AKIHIRO ATLAS
Koridor boyunca yürümeye devam ederken ayak seslerim metal zeminde yankılanıyordu ama duyduğum şey gerçekten o sesler değildi. İnsan bazen kendi düşüncelerinin içinde o kadar derine gömülüyor ki dış dünya yalnızca uzak bir uğultuya dönüşüyor. Şu an tam olarak bunu yaşıyordum. Tavandaki beyaz ışıklar gözlerimin önünden tek tek geçiyor, duvarlardaki gölgeler hareket ediyor, havalandırma sistemlerinin mekanik titreşimleri koridorun içinde dolaşıyordu ama bütün bunlar zihnime ulaşamıyordu. Çünkü beynim aynı birkaç saniyeyi tekrar tekrar yaşıyordu. Mizu’nun sustuğu anı. Gözlerini kaçırdığı anı. Aiga’nın hiçbir şey söylemediği o ağır sessizliği. Ve en kötüsü… herkesin aynı anda susmasını.
İnsan bazen kötü haberleri kelimeler duyulmadan önce hissediyor.
Belki de bu yüzden korku bu kadar ağır bir duygu. Çünkü korku her zaman gerçekle başlamıyor. Bazen yalnızca sezgiyle başlıyor. Odadaki havanın değişmesiyle. İnsanların sana bakışındaki o küçük kırılmayla. Bir cümlenin yarım kalmasıyla. Ve sonra zihnin geri kalan boşlukları kendi elleriyle doldurmaya başlıyor.
Benim zihnim de şu an tam olarak bunu yapıyordu.
Ve durduramıyordum.
Kuren.
Kazami.
İsimleri zihnimde yankılanıyordu sanki.
Bir anda aklıma saçma detaylar gelmeye başlamıştı. Kuren’in eğitim salonunda sürekli insanlara bağırışı. Kazami’nin görev dönüşlerinde masaya ayaklarını uzatıp herkesin sinirini bozması. Bir görev sırasında ikisinin kavga edip sonra beş dakika sonra beraber yemek yemesi. İnsan zihni gerçekten acımasızdı; kötü bir şey hissettiğinde sana en sıcak anıları gösteriyordu. Sanki yaklaşan boşluğu daha ağır hissettirmenin bir yoluymuş gibi.
Göğsüm sıkıştı.
Yıllardır böyle hissetmemiştim.
Sacred Domain’lerde ölüm gördüm. Yıkım gördüm. İnsanların parçalanışını gördüm. Bazen günler boyunca uyumadan savaşmak zorunda kaldım. Bazen önümde ölen insanların gözlerindeki korkuya bakıp hiçbir şey yapamadım. Ama bütün bunlara rağmen zihnimi kontrol etmeyi öğrenmiştim. Çünkü bir general korkusunun içinde boğulursa etrafındaki herkes ölürdü.
Ama şu an…
Şu an hissettiğim şey savaş korkusu değildi.
Bu daha kişiseldi. Daha insandı.
Ve belki de bu yüzden daha ağırdı. General olduğum için aldığım sorumluluklara ihanet etmişim hissi oluşmaya başlamıştı. Gittikçe de artıyordu.
Daha da artacakmış gibi hissediyordum.
Çünkü insan dünyanın geri kalanını kaybetmeye kendini hazırlayabiliyor ama kendi evine dair kötü bir ihtimale asla hazırlanamıyordu.
Derin bir nefes almaya çalıştım ama sanki ciğerlerim yeterince hava almıyordu. Parmaklarımı hafifçe sıktığımda etraflarında ince yıldırımlar dolaştığını fark ettim. Kontrolümü kaybetmeye yaklaşıyordum ve bu beni daha çok sinirlendiriyordu. Çünkü geri döndüğüm ilk gün böyle olmak istememiştim.
Güçlü görünmek istemiştim.
Sakin olmak istemiştim.
Takımıma dönen bir general gibi davranmak istemiştim.
Ama şu an kendimi… kaybolmuş hissediyordum.
Ve bunun en kötü yanı ne biliyor musun?
Jared’i bile düşünemiyordum.
Bu fark ediş beni koridorun ortasında birkaç saniyeliğine durdurdu.
