AKIHIRO ATLAS
Unutulmak…
İnsanların sandığından çok daha korkunç bir şeydi.
Çünkü ölüm, en azından somut bir sondu. İnsan ölüm fikrini anlayabiliyordu; bir bedenin durmasını, bir kalbin atmamasını, bir sesin sonsuza kadar susmasını kavrayabiliyordu. Mezarlar bu yüzden vardı. İsimler bu yüzden taşlara kazınıyordu. İnsanlar kaybettikleri kişilerin ardından ağlıyor, onları anıyor, hikâyelerini anlatıyordu. Ölüm acı vericiydi ama yine de insanın zihninde bir şekli vardı. Bir son çizgisi gibi. Bir insan ölürdü… ve ardından geride kalanlar onun yaşamış olduğunu kabul etmeye devam ederdi. Fakat unutulmak böyle değildi. Unutulmak, ölümün bile sahip olduğu ağırlığa sahip değildi. Sessizdi. Görünmezdi. Yavaşça gerçekleşirdi. Ve belki de tam bu yüzden çok daha korkunçtu.
Çünkü bir insanın gerçekten ne zaman öldüğünü kim belirliyordu ki? Nefesi kesildiğinde mi? Kalbi durduğunda mı? Yoksa dünyadaki son hatırası da bir başkasının zihninden silindiğinde mi? Ben uzun zamandır ikinci ihtimalin daha doğru olduğuna inanıyordum. İnsan bedeni ölebilirdi ama hatıralar yaşamaya devam ederdi. Bir kahkaha, bir bakış, bir cümle… bazen bir insanın varlığını yıllarca taşıyabiliyordu. İnsanlar bu yüzden birbirlerine sarılıyor, bu yüzden anılar biriktiriyor, bu yüzden sevdikleri kişilerin seslerini unutmak istemiyorlardı. Çünkü içten içe herkes aynı korkuyu taşıyordu; bir gün tamamen silinmek. Sanki hiç yaşamamış gibi olmak. Dünyaya dokunmuş olmanın hiçbir anlam taşımadığı bir sona dönüşmek.
Belki de insanların geride bir şey bırakmaya çalışmasının sebebi buydu. Kitaplar, resimler, isimler, çocuklar, hayaller… hepsi aynı korkuya karşı verilmiş farklı savaşlardı. İnsanlar unutulmamak için yaşıyordu. Çünkü unutulmak, varlığının evren tarafından reddedilmesiydi. Çektiğin tüm acıların, verdiğin tüm mücadelelerin, hissettiğin tüm sevgilerin sonunda hiçbir ağırlığa sahip olmamasıydı. Ve bunu düşündükçe içimde ağırlaşan şey yalnızca korku değildi. Aynı zamanda dayanılmaz bir boşluk hissiydi. Çünkü insan bazen ölmekten değil… hiç iz bırakamamaktan korkuyordu.
Gözlerimi yavaşça kaldırmadan önce uzun süre dizlerime yaslı şekilde kaldım. Kapının soğuk yüzeyi hâlâ sırtıma dayanıyordu ama bunu bile tam anlamıyla hissedemiyordum artık. Bedenim sanki bulunduğu yere yapışmış gibiydi. Ağlamayı ne zaman bıraktığımı bile bilmiyordum. Belki dakikalar önce durmuştu gözyaşlarım, belki de hâlâ sessizce akmaya devam ediyorlardı; artık ayırt edemiyordum. İnsan bazen çok uzun süre acı çekince hisleri birbirine karışıyordu. Zaman bulanıklaşıyor, düşünceler ağırlaşıyor ve geriye sadece insanın kendi zihninin yankısı kalıyordu. O anda koridorda duyduğum tek şey nefesimdi. Düzensiz, yorgun ve kırılgan bir nefes. Sanki ciğerlerim bile artık yaşamaya devam etmek için yeterli gücü bulamıyordu.
“Senin için hep burada olacağım…”
Az önce Jared’e söylediğim sözler zihnimde tekrar yankılandı ve boğazım yeniden düğümlendi. O cümleyi söylerken içimde ne kadar korku olduğunu şimdi daha net hissedebiliyordum. Çünkü birine sonsuza kadar yanında olacağını söylemek… aslında onun seni kaybetme ihtimalinden korktuğunu kabul etmekti. Ve ben korkuyordum. Hem de düşündüğümden çok daha fazla. Bir gün bana baktığında hissettiği şeylerin silinmesinden korkuyordum. İnsanların zamanla iyileştiğini biliyordum çünkü. En büyük kayıplar bile zamanla anıya dönüşüyordu. İnsan zihni sürekli aynı yoğunlukta acı taşıyamıyordu; unutmak zorundaydı. Ve işte tam bu yüzden unutulmak bu kadar acımasızdı. Çünkü çoğu zaman insanlar seni silmek istemezdi… sadece zaman geçerdi. Ve zaman, insanın elinden her şeyi sessizce alırdı.
Başımı yavaşça duvara yasladım. Soğukluk alnımdan içeri işlerken gözlerimi kapattım ve birkaç saniyeliğine hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Ama zihnim susmuyordu. Ne kadar kaçmaya çalışırsam çalışayım düşüncelerim yeniden aynı yere dönüyordu. Kendime. Eksikliklerime. Yetersizliklerime. Sürekli birilerine zarar verdiğimi düşünme biçimime. Belki de beni en çok tüketen şey buydu; ne kadar çabalarsam çabalayayım bir türlü doğru kişi olamamam. İnsanların yanında kalmak istiyordum ama sonunda onları üzüyordum. Yardım etmek istiyordum ama elimden geriye kırık şeyler kalıyordu. Ve zaman geçtikçe bunun bir tesadüf olmadığı düşüncesi içimde büyüyordu. Belki gerçekten sorun bendim. Belki insanların hayatına giren ve sonunda onları yoran kişi hep bendim.
Koridorun sessizliği o kadar ağırdı ki düşüncelerim bile yankılanıyor gibi hissediliyordu. Tavandaki solgun ışıklar uzun gölgeler oluşturuyordu. Duvarların taş yüzeyi gecenin soğuğunu içine çekmişti ve pencerenin arasından sızan ay ışığı zeminin üstünde ince, renksiz bir çizgi bırakıyordu. Her şey cansız görünüyordu. Sanki dünya hareket etmeyi bırakmıştı. O an bulunduğum yer yalnızca bir koridor gibi hissettirmiyordu bana; daha çok kendi zihnimin fiziksel bir yansıması gibiydi. Uzun, sessiz, karanlık ve sonu görünmeyen bir geçit.
Ne kadar süre orada oturduğumu bilmiyordum. Ayağa kalkmayı birkaç kez düşündüm ama bedenim bile buna karşı çıkıyordu sanki. Bacaklarım ağırlaşmıştı. Omuzlarım taş gibi hissediyordu. İnsan bazen yalnızca fiziksel olarak yorulmazdı; ruhu da tükenirdi. Ve ruh yorgunluğu bedeninkinden çok daha ağırdı. Çünkü dinlenerek geçmiyordu. Sessizce insanın içine yerleşiyor ve her hareketini zorlaştırıyordu. O an bunu iliklerime kadar hissediyordum.
