AKIHIRO ATLAS
Koridor boyunca yürümeye devam ederken içimdeki ağırlığın şekli değişmişti. Tamamen kaybolmamıştı… hayır, böyle şeyler birkaç konuşmayla yok olmazdı. Ama artık o ağırlık yalnızca acıdan oluşmuyordu. İçinde sıcaklık da vardı. İnsan bazen bunu unutuyordu; bir yere ait hissetmenin verdiği ağırlık da vardır. Çünkü ait olduğun yerler seni yalnızca rahatlatmaz… aynı zamanda seni sorumluluklarınla, kayıplarınla ve sevdiğin insanlarla yeniden yüzleştirir.
Adımlarım beni yavaş yavaş alt katlara götürürken takım binasının gecedeki atmosferi yeniden üzerime çökmeye başladı. Uzak koridorlardan gelen konuşma sesleri, metal kapıların açılıp kapanma yankıları, bir yerlerde çalışan mekanik sistemlerin boğuk titreşimi… üç yıl boyunca zihnimde taşıdığım her şey gerçek hâline geri dönüyordu.
Ve dürüst olmak gerekirse…
Gergindim. Çocukluğunu sadece hayalperest olarak geçirmiş ben, geçen yıllarda büyüdüğümü sanıyordum. Makamım gereği bulunduğum konularda artık gergin hissetmeyeceğimi düşünüyordum. Ama…
Bunu kendime itiraf etmek istemesem bile gergindim.
Çünkü Mizu’yla karşılaşmak farklıydı. O benim ağabeyimdi. Ne kadar zaman geçerse geçsin aramızdaki bağın kopmayacağını içimde bir yerde biliyordum.
Ama şimdi…
Takımın geri kalanını görecektim.
Ve insanların gözlerinin içine bakmak bazen savaşmaktan daha zordu.
Sonunda lobiye açılan geniş koridora ulaştım. Kapının önünde birkaç saniye durdum. İçeriden gelen sesleri duyabiliyordum; dağınık sohbetler, kahkahalar, bardak sesleri… sıradan bir geceydi onlar için.
Ta ki kapıyı açana kadar.
Kapı ağır bir sesle yana kaydı. Kapı açılma hâlindeyken ben yavaşça içeridekilerin suratlarını görmeye başlamıştım.
Ve içerideki bütün sesler…
Bir anda durdu.
Adımımı içeri attığım anda sanki zaman birkaç saniyeliğine dondu.
Lobi hâlâ eskisi gibiydi. Geniş ama fazla süslü olmayan bir alan. Tavandaki sıcak sarı ışıklar metalik duvarların sert görüntüsünü yumuşatıyordu. Ortada büyük masalar vardı; üzerlerinde yarım bırakılmış kart oyunları, dosyalar, boş kahve kupaları ve dağınık ekipman parçaları duruyordu. Sağ tarafta büyük ekranlardan biri açıktı ama kimse artık ona bakmıyordu. Çünkü herkes bana bakıyordu.
İlk birkaç saniye…
Kimse konuşmadı.
Yalnızca yüzlerindeki o ifade vardı.
Şaşkınlık vardı. Hiçbirinin ifadesi boş değildi. En sakini diyebileceğimin bile yüzüne bir şaşkınlık damlası düşmüştü. Kaptanlarının bu habersiz ve zamansız dönüşüne şaşırmaları çok normal olsa gerek.
Gerçek olduğuma inanamama halini bitirmeleri biraz zaman aldı.
Bazılarının elindeki bardak havada kalmıştı. Birkaç kişi ayağa kalkmış ama hareket etmeyi unutmuş gibiydi. Ve o sessizlikte ilk fark ettiğim şey… gözleriydi.
İnsanlar bazen özlemlerini konuşmadan gösterir.
Ve ben o an bunu hissedebiliyordum. Gözlerine bakarak hissedebiliyordum.
Sonra bir anda—
“GENERAL?!”
Ses bütün lobiyi yankıladı.
Ve kaos başladı.