Başımı hafifçe eğdim.
Jared…
Üç yıl boyunca zihnimde taşıdığım insanlardan biriydi. Belki de en önemlilerinden biriydi. Döndüğümde görmeyi düşündüğüm yüzlerden biriydi. En sonunda onun hakkında korkunç bir şey öğrenmiştim ve onunla konuşmam gerektiğinden emin şekilde buraya geldim. Ama şimdi, ona doğru yürümeme rağmen zihnim ona odaklanamıyordu bile.
Çünkü korku insanı bencil yapıyordu.
Zihin hayatta kalmaya çalışırken öncelik sırası oluşturuyordu. Ve şu an beynim yalnızca tek bir şeye kilitlenmişti:
Bir şey olmuştu. Herkesin yıkan bir şey.
Kesinlikle bir şey olmuştu. Herkesin bana söylemeye bile korktuğu bir şey.
Ve herkes bunu biliyordu. Herkesin öğrenebileceği kadar büyük bir şey.
Bir tek ben bilmiyordum. Herkesin benden gizlemesinin sebebi olan bir şey. Bu düşünce içimde büyüdükçe geçmiş üç yıl bir anda farklı görünmeye başladı. Ben Sacred Domain’lerde insanları kurtarmaya çalışırken burada neler olmuştu? Ben yıldırımların içinde başka dünyaların çöküşünü izlerken kendi takımım ne yaşamıştı? Kaç görev olmuştu? Kaç cenaze? Kaç başarısızlık? Kaç gece?
Mizu’nun az önceki cümlesi zihnimde tekrar yankılandı.
“ÇÜNKÜ BEN ŞU AN SENİN O İFADEYİ TAKINMANI İSTEMİYORUM!”
Kendince haklıydı, benim üzülmemi istemiyor olmalıydı…
Ama ben bundan nefret ediyordum.
Çünkü ilk kez… gerçekten geride bırakılmış hissediyordum.
İnsan bazen görev uğruna her şeyini feda ettiğini düşünür. Yalnızlığını, zamanını, hayatını… ama fark etmediği şey şudur: Zaman yalnızca seni değiştirmez. Senden uzakta kalan insanları da değiştirir. Ve bir gün geri döndüğünde, bıraktığın yerde seni bekleyen şeyin aynı olmadığını fark edersin.
Belki de en korkutucu şey buydu.
Ben eve dönmüştüm.
Ama ev… bensiz yaşamaya devam etmişti.
Bu düşünce göğsümün tam ortasına oturdu.
Koridorda yürümeye devam ederken tavandaki ışıklar gözlerime vuruyordu ama ben gerçekten bulunduğum yeri görmüyordum artık. Zihnim geçmişle bugün arasında sıkışmıştı. Bir yanım hâlâ takımın eski hâlini düşünüyordu. Gürültülü yemekleri. Görev öncesi tartışmaları. Kuren’in bağırışlarını. Kazami’nin umursamaz sırıtışını.
Diğer yanım ise…
Kötü ihtimalleri düşünüyordu.
Ve insan zihni korktuğunda mantıklı davranmaz. En kötü senaryoları üretir. Sessizlikleri mezarlığa dönüştürür. Yüz ifadelerini vedaya çevirir. İyi bir sonuç asla düşünemez.
Ben de şu an tam olarak bunu yapıyordum.
Çünkü Mizu’nun gözlerindeki şeyi görmüştüm.
Acıyı, korkuyu, kırgınlığı ve hayal kırıklığını.
Ve ağabeyim kolay kolay kırılan biri değildi.
Bu yüzden korkuyordum.
Gerçekten korkuyordum. Belki de uzun zaman sonra ilk kez… bir general gibi değil, yalnızca bir insan gibi korkuyordum. Çünkü onları sadece savaş arkadaşım olarak görmüyordum. Onlar kardeşlerim gibiydiler.
Koridorun sonuna ulaştığımda adımlarım istemsizce yavaşladı. Jared’in odasının bulunduğu bölüm, takım binasının diğer yerlerine kıyasla daha sessizdi. Buradaki ışıklar biraz daha loştu; tavandaki beyaz lambalar metal duvarların üzerine solgun yansımalar bırakıyordu. Havalandırma sistemlerinden gelen düşük uğultu boş koridor boyunca yayılıyor, insanın yalnız kaldığını daha fazla hissettiren bir atmosfer oluşturuyordu. Ve nedense… tam bu noktada içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü.