Sonra bir anda Aurelia aklıma geldi.
Bu düşünce zihnimde belirdiğinde gözlerimi yeniden açtım. Sanki yoğun sisin içinde uzaktan görünen silik bir ışık gibiydi. Zayıf ama yeterince gerçek. Ona gitmem gerekiyordu. İçimde bunun için büyük bir istek yoktu belki ama yine de gitmeliydim. Çünkü olduğum yerde biraz daha kalırsam tamamen çökeceğimi hissediyordum. İnsan bazen hareket etmeye devam etmek zorundaydı; nereye gittiğini tam bilmeden, neden yürüdüğünü anlayamadan bile. Çünkü durduğu anda zihninin onu parçalayacağını bilirdi.
Ellerimi yavaşça yere koyup kendimi kaldırmaya çalıştım. İlk anda bacaklarım titredi. Uzun süre aynı pozisyonda kaldığım için dizlerim uyuşmuştu ve dengemi kaybedecek gibi oldum. Duvara tutunarak ayağa kalktım. Başım hafifçe döndü ama birkaç derin nefes aldıktan sonra kendimi toparlamaya çalıştım. Parmaklarımı yumruk yapıp tekrar gevşettim. Ellerim hâlâ titriyordu. Belki onları kıpırdatabilirim diye, ellerime üflemeyi denedim ama titreme geçmedi.
Karşımdaki koridora baktım.
Uzun gölgeler arasında uzanan o sessiz yol bana garip şekilde tanıdık geldi. Karanlık ve ışık birbirine karışıyordu; tıpkı zihnim gibi. İçimde hâlâ geçmeyen bir ağırlık vardı ama artık onu taşımaya alışmış gibiydim. Belki insan tamamen iyileşemiyordu. Belki bazı yaralar hiçbir zaman kapanmıyordu. Ama yine de insan yürümeye devam ediyordu.
Ben de öyle yaptım.
Yavaşça ilk adımımı attım ve Aurelia’nın odasına doğru yürümeye başladım.
Koridorda ilerlemeye devam ederken ayak seslerim taş zeminde yankılanıyordu. Her adım sessizdi ama o sessizliğin içinde bile üzerimde garip bir ağırlık hissediyordum. Sanki bina gecenin içinde uykuya dalmıştı da ben o uykunun arasında tek başıma dolaşan bir hayalet gibiydim. Tavandaki soluk ışıklar geçtikçe yüzümün üstünde kısa gölgeler bırakıyor, ardından yeniden karanlığa karışıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde bu karargâh her zaman farklı görünürdü. Gündüzleri askerlerin sesleriyle, raporlarla, emirlerle ve sürekli hareket eden insanlarla dolu olan bu yer… gece olduğunda kendi içine kapanıyordu. Ve insan böyle zamanlarda binanın gerçek yaşını hissedebiliyordu. Eski taş duvarların taşıdığı sessizlik, yıllardır biriken yorgunluk, bu koridorlardan geçmiş insanların izleri… hepsi gecenin içinde daha görünür hale geliyordu.
Merdivenlere ulaştığımda kısa bir an durdum. Başımı hafifçe kaldırıp üst katlara baktım. Orası… bana ait olan yerdi. Ya da en azından herkes öyle söylüyordu. “General odası.” İnsanlar o odayı her zaman böyle çağırırdı. İsmi bana aitti. Yetkisi bana aitti. Ama nedense hiçbir zaman gerçekten benimmiş gibi hissettirmemişti. Belki de çünkü ben hiçbir zaman o unvanın ağırlığını taşımaya hazır biri olduğuma inanmamıştım. İnsanlar bana baktığında bir general görüyordu ama ben aynaya baktığımda hâlâ ne yapacağını tam bilmeyen kırık bir insan görüyordum.
Yavaşça merdivenleri çıkmaya başladım. Adımlarım ağırdı. Bedenim hâlâ yorgundu ama zihnim bundan daha kötü durumdaydı. Her basamakta düşüncelerim yeniden dağılmaya çalışıyordu. Jared’in yüzü gözlerimin önüne geliyor, ardından kendi sesim kulaklarımda yankılanıyordu. “Senin için hep burada olacağım…” O cümleyi söyledikten sonra içimde kalan boşluk hâlâ geçmemişti. Sanki o sözleri söylerken kendi kalbimden bir parçayı da bırakmış gibiydim. Ve şimdi geriye yalnızca tükenmişlik kalmıştı.
Üst kata ulaştığımda koridor daha da sessizdi. Buraya geceleri neredeyse kimse çıkmazdı. Uzun pencerelerden içeri giren ay ışığı zeminin üstünde solgun çizgiler oluşturuyordu. Duvarlardaki bayraklar hareketsizdi. Her şey donmuş gibiydi. Koridorun sonundaki büyük kapıya baktığım anda içimde garip bir his oluştu. Çünkü o kapı yalnızca bana ait bir odaya açılmıyordu. Aynı zamanda son üç yılımın sessiz bir tanığına açılıyordu.
Aurelia…
Kapıya yaklaşırken onun yüzü zihnimde belirdi. Ben burada olmadığım üç yıl boyunca bu oda tamamen ona aitti. Teknik olarak hâlâ benim odam sayılıyordu belki ama gerçekte bu alanın yalnızlığını taşıyan kişi Aurelia olmuştu. General Yardımcısı olarak yalnızca görevlerimi üstlenmemişti; aynı zamanda benim bıraktığım boşluğu da doldurmaya çalışmıştı. İnsanlar emir almak için bu kapıyı çalmıştı. Raporlar bu masaya bırakılmıştı. Gecenin geç saatlerinde yanan lambanın altında oturan kişi bendim sanılmıştı belki ama değildi. O, benim yerimde durmuştu. Ve bunu tam üç yıl boyunca yapmıştı. Kapının önünde birkaç saniye sessizce durdum. Kafamı eğdim ve nasıl bir tepki vermem gerektiğini düşündüm. Çünkü burası artık garip hissettiriyordu. Bildiğim bir gariplik değil, daha farklı bir gariplik.
Garip olan şey… Aurelia’nın üç yıl yaptıklarını düşündükçe içimde suçluluğa benzeyen bir his oluşmasıydı.
Çünkü ben yokken zaman durmuş değildi. İnsanlar yaşamaya devam etmişti. Bu oda boş kalmamıştı. Emirler verilmiş, kararlar alınmış, savaşlar yönetilmişti. Ve tüm bunları yapan kişi Aurelia olmuştu. Ben ise o sırada yalnızca kaybolmuş biriydim. Kendimden bile uzaklaşmışken bir başkasının benim yükümü taşıması… nedense kalbimde ağır bir baskı oluşturuyordu.
Yavaşça kapının kolunu tuttum ve kapıyı açtım.
Oda her zamanki gibi düzenliydi ama içeri adım attığım anda ilk hissettiğim şey düzen değil, yalnızlık oldu. Geniş pencerenin önünden süzülen güneş ışığı odanın yarısını soluk bir renge boyuyordu. Büyük çalışma masası hâlâ yerindeydi. Raflardaki dosyalar düzenli şekilde sıralanmıştı. Duvarlarda asılı haritalar, savaş planları ve eski belgeler odanın soğuk atmosferini daha da ağırlaştırıyordu. Ama bütün bunların arasında en çok dikkatimi çeken şey… odanın yaşayan bir iz taşımasıydı.