Bir anda birkaç kişi aynı anda ayağa fırladı. Sandalyeler devrildi, birileri masaya çarptı, bir başkası elindeki dosyaları düşürdü.
Ve tam ben ne olduğunu anlamaya çalışırken—
Üzerime biri atladı.
“AKIIIIIIII!!”
Refleksle geriye sendeledim.
İnce ama inanılmaz enerjik bir beden doğrudan boynuma sarılmıştı.
“Hikari?!”
Benim bordoya yakın koyulukta olan kızıl saçlarıma oranla biraz daha açık tonlarında kızıl saçları olan kız resmen üzerime yapışmıştı. Kollarını boynuma dolamış, yüzünü omzuma gömmüş halde bana sürtünüyordu.
“Çok özledim! Çok özledim! Çok çok çok çok özledim!!” diye bağırıyordu neredeyse. “Senin öldüğünü söylediler biliyor musun?! Ben inanmadım ama yine de her gece ağladım! Bir daha yaparsan seni gerçekten öldürürüm!” diye bağırarak beni tüm kuvvetiyle sıkıyordu, aslında sarılmaya çalışıyordu ama bu bir nevi birini boğarak öldürmeye teşebbüs gibiydi!
“Boğuluyorum— Hikari— boğuluyorum gerçekten—”
Ama dinlemiyordu.
Tam tersine bana daha sıkı sarıldı. Akciğerlerime hava gitmediğini falan düşünmek üzereydim.
Yüzünü göğsüme bastırırken omzuma resmen sürtünüyordu ve bunu tamamen doğal bir şeymiş gibi yapıyordu.
İnsanlar neden garip bakıyor…?
Bir saniye.
Neden herkesin yüzünde “yine başladı” ifadesi var?!
Tam bunu düşünürken başka bir ses duyuldu.
“HIKARI! ONU BIRAK ŞİMDİ!”
Asahi Hiruma.
Hikari’nin erkek ikiz kardeşi hızla yanımıza geldi. Saçları dağılmıştı, yüzünde saf bir utanç vardı. Onlar her zaman böylelerdi. Hikari, onu utandırır ve Asahi durumu toparlamaya çalışır.
“Generalin daha yeni geldi ve sen direkt üstüne atlıyorsun! Biraz utan!” dedi ve yavaşça omzuna yumruğunu vurur gibi yaparak kondurdu.
“Kes sesini Asahi!” diye bağırdı Hikari anında. “Ben üç yıldır özlem biriktiriyorum burada!”
“Bu ‘özlem’ değil, dümdüz taciz!” diye yanıtladı Asahi, sert bir tonda elbette.
“NE TACİZİ MANYAK MISIN SEN?!” diye bağırınca Asahi, tüm lobidekiler kulaklarını kapadı, Leonard hariç.
Ben hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
O ikisi… benim hayatımdaki ilk gerçek arkadaşlarımdı. Gerçek arkadaş kavramının ne olduğunu bilmediğim için o zamanlarda öyle düşünmezdim ama… Aurelia’dan bile önce hayatımda sadece onlar vardı.
Bunu düşündüğümde bile içimde garip bir his oluşuyordu. Çünkü “arkadaş” kelimesi uzun süre boyunca bana ait olmayan bir şey gibi gelmişti. Sanki başka insanların hayatında doğal olarak bulunan ama benim asla gerçekten sahip olamayacağım bir şeydi.
Akademide geçirdiğim yıllar boyunca kendimi buna inandırmıştım. Hayatımın boş olduğuna. İnsanlarla aramda görünmez bir duvar olduğuna. Ve o duvarın hiçbir zaman yıkılmayacağına. Bir insan olarak görülebileceğime bile inanmazdım. İnsanların arasında yürüyordum ama hiçbir zaman gerçekten onların arasında hissetmiyordum kendimi. Koridorlarda yankılanan kahkahalar bana uzak geliyordu. Gruplar hâlinde konuşan öğrencileri gördüğümde içimde hiçbir şey hareket etmiyordu artık. Bir noktadan sonra yalnızlık benim için acı veren bir şey olmaktan bile çıkmıştı. Benim için artık normalleşmişti.