Çünkü Jared’i düşünmeye başladığım anda zihnim garip şekilde bulanıklaşıyordu.
Bu çok saçmaydı.
Onu görmek istemiştim.
Gerçekten istemiştim. Sonucunda hüngür hüngür ağlayacağımı bilmeme rağmen görmek istemiştim.
Jared… Takımın en gürültülü, en yorucu, en enerjik insanlarından biri. Bir odanın içine girdiği anda atmosferi değiştiren tiplerden. İnsan onun yanında uzun süre sessiz kalamazdı çünkü Jared sessizliği doğal bir şey olarak görmezdi. Sürekli konuşur, sürekli bir şeylerle uğraşır, sürekli insanları rahatsız ederdi. Ve şimdi…
Şimdi onun odasına giderken hissettiğim şey özlemden çok korkuydu.
Bu düşünce midemi sıkıştırdı.
Kapının önünde birkaç saniye durdum.
İsminin yazdığı küçük metal plakaya baktım.
“Jared Kimura.”
Kimura…
Kimura…
Kimura…
Olamaz. Olamaz. Olamaz.
Elimi kalbime çarpan acıya rağmen zar zor da olsa kapıya götürdüm ve yavaşça kapının sensörüne yaklaştırdım. Jared’ın odasına giriş iznim vardı.
Kapı mekanik bir sesle yana doğru açıldı.
Ve içeri girdiğim anda…
Bir anlığına gerçekten nefesim durdu. Çünkü oda… tamamen Jared kokuyordu.
Bu saçma tanımı da benden başka kimse yapamazdı zaten, ama başka açıklaması yoktu. İnsan bazen bir odaya girdiğinde orada yaşayan kişinin karakterini doğrudan hisseder. Ve bu oda, Jared’in zihninin fiziksel hâle dönüşmüş hali gibiydi.
Oda dağınıktı. Her yerde bambaşka bir kişiyi ilgilendirebilecek bir sürü eşya bulabiliyordum.
Ama cansız bir dağınıklık değildi bu.
Yaşayan bir dağınıklıktı.
Duvarların büyük kısmı posterlerle kaplıydı. Bazıları eski aksiyon filmlerine aitti, bazıları oyun karakterleriyle doluydu, bazılarıysa tamamen anlamsızdı. Bir tanesinde devasa harflerle “UYUMAK GÜÇSÜZLER İÇİNDİR” yazıyordu ama posterin hemen altında yarım bırakılmış enerji içeceği kutuları vardı. Başka bir duvarda eski müzik gruplarının posterleri asılıydı; bazı köşeleri bantlarla tekrar tutturulmuştu çünkü büyük ihtimalle birkaç kez düşmüşlerdi.
Sağ tarafta büyük bir ekran vardı. Altında birden fazla oyun konsolu üst üste dizilmişti. Kablolar birbirine dolaşmıştı. Yerde yarım bırakılmış oyun kolları vardı. Birinin üstünde hâlâ çatlak duruyordu.
İstemsizce hafifçe gülümsedim.
Çünkü bunun neden olduğunu biliyordum.
“Kaybedince sinirlenip kırmıştı…” diye mırıldandım kendi kendime.
Bir anda anılar zihnime düşmeye başladı.
Jared’in sabaha kadar oyun oynayıp herkesi uyutmaması. Leonard’ın sürekli şikâyet etmesi. Kai’nin her seferinde Jared’a yenilince çıldırması. Sia’nın sessizce gelip hepsinin fişini çekmesi.
Göğsüm hafifçe sızladı. Geçmişi hatırladıkça gözlerimi dolduran o hisler yavaş yavaş bedenime etki etmeye başlamıştı.
Masanın üzerinde dağınık çizimler vardı. Bazıları görev planlarıydı ama çoğu tamamen saçmalıktı. Karikatürler. Takım üyelerinin komik çizimleri. Benim abartılı derecede ciddi çizilmiş bir karalamam bile vardı. Altına büyük harflerle şunu yazmıştı:
“ERKEK KARDEŞ 2 — DUYGULARINI %2 GÖSTERİYOR.”