Olduğum yerde sessizce durdum.
İnsan hayatında bazı kişiler vardır; onları düşündüğünde aklına yalnızca anılar gelmez. Kendin gelirsin.
Kim olduğunu… kim olmaya çalıştığını… ve bir zamanlar ne kadar karanlık olduğunu hatırlarsın.
Aurelia benim için tam olarak öyleydi.
Onunla tanışmadan önce insanlara nasıl baktığımı hâlâ hatırlıyordum. Akademide geçirdiğim ilk yıllarda etrafımdaki herkes bana uzak görünüyordu. İnsanların sesleri yapay geliyordu. Gülüşleri geçici, dostlukları kırılgan ve sevgileri şartlıydı. Bir insanın başka birine gerçekten değer verebileceğine inanmıyordum. Çünkü o zamana kadar gördüğüm her bağın altında bir beklenti vardı. İnsanlar sevilmek için bir şeye dönüşmek zorundaydı. Güçlü olmak zorundaydı. Yararlı olmak zorundaydı. Ve ben… o zamanlar hiçbirine sahip olmadığımı düşünüyordum.
Bu yüzden insanlardan uzak duruyordum.
Kimseye yaklaşmıyor, kimsenin de bana yaklaşmasına izin vermiyordum. Çünkü bir noktadan sonra yalnızlık insana güvenli gelmeye başlıyordu. Acı veriyordu belki ama en azından tanıdıktı. İnsan yalnızken terk edilme korkusu yaşamıyordu. Kaybetme korkusu yaşamıyordu. Kimseye ihtiyaç duymazsan kimsenin seni kırmasına da izin vermemiş oluyordun.
Ama sonra… Aurelia geldi.
Ve hayatımın en korkunç yanı şu ki… onun hayatımı değiştirmek için hiçbir şey yapmaya çalışmamasıydı.
O sadece yanıma oturdu.
İlk adımı atan oydu. O ilk adımdan ötürü ben bugüne kadar insanlığımı sürdürebildim. Hatta insan olma sebebim bile diyebilirim.
Hâlâ hatırlıyorum; akademinin o gri ve boğucu günlerinden biriydi. İnsanların birbirine karıştığı ama kimsenin kimseyi gerçekten görmediği o soğuk kalabalığın içinde ben her zamanki gibi tek başımaydım. Ve Aurelia… hiçbir sebep yokken yanıma gelmişti. Ne benden korkmuştu ne de benden bir şey beklemişti. Bana diğer insanların baktığı gibi bakmamıştı. Sanki önümde duran şey “General Aki” ya da “başarılı öğrenci” ya da “sorunlu çocuk” değilmiş gibi davranmıştı.
Sadece… benmişim gibi.
İnsan bazen hayatını değiştiren anın gerçekleştiğini o anda anlayamıyordu.
Ama şimdi geriye dönüp baktığımda fark edebiliyordum.
Benim geceme ilk ışık o gün düşmüştü.
Çünkü Aurelia’nın varlığında garip bir şey vardı. O, insanlara yaklaşırken onları değiştirmeye çalışmıyordu. İnsanların kırık yanlarını gördüğünde yüzünü çevirmiyordu. Ve belki de bu yüzden onun yanında ilk defa gerçekten nefes alabildiğimi hissetmiştim. Çünkü hayatım boyunca ilk kez biri bana düzeltilmesi gereken bir hata gibi davranmamıştı.
Koşulsuz sevgi…
Bu kavramı bana öğreten kişi oydu.
İnsanların birbirine karşılık beklemeden değer verebileceğini, yalnızca “var olduğun” için yanında kalabileceklerini… ilk kez onun yanında anlamıştım. Ve bunun ne kadar büyük bir şey olduğunu kelimelerle açıklamak zordu. Çünkü insan bütün hayatını susuz geçirdiyse bir damla su bile mucize gibi görünüyordu.
Aurelia benim için yalnızca bir dost değildi.
O… benim insanlara olan inancımın başlangıcıydı.
Bugün birine güvenebiliyorsam, birinin gözlerinin içine bakıp içten bir sıcaklık hissedebiliyorsam, bir gün gerçekten sevilebileceğime dair küçücük bile olsa bir umut taşıyorsam… bunların çoğu onun yüzündendi.
Bazen bunu düşünmek bile korkutuyordu.
Bir insan başka bir insanın hayatını bu kadar değiştirebilir miydi? Ama değiştirmişti.
Aurelia benim hayatımda bir insan olmaktan daha farklı bir yere sahipti. Çünkü bazı insanlar yalnızca yanında durmaz; seni karanlığın içinden çekip çıkarırlar. Ve bunu yaparken sana emir vermezler. Seni zorlamazlar. Yalnızca var olurlar. Sessizce. Sabırla. Ve sen fark etmeden onların ışığı içindeki en karanlık yerlere kadar ulaşır.
Benim için Aurelia tam olarak böyleydi.
Bazen ona baktığımda aklıma “güneş” kelimesi geliyordu ama bu bile yeterli hissettirmiyordu. Çünkü güneş yalnızca aydınlatırdı. Aurelia ise içimde ölü olduğunu sandığım şeyleri yeniden yaşatmıştı. İnsanlara dair inancımı. Dostluğu. Güven duygusunu. Ve en önemlisi… sevgiyi.
O benim hayatıma girmeden önce dünya yalnızca katlanılması gereken bir yer gibi görünüyordu. Günler birbirinin devamıydı. İnsanlar gelip geçiyordu. Ben ise bütün bunların içinde sessizce yürüyordum. Ama Aurelia geldikten sonra ilk kez durup etrafıma bakmaya başlamıştım. Çünkü onun gözlerinde insanlığın çirkin taraflarından daha fazlası vardı. Ve garip olan şey… onun bana hiçbir zaman büyük sözler söylememesiydi. Hayatımı değiştirecek konuşmalar yapmamıştı. Ama insan bazen en çok, yanında sessizce kalan kişiler tarafından kurtarılıyordu.
Belki de bu yüzden ona baktığımda içimde tarif edemediğim bir saygı oluşuyordu.
Çünkü benim için Aurelia yalnızca sevdiğim biri değildi.
O… karanlığın içindeki yön duygumdu.
Kaybolduğumda geri dönmek istediğim yerdi.
İnsanlığın hâlâ güzel olabileceğine dair elimde kalan son kanıttı.
Ve bazen içimden şu düşünce geçiyordu:
Eğer hayatım gerçekten uzun bir geceyse… o gecede gördüğüm ilk sabah Aurelia’ydı.
Kapının önünde dururken derin bir nefes aldım.
Sonra gözlerimi yavaşça kapattım.
Ve o an fark ettim ki… bu kapıyı açmadan önce bu kadar duraksamamın sebebi yalnızca yorgunluğum değildi.
Aurelia benim için fazla değerliydi.
İnsan bazen en çok değer verdiği kişinin karşısına kırılmış halde çıkmaktan korkuyordu.