Çünkü insan uzun süre yalnız kalınca… buna alışmıyor. Sadece artık başka türlüsünü hayal edememeye başlıyor.
Ben de öyle olmuştum. Bir insandan ayrı bir kavram, Akihiro Atlas. İnsan olmayan bir Akihiro Atlas görüyordum. Belki de ben bu insanlığı elde etmiştim, öyle doğmamıştım. Çünkü hayatımın on beşli yaşlarına kadar bana insan gibi davranan olmamıştı.
Sabahları uyanıyor, görevlerimi yerine getiriyor, eğitimlere katılıyor, insanlarla gerektiği kadar konuşuyor ve sonra sessizce kendi köşeme çekiliyordum. Kimseye ihtiyaç duymamayı öğrenmiştim. Daha doğrusu… kendimi buna zorlamıştım.
Çünkü birine ihtiyaç duymak korkutucuydu.
İnsan bağ kurduğu anda kaybetme ihtimali doğuyordu. Ve ben o ihtimalden nefret ediyordum. Bu yüzden kimseyi kendime yaklaştırmamak daha kolaydı. Daha güvenliydi.
Ama onlar… bunu umursamamıştı.
İlk başta beni anlamaya çalıştıklarını bile fark etmemiştim. Çünkü neden uğraşsınlardı ki? Ben konuşmayan, sürekli mesafeli duran, insanlarla nasıl iletişim kuracağını bile tam bilmeyen biriydim. Sohbet başlatmayı bilmiyordum. Şaka yapmayı bilmiyordum. Birinin yanında nasıl “rahat” olunacağını bile bilmiyordum.
Hatta dürüst olmak gerekirse… birinin benimle gerçekten arkadaş olmak isteyebileceği fikri bana anlamsız geliyordu.
Ama onlar vazgeçmedi. Özellikle de Asahi ve Hikari.
Ben sessiz kaldığımda konuşmaya devam ettiler. Ben uzak durmaya çalıştığımda yanıma oturdular. Ben soğuk davrandığımda bunu kişisel algılamadılar. Sanki içimde, benim bile görmek istemediğim bir tarafı görebiliyorlardı.
Ve bu beni korkutuyordu.
Çünkü onların yanında ne yapmam gerektiğini gerçekten bilmiyordum.
Bazen verdikleri bir şakaya birkaç saniye geç tepki veriyordum çünkü nasıl karşılık verilmesi gerektiğini düşünüyordum. Bazen sohbet ederlerken sadece dinliyordum çünkü yanlış bir şey söylemekten çekiniyordum. Bazen de neden benimle vakit geçirmeye devam ettiklerini anlayamıyordum.
Ama garip olan şey şuydu…
Onlar hiçbir zaman benden değişmemi istemedi. Sessizliğimi garipsemediler. Mesafemi zorla kırmaya çalışmadılar. Beni oldukları gibi kabul ettiler.
Ve sanırım dostluğumuz o yüzden gerçekti. Geçmişte şüphe duysam da… Şu an hiçbir şüphem yok. Asahi’nin yüzüne kenetlendim ve ağlayacakmış gibi hissettim. Tabi o şu an Hikari’ye karşı çıkmakla meşgul olduğu için bana sarılsa da ona baktığımı fark etmedi.
Çünkü onlar beni “daha iyi” birine dönüştürmeye çalışmadı. Sadece beni yalnız bırakmadılar.
Zaman geçtikçe fark etmeden bazı şeyler değişmeye başlamıştı.
Koridorlar artık o kadar boş hissettirmiyordu. Akademide geçirdiğim günler yalnızca görevlerden ibaret olmaktan çıkıyordu. Bir yerde onları göreceğimi bilmek bile içimde açıklayamadığım bir rahatlık oluşturuyordu.
Ve bunu fark ettiğim an… korktum.
Çünkü uzun zaman sonra ilk defa birilerini kaybetmekten korkmaya başlamıştım.
Ama aynı zamanda… uzun zaman sonra ilk defa yaşadığımı da hissediyordum.
Sanırım dostluk tam olarak buydu.