İstemsizce burnumdan hafif bir nefes çıktı. Ardından kıkırdamaya başladım.
Ama o küçük gülümseme birkaç saniye sonra kayboldu.
Çünkü odanın içinde dolaştıkça başka bir şeyi fark etmeye başladım.
Burada zaman durmuş gibiydi. Sanki her şey… Birkaç sene öncesinde kalmış ve ardından devam etmemek üzere sona ermiş gibiydi. Sanki Jared birkaç saat önce çıkıp geri dönecekmiş gibiydi. Sandalyenin üzerinde yarım bırakılmış bir ceket vardı. Masanın köşesinde açılmış atıştırmalık paketleri duruyordu. Ama o bisküviler bile artık kurumuştu, çok uzun süredir kimse onları yememişti. Yatağın yanındaki küçük rafta düzensizce dizilmiş kitaplar, dergiler ve oyun kutuları vardı.
Ama bütün bu dağınıklığın içinde…
Garip bir sessizlik vardı.
Ve o sessizlik yanlış hissettiriyordu.
Bakışlarım yavaşça yatağa kaydı. Orada birini görebiliyordum. Kim olduğunu da çok iyi anlayabiliyordum.
Yorgan tamamen kafasına kadar çekilmişti.
İlk başta içimdeki gerilim hafifçe dağıldı.
Çünkü bu gerçekten Jared’ın yapacağı bir şeydi.
Görevlerden sonra günlerce odasından çıkmadan uyuyabilirdi. İnsanları özellikle görmezden gelir, sonra “Ben meditasyon yapıyordum.” gibi saçma açıklamalar yapardı.
Dudaklarımı hafifçe araladım.
“Jared.”
Sessizlik.
Kapı arkamda kapanırken odadaki mekanik uğultu daha belirgin hale geldi.
Birkaç adım daha attım. Belki de beni duymamıştı. Ya da uyuyordu.
“Hey.” Sesimi biraz daha yükselttim. “Benim.”
Yine cevap yoktu.
Kaşlarım hafifçe çatıldı. Gözlerim ister istemez titredi. Ağlamak üzereydim.
“Jared.”
Hâlâ hareket etmiyordu. Hiçbir tepki bile vermiyordu.
İçimdeki huzursuzluk geri dönmeye başladı.
Ama zihnim bunu normalleştirmeye çalışıyordu.
Uyuyordur. Kulaklık takmıştır. Belki de gerçekten duyamayacak kadar aptaldır.
Ya da Magnus’un yaptıklarından ötürü… inat yapıyordur. Çünkü Jared bazen gerçekten çocuk gibiydi. Çünkü o hâlâ bir çocuktu. Böyle şeyleri kaldıramayacak kadar küçük bir çocuk. Daha küçük bir çocuk… küçük bir çocuk.
Bunları yaşamak için fazla küçük bir çocuk…
Belki yanında olabilseydim. Belki o göreve hiç çıkmasaydım…
Neden…?
Yatağa biraz daha yaklaşırken sesimi daha net çıkardım.
“Akihiro, ben… Jared, cevap ver lütfen.”
Sessizlik sürüyordu.
“Görevden döndüm.”
Hiçbir tepki yoktu.
Yorganın altında en ufak bir hareket bile olmuyordu.
Göğsüm sıkışmaya başladı.
“Jared…” dedim bu sefer daha yavaş bir sesle.
Cevap yoktu.
Bir adım daha attım.
Sonra bir tane daha.
Ayak seslerim odanın içinde yankılanıyordu artık.
Ve her adımda içimdeki kötü his büyüyordu.
Hayır.
Hayır, saçmalama.
Ama bedenim beni dinlemiyordu.
Yatağın yanına ulaştığım anda gözüm küçük metal bir şeye takıldı.
Kimlik kartı.
Yatağın kenarındaki küçük sehpanın üstünde duruyordu.
Elim istemsizce uzandı.
Kartı aldım.
Parmaklarımın arasındaki plastik hafifçe titriyordu. Gözlerim kartın üzerindeki yazıya kaydı.