Kapıyı yavaşça açıp içeri adım attığım anda odanın havası yüzüme çarptı. Ama bu, koridorlardaki o ağır ve soğuk sessizlikten farklıydı. Burada yaşayan bir karmaşa vardı. Dağınık ama garip şekilde sıcak bir karmaşa. İlk dikkatimi çeken şey çalışma masasının üstü oldu; üst üste dizilmiş kitaplar, yarısı açık bırakılmış belgeler, kenarlarına notlar iliştirilmiş raporlar ve yere kadar taşmış dosyalar odanın her tarafına yayılmıştı. Sandalyenin koluna bir ceket bırakılmıştı, pencerenin kenarında ise yarısı içilmiş bir fincan duruyordu. Odanın düzeni tamamen bozulmuş gibiydi ama bu düzensizliğin içinde tuhaf bir canlılık vardı.
Ve nedense… içimden istemsizce küçük bir gülümseme geçti.
Çünkü bu görüntü bana Aurelia’yı hatırlatıyordu.
İnsan bazen birinin karakterini odasına bakarak anlayabiliyordu. Ve bu oda, onun son üç yılı nasıl geçirdiğini anlatıyordu sanki. Yorucu geceler. Uykusuzluk. Aynı anda çözülmeye çalışılan onlarca mesele. Bir köşede unutulan kitaplar, yarım bırakılmış notlar, aceleyle alınmış kararlar… ama bütün bu dağınıklığın içinde hâlâ dikkatli bir zihin vardı. Aurelia’nın çalışma biçimi her zaman böyleydi zaten. Dışarıdan bakınca kaotik görünürdü ama o karmaşanın içinde yalnızca onun anlayabildiği bir düzen olurdu.
Kapıyı sessizce arkamdan kapattım ve birkaç adım ilerledim. Yerde duran belgelerden birine basmamaya çalışırken gözlerim odanın içine doğru kaydı. Büyük rafların önünde yeni yeni açılmış kitaplar vardı. Bazılarının arasına küçük işaret kâğıtları sıkıştırılmıştı. Bir masanın üstünde yarısı çözülmüş strateji taslakları duruyordu. Hatta yerde açık halde bırakılmış birkaç kitap bile vardı; sanki biri onları okurken bir anda başka bir şeye yönelmiş gibiydi.
Tam o sırada…
“Her kimseniz şu anda çıkın çünkü gerçekten meşgulüm.”
O ses…
Vücudum istemsizce durdu. Tek bir adım daha atamadım. Bu ses…
İnsan bazı sesleri yalnızca duymazdı. Hissederdi. Ve Aurelia’nın sesi benim için tam olarak öyleydi. Yumuşaktı ama canlıydı. İçinde hafif bir yorgunluk vardı ama buna rağmen insanın içini garip şekilde rahatlatıyordu. Sanki uzun süren bir geceden sonra açılan pencerenin içeri aldığı ilk sabah rüzgârı gibiydi.
Ve o an, nedense içimde küçük ama çocukça bir istek oluştu. Bunun karşımdaki kişinin Aurelia olmasıyla da ilgisi var.
Onu şaşırtmak istedim. Mutlu olacağı bir sürpriz yapmak istedim.
Belki de saatlerdir ilk kez içimde gerçekten hafif bir his oluşmuştu. Jared’la konuştuktan sonra üzerime çöken o ağır karanlığın arasından küçük bir sıcaklık sızmış gibiydi. Bu yüzden istemsizce dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
Sesimi biraz değiştirip olabildiğince Jared’a benzetmeye çalıştım.
“Şey… Aurelia abla…”
Odanın diğer tarafından bir şeylerin düştüğünü duydum.
“Jared?!” Sesindeki şaşkınlık o kadar gerçekti ki kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.
Bir anda içeriden hızlı ayak sesleri gelmeye başladı. Muhtemelen odanın diğer tarafında bir şeyler arıyordu çünkü çekmecelerin açılıp kapanma sesi duyuluyordu. Ardından yine konuştu.
“Bir saniye bekle! Sakın bir yere dokunma! Özellikle soldaki raflara dokunma çünkü geçen sefer her şeyi yanlış sıraya koymuştun!”
Kafamı hafifçe eğip gülümsememi bastırmaya çalıştım.
“Ben o kadar kötü değilim ama…”
“Hayır, kötüsün!” diye cümlemi bitirdiğim anda yanıtladı.
Bunu öyle hızlı söylemişti ki istemsizce sessizce güldüm.
Sonra Aurelia yeniden konuşmaya başladı ama bu sefer sesi daha uzaktan geliyordu; belli ki odanın içinde oradan oraya koşturuyordu.
“Bu saatte neden geldin? Bir şey mi oldu? Jared? Yaralandın mı? Bekle— hayır, önce cevap verme, şu an bir şey bulmaya çalışıyorum…”
O an onu gözümde canlandırabiliyordum. Saçlarını aceleyle geriye atarken belgelerin arasından geçişini, bir kitabı alıp sonra başka yere bırakışını, kendi kendine konuşurken yüzünde oluşan o hafif telaşlı ifadeyi…
Ve nedense içimdeki bütün ağırlık birkaç saniyeliğine hafiflemişti.
“Ben iyiyim, Aurelia abla.”
“İyiysen neden gecenin bir yarısı geldin? İnsan biraz haber verir!”
O kadar sıkı çalışıyor olmalı ki… Gece yarısı olmadığından haberi bile yok.
“Özledim seni belkiiii.”
Bir anda sesler kesildi.
Tam birkaç saniyelik sessizlik olmuştu ki sonra uzaktan hafif utanmış ama hâlâ kendini toparlamaya çalışan bir ses geldi.
“...Jared, bu kadar aniden öyle şeyler söyleme! Ayrıca, beni özleyebilmesine izin vereceğim tek kişi Generalin!”
İçimde oluşan gülümseme bu sefer gerçekten saklanamayacak kadar büyüdü.
Tanrım…
Gerçekten inanmıştı. Bir de… Ne? Generalin mi? Tamam özel olduğumu biliyorum da bu kadarına gerek yok… Sonra yeniden hızlı adımlar duymaya başladım. Muhtemelen artık yanıma doğru geliyordu. Ama odanın loş ışıkları ve önümde duran raflar yüzünden beni tam seçemiyordu. Ben ise olduğum yerde kıpırdamadan bekliyordum.
Ve birkaç saniye sonra…
Bir beden doğrudan bana çarptı.
“Hya—?!”
Aurelia’nın küçük şaşkınlık sesi odanın içinde yankılandıktan sonra refleksle geri çekilmeye çalıştı ama çok geç kalmıştı. Hafifçe göğsüme çarpmıştı. Elindeki birkaç belge yere düştü. O ise çarpmanın etkisiyle kafasını hafifçe tutup suratını buruşturdu.
“Ah… canım yandı…”
Sonra yavaşça başını kaldırdı.
Ve göz göze geldik.
O an…
Zaman gerçekten durdu sandım.
Batmakta olan Güneş’in ışığı pencerenin arasından odanın içine vuruyordu ve o soluk ışık Aurelia’nın yüzüne düşüyordu. Gözleri ilk birkaç saniye anlamaya çalışıyormuş gibi donuk kaldı. Nefesi hafifçe duraksadı. Ve ardından gözbebeklerinin küçücük şekilde titrediğini gördüm.
