Her zamanki gibi.
Parlak kızıl enerji havanın içinde şekillenmiş, ardından tamamen dengeli bir forma dönüşmüştü. Ne titreşim vardı ne dengesizlik. İmgem o kadar stabildi ki çevredeki mana akışını bile etkilemiyordu.
Mızrağımı kontrollü bir şekilde salladım ve ardından tekrar yıldırımlar çıkararak onu bir anahtara dönüştürdüm. Gerçek formuna yani.
Ardından arkamı döndüm ve elimi cebime atıp öğrencilerin beklediği yere döndüm.
Sessizlik büyüdü.
Sınıftaki insanların bakışlarını hissedebiliyordum.
Bazıları büyülenmiş gibiydi.
Bazıları huzursuzdu.
Bazıları ise düpedüz korkuyordu.
Öğretmen birkaç saniye boyunca mızrağa baktı.
Sonra defterine kısa bir not aldı.
Ve hiçbir şey olmamış gibi diğer öğrenciye geçti.
Ne takdir.
Ne yorum.
Ne de şaşkınlık.
Hiçbir şey.
İçimde küçük ama tanıdık bir boşluk oluştu.
Çünkü mesele övgü almak değildi. Uzun zamandır insanların beni alkışlamasını beklemiyordum zaten. Ama insan yine de tamamen görmezden gelinmekten yoruluyordu. Özellikle de insanlar seni sürekli izliyorken. Ve o an yine aynı düşünce zihnimde yankılandı:
“Mükemmellik insanları rahatlatmıyor. Onları rahatsız ediyor.”
Bu düşünce beni giderek daha fazla tüketmeye başlamıştı.
Çünkü ben elimden gelenin en iyisini yapıyordum. Kendimi geliştiriyor, çalışıyor, öğreniyor, daha iyi olmaya uğraşıyordum. Ve bunun sonucu insanlardan daha fazla saygı görmek değil, daha fazla uzaklaştırılmak oluyordu.
Bu saçmaydı.
Bir toplumun en çok değer vermesi gereken insanlar, onu ileri taşıyabilecek kişiler değil miydi?
Ama insanlar ilerlemek istediklerini söyleseler bile gerçekte değişimden korkuyorlardı.
Ve ben…
Ben artık bu döngüden nefret etmeye başlamıştım.
İnsanların arasına karışmaktan.
Onların yapay bakışlarından.
Fısıldaşmalarından.
Benden korkmalarından.
Beni aynı anda hem yüceltip hem dışlamalarından.
Çünkü insan bir noktadan sonra şunu düşünmeye başlıyordu:
“Eğer sonuç buysa… neden iyi olmaya çalışıyorum?”
…
Okul çıkışında yine aynı şekilde birlikte yürüyorduk.
Asahi her zamanki gibi enerjik şekilde konuşuyor, Hikari ise onu kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Gün batımı yine akademinin taş yollarını turuncuya boyamıştı.
“Bugünkü çağırma yine saçmalıktı!” dedi Hikari başını iki yana sallayarak. “Sen gerçekten insan değilsin.”
“Romantik bir cümle gibi söyledin,” dedim sakince.
“Çünkü öyleydi!” diye araya girdi Asahi. “Aki bugün yine herkesin psikolojisini bozdu!”
“Bu iltifat değil.” dedim, ikisinin de suratına bakmadan ve birkaç adım önlerinde yürürken.
“Ama havalıydı!” diye bağırdı arkamdan Asahi. Hikari derin bir nefes verdi.
“Cidden bazen seni izlemek sinir bozucu oluyor,” dedi bana bakarak. “Bir şeyi ilk denemede kusursuz yapıyorsun.”
Olduğum yerde aniden durdum ve ikisiyle eşit hizaya geldim.
“Bu kötü mü?”
Onlarda benim gibi o noktada şaşkınca durdular.
“Hayır ama…” Hikari birkaç saniye düşündü. “İnsan seni izlerken kendi varlığını sorguluyor.”
Asahi hemen başını salladı.
“Ben sorgulamıyorum! Ben yalnızca Aki’ye hayran oluyorum!” dedi ASahi.
Gözlerimi kapattım. Sadece kapattım. Çünkü bu sözler bomboştu.
“…Bu da normal değil zaten.”
Birinin bana hayran olması çok mantıklı bir fikir değil. Egoist bir tarafım yoktu. Bundan keyif almıyordum. Sadece arkadaş gibi bir şey olmak istiyordum.
Onları dinlerken istemsizce sessiz kaldım.
Çünkü içimde hâlâ onların neden burada olduğunu anlayamayan bir parça vardı.
Sonra başka birinden ses gelmeyince yürümeye devam ettik.
Tam o sırada önümüzden geçen birkaç kızın fısıldaştığını duydum.