“Jared Kimura.”
Ve nedense…
O an içimdeki kötü his ilk kez gerçekten korkuya dönüştü. Tekrardan gördüm… Kimura. Kimura. Kimura. Nefret ettim. Kendimden nefret ettim. Cistern’den ve bunca şeyi küçücük bir çocuğa yıktıkları için nefret ettim.
En çokta Magnus’tan nefret ettim. Her şeyden çok ondan nefret ettim. Bunların tüm sorumlusu sensin. Magnus, bir kez daha görüşürsek… Söz veriyorum, sana bir daha asla güvenmeyeceğim. Senden nefret ediyorum, ebediyen.
O anda bedenimde tuttuğum her şey parçalandı.
İnsan bazen bir duygunun tam olarak hangi saniyede kontrolden çıktığını anlayamaz. Acı yavaş yavaş büyür, göğsünün içinde ağırlaşır, nefes alışını bozar, düşüncelerini karartır… ama yine de ayakta kalırsın. Çünkü beynin seni korumaya çalışır. Çünkü insan zihni kırılmanın eşiğine geldiğinde bile kendine “iyiyim” yalanını söylemeye devam eder.
Ama bazı anlar vardır…
Bir insanın içinde kurduğu bütün duvarlar tek bir saniyede çöker.
Benim için o an buydu.
Parmaklarımın arasındaki kimlik kartına bakarken nefes alışım bozulmaya başladı. Göğsüm sanki içeriden sıkılıyordu. Boğazım yanıyordu. Ve gözlerim istemsizce yatağa kaydı.
Yorgan hâlâ aynı şekilde duruyordu.
Sanki birazdan hareket edecekmiş gibi.
Sanki birazdan kafasını çıkarıp “Lütfen, dramatik olmayı bırak. Ben böyle şeylere dayanamıyoruuuum!” diyecekmiş gibi. Tam Jared’lik bir hareket yapacak gibiydi.
Ama hareket etmiyordu. Bekliyordum ama hiçbir hareket göstermiyordu.
Ve ben…
Ben artık gerçeği hissetmeye başlamıştım. Hayır, hissetmeye değil. Kabul etmeye başlamıştım.
Dizlerimdeki güç yavaş yavaş çekildi.
Önce nefesim titredi.
Sonra omuzlarım.
Ve ardından… Gözyaşlarım akmaya başladı, bedenimi kontrol edemiyor gibi hissettim. Yanaklarımdan süzülen sıcak su damlalarına engel olmak için çabalayacak gücüm bile yokmuş gibi hissediyordum.
Bir anda hızlandılar, gözüm şimdiden kıpkırmızı olmuş olsa gerek.
Kontrolsüzce…
Gözlerimden sıcak yaşlar dökülmeye başladığında birkaç saniye boyunca bunu durdurmaya çalıştım. Dişlerimi sıktım. Nefesimi düzeltmeye çalıştım. Çünkü ben ağlamayı sevmeyen biriydim. Acıyı içimde taşıyan biriydim. İnsanların önünde yıkılmaktan nefret ederdim.
Ama şu an burada Jared hariç kimse yoktu. O beni bu hâlde görmeye alışık değildi ama… Şu an onu belki de evindeymiş gibi hissettirebilecek tek kişi olan bendim.
Ve ben…
Artık güçlü kalamıyordum. Bu yüzden güçsüzlüğümü görmesine bile izin verebilirdim.
Dizlerim sertçe yere çöktü.
Metal zemin darbenin etkisiyle yankılandı ama umurumda olmadı. Ellerim yatağın kenarına tutundu. Başım yavaşça Jared’in yatağına yaslandı.
Ve ardından…
Gerçekten ağlamaya başladım.
Sessiz değil.
Kontrollü değil.
İçimde tuttuğum her şey parçalanıyormuş gibi.
Omuzlarım titriyordu. Nefes alışlarım bölünüyordu. Gözyaşlarım yatağın örtüsüne damlıyordu durmadan. Ve en kötüsü… durduramıyordum.
Çünkü zihnim sonunda aynı düşünceye saplanmıştı:
Ben yoktum.
Ben burada değildim.