Şaşkınlıkla bana bakıyordu.
İnanamamamış gibiydi, ama bu şaşkınlık ona bakış açımda niyeyse hiç değiştirmiyordu. Mükemmeldi.
Ve sonra…
Saf bir mutluluk suratını ele geçirdi.
İnsan bazen karşısındaki kişinin gözlerine baktığında bütün duygularını kelimeler olmadan anlayabiliyordu. Ve Aurelia’nın gözleri o an bana öyle yoğun bakıyordu ki içimdeki bütün düşünceler sustu.
Tanrım…
Ne kadar özlemişim.
Saçlarının birkaç teli yüzüne düşmüştü. Çarpmanın etkisiyle hâlâ bir eli başındaydı ama gözlerini benden ayırmıyordu. Sanki karşısındaki şeyin gerçek olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Ben ise yalnızca ona bakabiliyordum.
Çünkü o an yine aynı şeyi hissettim. Dünyadaki bütün gürültü sussa bile… onun yanında olmak yeterliydi.
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.
“Merhaba, Aurelia.”
Ve bunu söylediğim anda yüzündeki ifade öyle güzel değişti ki… hayatım boyunca unutamayacağımı hissettim.
O an gözlerimi ondan ayıramadım.
Sanki zihnim aylardır taşıdığı bütün yorgunluğu birkaç saniyeliğine unutmuştu. Çünkü Aurelia’ya her baktığımda aynı şeyi hissediyordum; dünyadaki bazı insanlar gerçekten gerçek değilmiş gibi görünüyordu. İnsan suretine bürünmüş bir anı, bir şiir ya da insanın içindeki en kırılgan yere dokunan sessiz bir melodi gibi… Ve şimdi ay ışığının vurduğu o odada, bana birkaç adım mesafede durmuşken, onu yeniden görmek kalbimin içinde tarif edemediğim kadar yoğun bir sıcaklık oluşturuyordu.
Saçları…
İlk dikkatimi çeken şey her zaman olduğu gibi saçları olmuştu. Soluk altın rengindeki uzun saçları omuzlarından aşağı geceye dökülen ışık gibi süzülüyordu. Güneş ışığı tellerinin üstüne vurdukça saçlarının bazı kısımları neredeyse beyaza yakın bir parıltıyla ışıldıyordu. Ve hareket ettikçe oluşan o yumuşak dalgalanma… sanki rüzgâr bile ona dokunurken dikkatli davranıyormuş gibiydi. Birkaç ince tutam yüzünün kenarına düşmüştü; az önceki telaş yüzünden hafifçe dağılmışlardı ama nedense bu onu daha da güzel gösteriyordu. Kusursuz görünmeye çalışan biri gibi değil… gerçekten yaşayan biri gibi.
Gözleri ise…
Tanrım.
İnsan bir çift göze bakıp nasıl bu kadar huzur hissedebilirdi?
Yeşil gözleri güneş ışığında cam gibi parlıyordu ama bu parlaklığın içinde insanın içini delen garip bir sıcaklık vardı. O gözlerde hiçbir zaman sertlik görmemiştim ben. Yorulduklarında bile sıcak kalmayı başarabiliyorlardı. İnsanlara baktığında onları yargılamayan, parçalarını ayırıp incelemeyen, yalnızca gerçekten gören gözlerdi onlar. Belki de bu yüzden ilk kez onun yanında kendimi saklamayı bırakabilmiştim. Çünkü Aurelia’nın bakışları insana “olduğun halin yeterli” olduğunu hissettiriyordu.
Ve gülümsediğinde…
Kalbim gerçekten acıyordu.
Yüzündeki o küçük, zarif gülümseme hiçbir zaman gösterişli olmamıştı. Ama tam da bu yüzden güzeldi. Sessizdi. İçtendi. İnsan onu gördüğünde istemsizce rahatlıyordu. Sanki uzun süren bir fırtınadan sonra gökyüzünün ilk kez açıldığını görmek gibi. Üzerindeki yeşil elbise güneş ışığında yumuşak şekilde parlıyordu. Kumaşın ince kıvrımları hareket ettikçe dalga gibi akıyordu. Omuzlarını açıkta bırakan tasarım onun zarif görüntüsünü daha da belirginleştiriyordu ama dürüst olmak gerekirse… o an ne giydiğinin bir önemi yoktu. Çünkü Aurelia’nın güzelliği yalnızca görünüşünden gelmiyordu. İnsan bazen birini güzel bulmaktan daha farklı bir şey hissederdi. Daha derin. Daha sessiz. Daha tehlikeli.
Ben Aurelia’ya baktığımda yalnızca güzel bir kız görmüyordum.
Ben… hayatımın en karanlık dönemlerinde elimden tutan kişiyi görüyordum.
Bana insan olmanın yalnızca acı çekmek olmadığını öğreten kişiyi.
Ve galiba insan birini bu kadar derinden sevince, o kişinin en küçük hareketi bile kalbine işliyordu.
Aurelia hâlâ bana bakıyordu.
Ama gözlerindeki şaşkınlık yavaş yavaş değişmeye başlamıştı.
İlk başta yalnızca donup kalmış gibiydi. Sanki karşısındaki şeyin gerçek olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Dudakları hafifçe aralanmıştı. Nefesi düzensizleşmişti. Ve birkaç saniye sonra gözlerinin içindeki parlaklığın değiştiğini fark ettim.
Doluyorlardı.
O an kalbimin içinde ince bir sızı oluştu.
Çünkü Aurelia ağlamayı kolay kolay seven biri değildi. Hep güçlü durmaya çalışan, başkalarını rahatlatan, kendi yorgunluğunu sessizce içine atan taraftı. Ama şimdi gözlerinde biriken yaşları saklamaya bile çalışmıyordu.
Sanki üç yıllık özlem tek bir ana sığmıştı.
Dudakları hafifçe titredi.
“A… Aki…”
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü o anda konuşursam benim de parçalanacağımdan korkuyordum.
Ve sonra…
Aurelia yavaşça bana doğru bir adım attı.
Bir tane daha.
Sonra küçük bir çocuk gibi ellerini kıyafetlerime uzattı. O hareket o kadar saf, o kadar savunmasızdı ki birkaç saniye nefes almayı unuttum. Parmakları ceketimin kumaşını hafifçe tuttu. Sanki gerçekten orada olup olmadığımı anlamaya çalışıyormuş gibiydi. Ve ardından… yavaşça bana sokuldu.
Başını göğsüme yasladı.
O an bütün dünya sustu sandım.
Kollarım refleksle onu sardı. Vücudu hafifçe titriyordu. Saçlarının yumuşaklığı çeneme değiyordu ve nefesinin sıcaklığını hissedebiliyordum. Sonra omzuma küçük, boğuk bir ses geldi.
Ağlıyordu.
“Sen… gerçekten çok kötüsün…”
Sesi titriyordu.
“Seni ne kadar özlediğimi biliyor musun…?”
Göğsüm sıkıştı.