İnsanın içindeki sessizliği tamamen yok etmiyordu. Ama o sessizliğin içinde artık tek başına kalmamasını sağlıyordu.
Ve onlar bunu başarmıştı.
Ben nasıl arkadaş olunur bilmiyordum. Hâlâ da tam bildiğimi söyleyemezdim.
Ama onlar… bütün o duvarlara rağmen bana ulaşmayı başarmıştı. Yavaşça. Sabırla. Hiç vazgeçmeden.
Ve fark etmeden, hayatımın en boş dönemlerinden birinde… bana ilk defa gerçekten “yalnız olmadığımı” hissettirmişlerdi.
“Hm…” dedim ciddi ciddi düşünerek. “Gerçekten bayağı özlemiş sanırım.”
Asahi bana baktı.
Sonra yüzünü kapattı.
“General…” dedi derin bir acıyla, “sen gerçekten inanılmaz bir aptalsın.”
Normalde bana zaten general demezdi, insan içindeyken veya takım binasında lobideyken böyle seslenirdi ama madem saygılı bir şekilde general diyeceksin, o zaman neden aptal diyorsun?!
“Ne? Aptal derken neyi kastediyorsun, Asahi–?”
“Boşver.” Anlamadığım bir şey oldu sanırım… Usta Shu, benimle hep sözlerimi anlamıyorsun diye de alay eder zaten. Hmph.
Bu sırada başka biri Hikari’yi üzerimden çekmeye çalışıyordu.
Uzun siyah saçlı genç kadın dişlerini sıkarak Hikari’nin belinden tuttu.
“Bırak artık şunu!” dedi sinirle. “General, daha içeri yeni girdi!”
Sia, onu en son gördüğümde her zamanki gibi sessiz sakin bir kadındı ve şu an yaptığı hareket onun bildiğim hâline biraz tersti. Genelde çok konuşmaz, gözlemci kalır ve işini yapıp takım içi olaylara çok müdahale etmezdi.
Sert bir kadındı. Takımımdaki diğer kadınlara kıyasla, yumuşak ve tatlı tavırları neredeyse sıfırdı. Gereğinde konuşur ve mantıklı mı diye düşünmez. Hem az konuşur hem öz konuşmaz, garip birisi ama takımımdaki en önemli kişilerden birisiydi.
Bunun nedeni bir bilinç avcısı olması diye düşünürdüm her zaman. Ancak, sanırım benim olmadığım zaman içerisinde… biraz değişmiş.
Bunu yapanın Mizu olduğunu düşünüyorum… Onun denetiminde 3 sene geçiren bu insanlar disiplini öğrenmenin en kötü yolunu deneyimlemiş olmalı… Burada şiddetle yönetilmiş birkaç insan görüyorum…
“Sen karışma Sia!”
Bu sırada, Sia hâlâ onu çekmeye çalışıyordu ve o Hikari’yi belinden çektikçe ben de birkaç adım ileri geliyordum. Engellemesi çok zordu.
“Ben karışacağım çünkü sen resmen generalimizin üstüne çıkmış durumdasın!” diye bağırarak çekmeye çalışıyordu yine Sia.
“Haksızlık bu! Ben sadece sevgimi gösteriyorum!” diye inleyerek tüm lobide sesini yankılattı Hikari.
Aynı zamanda Hikari, bedenimden ayrılmamak için bacaklarını iyice sırtıma doladı ve o çekildikçe benim ayaklarım ileri gitmeye devam ediyordu.
“SEVGİ DİYOR BİR DE—”
Kaşlarımı çattım.
Neden herkes bu kadar dramatik davranıyor…?
Tam bunu düşünürken başka adımlar duydum.
Kai’nin ta kendisiydi bu.
Onu gördüğüm anda istemsizce gülümsedim çünkü hâlâ aynıydı; uzun boylu, güçlü yapılı ve gözlerinin içinde çocuk gibi bir heyecan taşıyan o turuncu saçlı adam. Ama şimdi eskisinden daha büyüktü. Omuzları genişlemiş, bakışları sertleşmişti. Yine de bana baktığı anda yüzündeki ifade tamamen değişti.