Burada sadece Jared vardı. O bütün dış dünyayı artık yok sayıyordu. Çünkü var sayabileceği herkesi kaybetmiş gibi hissediyor olmalıydı.
Ve bir insan sevdiği insanların en çok ihtiyaç duyduğu anda yanında değilse… o zaman bütün gücünün ne anlamı vardı?
Parmaklarım yatağın örtüsünü daha sert sıktı. “Özür dilerim…” diye fısıldadım titreyen bir sesle.
Sesim parçalanmış gibiydi.
“Özür dilerim Jared…”
Boğazım düğümlendi.
Çünkü onun yüzünü düşünmeye başladığım anda içimdeki suçluluk katlanıyordu. O salak gülüşünü. Sürekli konuşmasını. İnsanların moralini düzeltmeye çalışmasını. Ve bütün bunların arasında bana duyduğu o aptalca hayranlığı.
Ben onun generaliydim.
Belki de hayatındaki en önemli insanlardan biriydim. Belki de en önemli iki kişisinden biriydim.
Ve ben…
O savaşta yanında değildim.
Başımı yatağa daha sert yasladım.
Nefes almak canımı yakıyordu artık.
“Ben seni koruyamadım…” dedim ağlarken. “Sana söz vermiştim…”
Gözyaşlarım durmadan akıyordu.
“Ben herkesi koruyacağımı söylemiştim…”
Bu cümle dudaklarımdan çıktığı anda kendi sözlerim zihnimde yankılandı. Urizen’e söylediklerim. İnsanları kurtaracağıma dair ettiğim yeminler. Evimi koruyacağıma dair söylediklerim.
Ne kadar komik.
İnsan bazen bütün evreni kurtarmayı isterken kendi evindeki bir insanı bile koruyamıyordu.
Bu düşünce beni tamamen parçaladı.
Hıçkırıklarım kontrolsüzleşmeye başladı. Omuzlarım titriyordu. Ellerim güçsüzce yatağın kenarına tutunmuştu sanki düşmemek için bir şeye ihtiyaç duyuyormuş gibi.
Ve sonra…
Asıl düşünce geldi.
İçimde en derinde duran o korkunç düşünce.
Başımı hafifçe kaldırdım. Gözyaşlarım yüzümden akmaya devam ediyordu. Ve titreyen bir sesle konuşmaya başladım.
“Özür dilerim…” dedim tekrar. “Ben olduğum için…”
Bu cümleyi söylediğim anda göğsümün içinde bir şey tamamen çöktü.
Çünkü gerçekten buna inanmaya başlamıştım.
Benim etrafımdaki insanlar zarar görüyordu.
Benim yüzümden.
Görevler. Savaşlar. Kayıplar.
Çünkü insanlar bana bağlanıyordu.
Ve ben onları koruyamıyordum.
“Keşke…” dedim nefesim kesilirken. “Keşke hayatında bu kadar önemli biri olmasaydım…”
Sesim kırıldı.
“Keşke ben olmasaydım…”
Gözlerimi sımsıkı kapattım.
Çünkü artık Jared’in yüzünü düşünmek bile canımı parçalıyordu.
“Keşke…” dedim tekrar ağlarken. “Seni bu dünyaya bağlayan insanlardan biri ben olmasaydım…”
Omuzlarım yeniden titredi.
“Çünkü insanlar bana yaklaştığında… sonunda yalnızca acı çekiyorlar…”
Bu düşünce zihnimin içinde yankılanırken gerçekten nefes alamıyormuş gibi hissettim.
Magnus’un söyledikleri.
İnsanların kırılganlığı.
Kaybetmek, acı çekmek…
Bir anda hepsi birbirine karıştı.
Ve ilk kez…
Kendimden korkmaya başladım.
Ya gerçekten sorun bensem?
Ya gerçekten etrafımdaki insanların hayatını mahveden şey benim varlığımsa? Bu düşünce beni daha da derine çekti.
Başımı tekrar yatağa yasladım.
Yorganı parmaklarımın arasında sıktım.
Ve çocuk gibi ağlamaya devam ettim.
“Özür dilerim Jared…” dedim tekrar tekrar. “Özür dilerim… özür dilerim…”
Sanki aynı cümleyi yeterince söylersem geçmiş değişecekmiş gibi.