Aurelia kıyafetimi biraz daha sıkıca tuttu. Sanki bırakırsam yeniden kaybolacağımdan korkuyormuş gibi.
“Ben… ben gerçekten kızgındım sana…” dedi boğuk bir sesle. “Ama aynı zamanda o kadar korkuyordum ki… Bir gün geri dönmeyeceğini düşündüm… ve bundan nefret ettim…”
Başımı yavaşça onun saçlarına yasladım.
Tanrım.
Ne kadar özlemişim onu… Bir kere daha aynı şeyi hissettim.
“Özür dilerim…” diye fısıldadım sessizce. “Gerçekten özür dilerim…”
Aurelia başını hafifçe salladı ama ağlamayı bırakmadı.
“Hayır… şu an özür dilemeni istemiyorum…” dedi kırık bir sesle. “Sadece… biraz burada kalmanı istiyorum…”
Kalbim o anda tamamen çözüldü.
Kollarımı biraz daha sıkılaştırdım. O kadar dikkatli sarılıyordum ki… sanki fazla kuvvet uygularsam kırılacakmış gibiydi. Ama dürüst olmak gerekirse o anda kırılmaya daha yakın olan kişi bendim.
Çünkü insan bazen uzun süre güçlü kalmaya çalıştıktan sonra… sevildiğini hissettiği anda parçalanıyordu.
Gözlerimi kapattım. Ve ilk kez uzun zaman sonra gerçekten eve dönmüş gibi hissettim.
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Odamın içindeki sessizlik artık ağır hissettirmiyordu. Aksine… huzurluydu. Aurelia hâlâ bana sarılmış haldeydi ve ben onun saçlarını yavaşça okşarken yalnızca nefes alışını dinliyordum. İnsan bazen konuşmadan da anlaşabiliyordu. Özellikle bazı kişilerle… kelimeler yalnızca fazlalık gibi geliyordu. Çünkü yıllardır biriken duyguların yanında cümleler küçük kalıyordu.
Ama yine de ilk geri çekilen taraf Aurelia oldu.
Daha doğrusu geri çekilmeye çalıştı.
Başını göğsümden hafifçe kaldırdı ama elleri hâlâ ceketimi bırakmamıştı. Gözleri biraz kızarmıştı. Yanaklarında ince gözyaşı izleri vardı. Buna rağmen bana bakarken o tanıdık, sıcak ifadeyi yeniden göstermeye çalışıyordu.
Ve nedense bu görüntü… kalbimi mahvediyordu.
Çünkü Aurelia her zaman böyleydi.
Kırılmışken bile önce karşısındaki insanı rahatlatmaya çalışan taraftı.
Burnunu hafifçe çekip küçük bir nefes verdi.
“Uzamışsın sen ya… Benden artık daha uzunsun. Neredeyse boyum sana yakındı.” dedi dudaklarını büzerek.
Gülümsedim ve ona dikkatlice baktım. Gerçekten de aramızdaki fark açılmıştı.
“Yapacak bir şey yok. Böylece yüzünü göğsüme daha iyi yaslayabiliyorsun, sevin bence.”
Aurelia, birkaç saniye şapşal bir şekilde baktı ve dediklerimi anlamaya çalıştıktan sonra somurttu.
“Hey. Bu sinir bozucuydu.” ardından göğsüme sertçe bir kafa attı. Ama, yumuşacık bir yastık gibi hissettim. Ya da kendimi kandırıyorum, her neyse. Yine de mutluyum.
“Saçlarında uzamış! Kesmeyeceğini söylemiştin ama… Bu kadar uzamasını beklemiyordum!”
Her şeye böyle tepki verecekse… İşim zor.
Elimi alnına götürdüm ve işaret parmağımla alnına sertçe dokundum.
“Fiziksel olarak değişimlerimin hepsini analiz etmeyi bıraksan mı artık, Hermes prensesi?”
Aurelia, bir daha göğsüme kafa attı… Bu sefer cidden acıyla inledim.
“...Şimdi söyle bakalım,” dedi hâlâ hafif titreyen sesiyle, “gittiğin yerde aradığın şeyleri bulabildin mi?” Beklemediğim bir yere çekti konuyu ama aslında konuşmamız gereken de neticesinde buydu.
Soru basitti.
Ama cevabı değildi.
Gözlerim istemsizce yere kaydı. O kadar çok şey olmuştu ki artık hangisinin beni değiştirdiğini bile ayırt edemiyordum. Öğrendiğim gerçekler, gördüğüm yerler, hissettiğim şeyler… sanki eski benliğimin üstüne kat kat yeni ağırlıklar eklenmişti.
Sessizce güldüm ama bu yorgun bir gülümsemeydi.
“Bilmiyorum,” diye mırıldandım. “Sanırım… bazı cevaplar buldum.”
Aurelia dikkatlice beni dinliyordu.
“Nasıl cevaplar?”
Derin bir nefes aldım.
“Bu evren hakkında,” dedim yavaşça. “Kendim hakkında. İnsanlar hakkında… hatta tanrılar hakkında bile.”
Aurelia’nın gözleri hafifçe yumuşadı. Ben konuşurken her zaman böyle bakardı. Sanki söylediğim en küçük şeyi bile kaçırmak istemiyormuş gibi.
“Eskiden her şey daha basit sanıyordum,” dedim sessizce. “İyi insanlar vardı, kötü insanlar vardı. Doğru olan şeyler vardı, yanlış olan şeyler vardı. Ama ne kadar ilerlersem… her şey birbirine karışmaya başladı. İnsanların neden kırıldığını gördüm. Tanrı gibi davranan varlıkların bile aslında ne kadar korkunç şekilde yalnız olduğunu gördüm.”
Bir an duraksadım.
“Ve galiba en çok kendimden korktum.”
Aurelia’nın ifadesi hafifçe değişti.
“Aki…”
“Hayır, sorun değil.” Dudaklarımda küçük ama kırılgan bir gülümseme oluştu. “Eskiden kendimi tanıdığımı sanıyordum ama artık emin değilim. İçimde ne kadar karanlık olduğunu fark ettim. İnsanlara yardım etmek istiyorum ama bazen… dokunduğum her şeyi kırıyormuşum gibi hissediyorum.”
Bunu söyledikten sonra odada birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Sonra Aurelia bana baktı.
O bakışı… Tanrım.
İnsan nasıl yalnızca bakarak birine “hayır, öyle değilsin” hissini verebilirdi?
“Elbette kırıyorsun,” dedi aniden.
Şaşkınlıkla ona baktım.
Ve Aurelia birden gülmeye başladı.
Gerçekten gülüyordu.
Gözleri hâlâ hafif doluydu ama dudakları kıvrılmıştı.
“Sen korkunç bir insansın bazen,” dedi burnunu çekerken. “Aşırı düşünüyorsun. Kendini mahvediyorsun. Sonra gidip insanları kurtarıyorsun ama bunu yaparken kendi ruhunu parçalıyorsun.”
İstemsizce güldüm.
“Bu hiç teselli edici değildi.”
“Çünkü dürüst olmaya çalışıyorum.”
Sonra bana biraz daha yaklaşıp alnını omzuma yasladı.