“İşte o…”
“Gerçekten çok yakışıklı…”
“Ama biraz korkutucu değil mi?”
“Saçları çok güzel…”
Sesler kısa sürede uzaklaştı.
Ve ben her zamanki gibi bunu görmezden gelmeye çalıştım.
Ama sonra…
Bir anda biri doğrudan önümüze çıktı.
Hepimiz istemsizce durduk.
Ve o an… İlk kez gerçekten şaşırdığımı hissettim.
Çünkü karşımızdaki kız… garip şekilde ışık saçıyor gibiydi.
Uzun sarı saçları gün batımının altında altın gibi parlıyordu. Hafif rüzgâr saçlarını hareket ettirdikçe ışık tellerin üstünde kayıyormuş gibi görünüyordu. Yeşil gözleri ise inanılmaz canlıydı; insan baktığında istemsizce duraksıyordu çünkü o gözlerde hem sıcaklık hem de kendinden emin bir zarafet vardı. Üzerindeki akademi üniforması bile diğer insanlarda göründüğünden farklı duruyordu. Sanki çevresindeki hava bile ona uyum sağlıyordu.
Ve nedense…
O an zihnim tamamen boşaldı.
Kız iki elini önünde birleştirip hafifçe eğildi.
Gülümsemesi küçük ama içtendi.
“Merhaba,” dedi yumuşak bir sesle. “Sen Akihiro Atlas’sın değil mi?”
Sessiz kaldım.
Çünkü gerçekten ne diyeceğimi bilmiyordum.
Kız hafifçe gülümsedi.
“Seninle biraz konuşmak istiyordum.”
…
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedim.
Ve tam o sırada yanımdan inanılmaz tehlikeli bir Ruh Gücü dalgası yükseldi.
“HAAAAA?!”
Hikari’nin sesi resmen çatladı.
Bir anda ellerinden mavi alevler çıkmaya başladı.
“Asahi,” dedi korkunç sakin bir sesle, “beni bırak.”
Asahi doğrudan arkasına atlayıp onu tutmaya çalışıyordu.
“HIKARI HAYIR HAYIR HAYIR—”
“BU KADIN NEDEN AKI’YLE KONUŞUYOR?”
“DELİ MİSİN SEN?!”
“HAYATIMIZ BİTEBİLİR!” “ATEŞ ÇIKARMA ŞU AN!”
Hikari gerçekten çıldırmış gibiydi.
“BEN BUNUN SOSYAL STATÜ SONUÇLARINI HESAPLAYAMIYORUM!”
Asahi onu geriye çekmeye çalışırken ikisi neredeyse yere düşüyordu. Hikari hâlâ panik içinde ellerini savuruyor, Asahi ise onu susturmaya çalışıyordu.
Ve işin korkunç kısmı…
Kız buna kahkaha atmaya başlamıştı.
Gerçekten gülüyordu.
Etraftaki birkaç öğrenci de olanları izleyip gülmeye başlamıştı.
Ama ben…
Hâlâ yalnızca şaşkın şekilde duruyordum.
Çünkü zihnim tek bir noktaya takılmıştı.
“Neden benimle konuşmak istiyor?”
Sonunda sessizliği ben bozdum.
“…Sen kimsin?”
Bir anda ortam sustu.
Asahi dondu.
Hikari’nin yüzündeki ifade tarif edilemez hale geldi.
“NE DEMEK KİMSİN?!”
Doğrudan kızın önünde diz çöktü ve yalvarır gibi ellerini birleştirip konuştu.
“Lütfen bizi öldürmeyin!” dedi sarışın kıza doğru eğilerek. “Ailemize zarar vermeyin lütfen! O gerçekten mağarada yaşıyor gibi biri!”
Ben hâlâ şaşkındım.
“Kimsin derken kötü anlamda sormadım.” dedim bir şey anlamadığım için normal bir şeymiş gibi.
Hikari bana dönüp beni omuzlarımdan tuttu.
“Aki.” dedi ölümcül ciddi bir sesle. “Sen gerçekten bu akademide yaşıyor musun?” “…Evet?” dedim kaşlarımı kaldırarak. Çünkü bilmediğim bir şeydi yani ne yapmam gerekir ki?
“Nasıl bilmiyorsun?!” diye suratıma doğru bağırdı.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
Ve sonunda Hikari derin bir nefes verdi.
Sonra yavaşça eliyle sarışın kızı gösterdi.
“Sana Cistern’in en eski, en zengin ve en soylu ailesinin varisini tanıtayım.”
Kız zarif şekilde gülümsedi.
Hikari’nin sesi hâlâ travmatize olmuş gibiydi.
“Aurelia Hermes.” dedi hayatımı ışıldatan o gülümsemesinin içinden.
BÖLÜM SONU