Sanki yeterince acı çekersem onu geri getirebilecekmişim gibi.
Ama hiçbir şey değişmiyordu.
Oda hâlâ sessizdi.
Ve bu sessizlik…
İçimde şimdiye kadar hissettiğim her şeyden daha ağırdı.
Ne kadar süre boyunca o şekilde ağladığımı bilmiyordum.
Zaman kavramı tamamen kaybolmuştu. İnsan bazen acının içinde çok uzun kaldığında bedenini bile hissetmemeye başlıyor. Yalnızca göğsündeki ağırlık kalıyor. Yalnızca nefes alırken ciğerlerini yakan o baskı. Ve ben şu an tam olarak bunun içindeydim. Başım hâlâ Jared’in yatağına yaslıydı. Parmaklarım yorganı sıkmaya devam ediyordu sanki bırakırsam gerçekten tamamen parçalanacakmışım gibi.
Omuzlarım hâlâ hafif hafif titriyordu.
Gözyaşlarım yavaşlamıştı ama durmamıştı.
Ve odanın içindeki sessizlik…
İnsanın zihnini yiyip bitiren türdendi.
Bu oda eskiden gürültülü bir yerdi.
Jared’in yaşadığı hiçbir yer sessiz olmazdı.
Ama şimdi burada yalnızca benim nefes alışlarım vardı.
Ve bu sessizlik bana dünyanın en ağır şeyi gibi geliyordu.
Tam yeniden konuşmaya çalışırken…
Yorganın altından boğuk, yorgun ve neredeyse tamamen tükenmiş bir ses geldi.
“Lütfen odamdan çık.” Hepsi buydu.
Tek bir cümle.
Ne öfke vardı içinde. Ne bağırış. Ne nefret. Hiçbir şey hissedemedim.
Bu… her şeyi daha kötü yaptı.
Çünkü sesindeki şey yalnızca yorgunluktu.
Ve ben o sesi duyduğum anda bedenim dondu.
Gerçekten birkaç saniye boyunca nefes almayı unuttum.
Gözlerim istemsizce yatağa kaydı. Yorgan hâlâ Jared’in yüzünü tamamen kapatıyordu. Hareket etmiyordu bile. Sanki o tek cümleyi söylemek için sahip olduğu bütün enerjiyi kullanmış gibiydi.
Ben ise…
Ne yapacağımı bilmiyordum.
Yavaşça ayağa kalktım ama dizlerim hâlâ titriyordu. Bir elim istemsizce yatağın kenarında kaldı çünkü dengemi kaybediyormuş gibi hissediyordum. Gözyaşlarımı durdurmaya çalışarak yüzümü ellerimle sildim. Parmaklarım titriyordu. Nefes alışımı düzeltmeye çalıştım ama olmuyordu. Göğsüm hâlâ parçalanıyormuş gibi hissediyordu.
Çünkü bu an…
Hayal ettiğim hiçbir şeye benzemiyordu.
Üç yıl boyunca geri döneceğim günü düşünmüştüm.
Takımımı tekrar göreceğim anı.
Jared’in aptalca bağırarak üzerime atlayacağını düşünmüştüm belki. Bana görevlerle ilgili bin tane soru soracağını. Sürekli konuşacağını. Ek olarak, ilk iş olarak onu sevdiği içeceklerden içirmeye götürecektim.
Ama şimdi…
Benden gitmemi istiyordu.
Ve haklıydı.
Bu düşünce kalbimin tam ortasına saplandı.
Çünkü o anda ilk kez şunu fark ettim:
Ben onun acısına geç kalmıştım. Bir insanın en çok ihtiyaç duyduğu anları kaçırdığında, geri döndüğünde artık aynı yere sahip olamıyordun.
Başımı hafifçe eğdim.
Konuşmaya çalıştım ama sesim çıkmadı önce.
Çünkü zihnim ikiye bölünmüştü.
Bir yanım burada kalmak istiyordu. Onun yanında oturmak. Sessizce bile olsa yanında olmak. Gitmenin onu tamamen yalnız bırakmak olacağını düşünüyordum.