“Ama yine de…” diye mırıldandı yavaşça. “Sen kötü biri değilsin, Aki. Bunu sana kaç kere söylemem gerekiyor bilmiyorum.”
Kalbim sessizce sıkıştı.
Bir süre öylece kaldık.
Sonra gözlerim yeniden odanın içindeki dağınıklığa kaydı. Her yerde kitaplar, belgeler ve yarım kalmış işler vardı.
Küçük bir kahkaha attım.
“Bu arada…” dedim etrafa bakarken, “burayı gerçekten savaş alanına çevirmişsin.”
Aurelia bir anda dramatik şekilde iç çekti.
“Bana bunu söylemeye hakkın yok.” dedi gözlerini yumarak.
“Gerçekten mi?” diye sordum. Nedenini tam olarak anlamamıştım.
“Gerçekten.”
Sonra aniden yüzünü buruşturdu.
“Çünkü suç benim değil.” Kaşımı hafifçe kaldırdım.
“Aa?”
Aurelia o anda öyle bir ifade takındı ki gülmemek için dudağımı ısırmak zorunda kaldım. Ellerini beline koydu, sesini kalınlaştırmaya çalıştı ve inanılmaz kötü bir şekilde Mizu’yu taklit etti.
“Aurelia, sana güveniyorum.”
Sonra başka tarafa yürüyüp yeniden aynı kötü ses tonuyla konuştu.
“‘Aurelia, sen halledersin.’”
Bir eliyle dramatik şekilde belgeleri gösterdi.
“Ve sonra BAM. BÜTÜN İŞLER BENİM ÜSTÜME KALDI.”
Kahkahamı tutamadım.
Gerçekten tutamadım.
Aurelia ise hâlâ trajik bir tiyatro oyuncusu gibi davranıyordu.
“Ben burada geceleri üç saat uyuyup rapor yetiştirirken o ne yapıyordu biliyor musun?!”
“Muhtemelen kaçıyordu.” dedim, onu daha da kızdırmak için alaycı bir ses tonuyla.
“EVET.” Parmakla beni gösterdi. “Kesinlikle kaçıyordu.”
Sonra tekrar Mizu’nun sesini taklit etmeye çalıştı.
“‘Sen çok yeteneklisin Aurelia.’”
Bir belgeyi alıp havaya kaldırdı.
“Ben yetenekli değilim Aki, BEN TÜKENMİŞİM.”
Bu sefer ikimiz de güldük.
Ama garip olan şey… bu kahkahaların altında hâlâ yoğun bir duygusallık vardı. Çünkü ne kadar şakalaşırsak şakalaşalım, geçen üç yılın ağırlığı aramızda sessizce duruyordu.
Aurelia bir süre sonra yeniden bana baktı.
Bu sefer gülümsemesi daha küçüktü.
Daha gerçekti.
“Yine de…” dedi sessizce. “Bunu senin yerine yapmaktan hiç nefret etmedim.”
İçimde bir şey duraksadı. “Aurelia…”
“Ciddiyim.” Bana doğru birkaç adım geldi. “Çünkü bu oda boş kalsın istemedim. İnsanlar seni unutuyormuş gibi hissetsin istemedim. O yüzden burada kaldım.”
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Ve Aurelia bunu söylerken öyle doğal görünüyordu ki… sanki yaptığı şey dünyanın en sıradan şeyiymiş gibi.
Ama değildi.
Tanrım, değildi.
Bir insan başka birine nasıl bu kadar sadık kalabiliyordu?
Sessizce ona baktım.
Sonra yavaşça elini tuttum.
Parmakları sıcak ve yumuşaktı.
“Teşekkür ederim,” dedim kısık sesle.
Aurelia birkaç saniye bana baktı.
Sonra küçük bir kahkaha attı.
“Biliyor musun…” dedi hafifçe gözlerini silerken, “şu an çok romantik bir şey söylemen gerekiyormuş gibi hissediyorum.”
İstemsizce güldüm.
“Baskı kuruyorsun.” dedim.
Çünkü… Benim en kötü olduğum şeyin bu olduğunu biliyor. Ne bir şeyi romantize edebilirim, ne bir şeyi duygusallaştırabilirim, ne de bir anı özel hissettirebilirim. Ben bunların hepsinde çok kötüyüm.
“Evet.”
“Çok acımasızsın.” dedim ve başımı farklı yöne çevirdim.
“Üç yıldır evraklarla savaşıyorum Aki. Artık korkacak hiçbir şeyim kalmadı.”
Bu sefer gerçekten güldüm.
Ve uzun zaman sonra ilk kez… o kahkahanın içinde hiçbir ağırlık yoktu.
Bir süre sonra kahkahalarımız yavaş yavaş sustu. Ama geriye kalan sessizlik artık kırık değildi. Odanın içine yayılan şey boşluk değil, huzurdu. Ay ışığı büyük pencerenin ardından içeri süzülüyor, yerde duran kitapların ve dağılmış belgelerin üstüne soluk bir parıltı bırakıyordu. Aurelia tam karşımda duruyordu; hâlâ biraz dağılmış saçları, ağlamaktan hafif kızarmış gözleri ve dudaklarının kenarında duran o küçük gülümsemeyle… Ve ben ona bakarken içimde garip bir düşünce oluştu.
İnsan bazen bir kişiyi özlediğini sanıyordu.
Ama aslında özlediği şey… o kişinin yanında hissettiği kendi haliydi.
Ben Aurelia’yı yalnızca “onu sevdiğim” için özlememiştim. Ondan çok daha derin bir şeydi bu. Onun yanında nefes alan kişiyi özlemiştim. İçimdeki karanlığın tamamen yok olmasa bile sustuğu o kısa anları özlemiştim. Çünkü Aurelia’nın varlığında insanın ruhuna dokunan bir şey vardı. Ve bunu açıklamak kolay değildi.
Aurelia yalnızca ışık gibi değildi.
O… karanlığın insana sonsuza kadar hükmedemeyeceğinin kanıtı gibiydi.
Ve belki de bu yüzden ona her baktığımda içimde aynı his oluşuyordu; sanki uzun zamandır kayıp olan bir şey sonunda yerine dönmüş gibi.
Aurelia bana sessizce bakıyordu.
Ama o bakışın içinde öyle yoğun bir duygu vardı ki gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım. Çünkü insan bazen sevildiğini fark ettiğinde korkuyordu. Özellikle de uzun süre kendini buna layık görmemişse.
Sonra onun sesi odanın içindeki sessizliği yavaşça böldü.
“Biliyor musun…” dedi hafifçe, “senin yokluğun çok garipti.”
Gözlerimi yeniden ona çevirdim.
Aurelia pencerenin yanına doğru birkaç adım yürüdü. Güneş ışığı saçlarının üstüne düşüyordu. Altın renkli teller ışığın altında neredeyse eriyormuş gibi görünüyordu.
“İnsanlar genelde yokluğu sessizlik gibi anlatır,” dedi yavaşça. “Ama senin yokluğun sessiz değildi, Aki. Daha çok… ışığı kaybolmuş bir sabah gibiydi.”
Nefesim hafifçe duraksadı.
Aurelia devam etti.