Diğer yanım ise…
Onun sesindeki yorgunluğu unutamıyordu.
“Lütfen odamdan çık.”
Bu bir istekten çok… tükenmişlik gibiydi.
Ve ben onu daha fazla zorlayamazdım.
Ama bunu kabul etmek…
Canımı inanılmaz derecede yakıyordu.
Çünkü ilk kez Jared’in gözünde gerçekten yabancı gibi hissettim.
Başımı yavaşça kaldırıp odaya baktım yeniden. Posterler. Konsollar. Yarım bırakılmış çizimler. Dağınık masa. Bir insanın hâlâ yaşamaya çalıştığını gösteren küçük detaylar.
Ve yatağın altında kendini dünyadan saklayan biri.
Boğazım tekrar düğümlendi.
Bir adım geri attım.
Sonra bir tane daha.
Ama gözlerimi yataktan ayıramıyordum.
Çünkü gitmek istemiyordum.
Gerçekten istemiyordum.
İnsan bazen sevdiği birini yalnız bırakmanın ihanet gibi hissettirdiği anlar yaşar. Ve şu an tam olarak bunu hissediyordum. Sanki bu kapıdan çıktığım anda Jared’in hayatındaki yerimi tamamen kaybedecekmişim gibi.
Ama kalırsam…
Onun isteğini yok saymış olacaktım. Ve artık ona daha fazla zarar verme hakkım yoktu.
Dişlerimi sıktım.
Sonra gözlerimi kapatıp derin bir nefes almaya çalıştım.
Kendimi toparlamam gerekiyordu.
Bir general gibi.
Bir insan gibi.
Ve Jared için, gerçekten olduğum ama artık olmadığım şey gibi…
Bir… her neysem o… Özür dilerim... Artık kimse için bir şey ifade etmeyen o bağ gibi.
Zaten şu an bunların hiçbirini beceremiyordum.
Yalnızca parçalanıyordum.
Kapıya doğru birkaç adım attım. Her adım ağırdı. Sanki bedenim ilerlemek istemiyordu. Elimi kapının sensörüne yaklaştırdığım anda durdum.
Çünkü gitmeden önce söylemem gereken bir şey olduğunu hissettim.
Yavaşça başımı yatağa çevirdim.
Sesim hâlâ kırılıyordu ama bu sefer ağlamamaya çalışarak konuştum.
“Jared…” dedim sessizce. “Bundan sonra ne kadar geç olursa olsun… ne kadar zor olursa olsun… ne kadar nefret edersen et…”
Boğazım yeniden düğümlendi.
Ama devam ettim.
“Ne kadar zaman geçerse geçsin… sen kendini ne kadar yalnız hissetsen de, ne kadar kırılıp insanlardan uzaklaşmaya çalışsan da… ben yine burada olacağım, Jared. Çünkü seni sadece iyi olduğun zamanlarda değil, en kötü anlarında da terk etmek istemiyorum. Eğer bir gün herkes giderse bile… dönüp baktığında yanında hâlâ beni görebilmeni istiyorum.”
Gözlerim tekrar dolmaya başladı.
“Bu sefer kaçırmayacağım.” Parmaklarımı yumruk yaptım. “Sana geç kalmayacağım.”
Nefesim titredi.
Ve ardından, hayatımda söylediğim en ağır sözlerden birini fısıldadım.
“Senin için bundan sonra hep burada olacağım… söz veriyorum.”
Oda sessiz kaldı. Jared cevap vermedi.
Ve bu sessizlikle birlikte içimde bir şey daha kırıldı.
Kapı yavaşça açılırken son kez o yatağa baktım.
Sonra…
Sessizce odadan çıktım.
Kapıyı arkamdan kapatınca kapıya sırtımı yasladım ve yavaşça kapıya yapışık bir şekilde kayarak yere oturdum.
Bacaklarımı kendime çektim, dizlerimin üstüne kollarımı koydum ve gözlerimi kollarıma yasladım.
Bir süredir söylediğim şeyi tekrarlayarak ağlamaya devam ettim.
“Özür dilerim, senin için bu kadar önemli olduğum için… Bu kadar işe yaramaz birisi olduğum için.”
BÖLÜM SONU