“Her şey yerindeydi aslında. Koridorlar aynıydı. Bu oda aynıydı. İnsanlar hâlâ konuşuyor, hâlâ görevlerine gidiyordu. Dünya dönmeye devam etti.” Dudaklarında küçük ama hüzünlü bir gülümseme oluştu. “Ama bütün bunların içinde bir eksiklik vardı. Sanki güneş doğmayı unutmuştu da herkes bunu fark etmemeye çalışıyordu.”
Kalbim sessizce sıkıştı. Ve sonra…
Aurelia bana baktı.
Tanrım.
İnsan nasıl bu kadar güzel konuşabiliyordu?
“Ben seni en çok neye benzetiyorum biliyor musun?” diye sordu sessizce.
Konuşamadım.
Çünkü boğazımdaki düğüm büyüyordu.
Aurelia’nın gözleri hafifçe yumuşadı.
“Uzun bir geceden sonra ufukta görünen ilk kızıllığa.”
İçimde bir şey durdu sandım.
Aurelia hafifçe gülümsedi.
“Kızıl saçlarını ilk gördüğüm günü hatırlıyorum,” dedi. “Akademide herkes senden çekiniyordu. Çünkü sen hep uzakta duruyordun. Sessizdin. Soğuktun. İnsanların seni anlayamayacağını düşündüğün o bakışın vardı üzerinde.” Başını hafifçe eğdi. “Ama ben saçlarına baktığımda hep aynı şeyi düşündüm.”
Yavaşça bana doğru yürüdü.
“Bir insanın saçları neden gün doğumu gibi görünür ki?”
Kalbim gerçekten acıyordu artık.
Çünkü Aurelia bunu söylerken şaka yapmıyordu. Gözlerinde yalnızca dürüstlük vardı.
“Elbette senin karanlık tarafların var,” dedi sessizce. “Elbette kendini parçalıyorsun. Ama buna rağmen… senin içinde hâlâ insanları ısıtan bir şey var, Aki. Belki herkesi değil ama bazı insanları ısıtabiliyor.”
O an nefes almak bile zorlaştı.
Çünkü hayatım boyunca kendime dair duyduğum hiçbir şey… bu kadar güzel olmamıştı.
Ben hep kendimi yıkımla ilişkilendirmiştim. Karanlıkla. Hatalarla. Eksikliklerle.
Ama Aurelia…
O bana bakarken sanki içimde benim göremediğim bir şey görüyordu.
Ve belki de insanı en çok korkutan şey buydu.
Birinin seni senden daha güzel görmesi. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım.
Sonra sessizce güldüm ama sesim titriyordu.
“Sen gerçekten tehlikelisin.”
Aurelia göz kırptı.
“Nedenmiş o?”
“Çünkü böyle konuşmaya devam edersen…” Derin bir nefes aldım. “Kalbim dayanamayacak.”
Aurelia birkaç saniye bana baktı.
Ve sonra…
O güzel gülümsemesi yeniden ortaya çıktı.
Ama bu sefer daha kırılgandı.
Daha sevgiydi.
“Ama bu doğru,” dedi sessizce. “Ben seni gerçekten özledim.”
Tanrım…
İnsan bazen yalnızca birkaç kelimeyle tamamen parçalanabiliyordu.
Başımı hafifçe eğdim. Gözlerimi ondan kaçırmaya çalıştım ama işe yaramıyordu. Çünkü kalbimin içinde biriken şey artık taşamayacak kadar büyümüştü.
“Ben de seni özledim.” diye fısıldadım sonunda.
Ama bu cümle yetmedi.
Yetemezdi.
Bu üç yılın ağırlığını taşıyamazdı.
Bu yüzden konuşmaya devam ettim.
“Oradayken…” dedim yavaşça, “bazı geceler gerçekten geri dönemeyeceğimi düşündüm. Ve dürüst olmak gerekirse… beni en çok korkutan şey ölmek değildi.”
Aurelia sessizce dinliyordu.
“Bir gün seni ve diğerlerini bir daha görememekti.”
Boğazım düğümlendi. Yutkunmak istedim ama yapamadım, sadece konuşmaya devam ettim. “Çünkü insan bazen yaşamaya devam etmek için bir nedene ihtiyaç duyuyor.” Gözlerimi yeniden ona çevirdim. “Ve benim nedenlerimden biri hep sen ve diğerleriydi. Bu takıma dair her şey.”
Aurelia’nın gözleri yeniden doldu.
Ama bu sefer ağlamadı.
Yalnızca bana baktı.
Sanki söylediğim her kelimeyi kalbinin içinde dikkatlice saklıyormuş gibi.
Odanın içindeki sessizlik yeniden büyüdü ama bu sessizlik artık yalnız hissettirmiyordu. Daha çok iki insanın yıllardır taşıdığı özlemin sonunda birbirine dokunabilmesi gibiydi.
Sonra yavaşça masaya doğru yürüdüm.
Yerde duran birkaç kitabı kenara çektim, dağılmış belgeleri toparladım ve Aurelia’ya baktım.
Dudaklarımda küçük ama gerçek bir gülümseme oluştu.
“Gel,” dedim sessizce.
Aurelia başını hafifçe eğdi.
Ve ben sandalyeyi onun için çekerken ona baktım.
“Daha konuşacak çok şeyimiz var.”
İnsan kalbinin aynı anda iki zıt duyguyu bu kadar yoğun taşıyabilmesi gerçekten korkutucuydu. Çünkü Aurelia’nın karşımdaki sıcaklığı içimde uzun zamandır hissetmediğim bir huzur bırakırken, Jared’in odasında geride bıraktığım sessizlik hâlâ ruhumun bir köşesinde kanamaya devam ediyordu. Ve en kötüsü… bu iki duygunun birbirini yok etmemesiydi. İnsan bazen mutluluğun acıyı susturacağını sanıyordu ama gerçek hayat böyle işlemiyordu. Ben şu anda hem tarifsiz şekilde mutlu hem de dayanamayacak kadar üzgündüm. Aurelia’nın gülümsemesi içimde karanlığın arasına düşen bir ışık gibi yayılıyor, onun sesi aylar süren bir kışın ardından gelen ilkbahar gibi ruhumu ısıtıyordu; ama aynı anda Jared’in kırılmış bakışları zihnimin içinde yaşamaya devam ediyordu. Ve galiba ilk kez o gece şunu gerçekten anladım: İnsan olmak… yalnızca acı çekmek ya da mutlu olmak değildi. İnsan olmak, bazen kalbinin iki farklı yönde parçalanmasına rağmen yaşamaya devam edebilmekti. Çünkü hayat hiçbir zaman duyguları sırayla vermiyordu. Aynı gecede hem kaybetme korkusuyla boğulabiliyor hem de yeniden kavuşmanın huzuruyla nefes alabiliyordun. Ve ben o anda Aurelia’nın yanında otururken, içimdeki bu çatışmanın tam merkezinde kaldığımı hissediyordum; bir yanım Jared’in sessizliğine geri dönmek isterken, diğer yanım yıllardır kaybettiğini sandığı ışığa sonunda yeniden dokunabilmiş bir insan gibi yalnızca burada kalmak istiyordu.
Bir süre kalbimi dinlendireceğim.
BÖLÜM SONU