“General…”
Sesinde gerçekten hayranlık vardı.
Birkaç saniye boyunca yalnızca bana baktı. Sonra yumruğunu göğsüne vurdu.
“Geri dönmüşsünüz…”
Bu cümlede öyle bir rahatlama vardı ki içim hafifçe sızladı.
Kai her zaman böyleydi. Güçlüydü ama duygularını saklayamazdı. Onda net şekilde kendi küçüklüğümü görüyordum. Ben bu takıma geldiğimde nasıl Aiga’ya hayrandıysam o da aynı şekilde bana hayrandı. Bu takımda birlikte çalışmaya başladığımızdan beri, kendimi onun sayesinde gerçekten büyük biri gibi hissediyordum.
“Hm.” Gülümsedim hafifçe. “Sen bayağı büyümüşsün.” dedim.
Kai’nin yüzü resmen aydınlandı.
“GERÇEKTEN Mİ?!” diye bağırarak bir anlığına yükseldi ve ardından tekrar bakışlarını kaçırıp o içine dönük pozisyonunu aldı.
“Aslında hâlâ aynı salaksın,” dedi Sia sakin bir biçimde.
Sia’nın her zamanki gibi sessizliği buydu işte. Uzun koyu saçları omzundan dökülüyordu. Yüzü sakin görünüyordu ama gözleri… gözleri onu ele veriyordu. Hikari’yi bedenimden koparmaya çalışırken gözleri bir canavarınkini andırıyordu.
Bana veya diğerlerine bakarken normalden daha yumuşaktı.
Sia duygularını asla açık yaşayan biri değildi. Hikari’ye niye bu kadar taktığını anlamadım.
“Bu salak kardeşin oradan ayrılmıyor, Asahi!” dedi ve yavaşça ellerini ayırdı.
Ardından, birkaç saniye boyunca sessizce bana baktıktan sonra hafifçe başını eğdi.
“Hoş geldiniz, General.”
Bu kadar.
Ama o iki kelimenin içinde bile ne kadar özlem olduğunu hissedebiliyordum.
“Evet,” dedim daha sessiz bir sesle. “Döndüm.”
Ve tam o sırada…
İnce, zarif bir alkış sesi duyuldu.
“Ah…” dedi tanıdık, asil bir ton. “Nihayet dramatik geri dönüşümüz tamamlandı demek.” Leonard’ın ta kendisiydi bu.
Kalabalığın arkasından yürüyerek geldiğinde her zamanki gibi aşırı şık görünüyordu. Uzun açık tonda kahverengi saçları kusursuz biçimde geriye atılmıştı. Üzerindeki koyu takım elbise savaş karargâhından çok aristokrat bir baloya aitmiş gibi duruyordu.
Ama en değişmeyen şey yürüyüşüydü.
Sanki yere değil de insanların sabrına basıyormuş gibi zarifti.
İnce parmaklarıyla kahve fincanını tutarken bana hafifçe gülümsedi.
“General Aki…” dedi melodik ve asil sesiyle. “Sizi tekrar görmek… gerçekten gözlerime estetik bir mutluluk yaşattı.”
“Hâlâ neden böyle konuşuyorsun sen?” diye bıkkın bir tonda sordum.
Açıkçası onu bir takım üyesi olarak seviyorum. Gerçekten, Ruh Gücü ile büyü yapmakta ustaydı ve Aurelia’ya da çok yardımı dokunuyordu ama… Konuşma şekli ve hareketleri, biraz canımı sıkıyor.
Leonard dramatik şekilde iç çekti.
“Çünkü bu takımda kültür sahibi tek kişi benim.”
Gözlerimi, hayal kırıklığına uğramış bir insanınkiyle aynı pozisyona gelecek şekilde kıstım. Surat ifadem de muhtemelen bunu yansıtıyordu.
“Aslında bu sadece senin garip olman.” dedim.
“Ve siz hâlâ kaba saba bir odunsunuz.” Gülümsedi. “Ne güzel. Bazı şeyler hiç değişmiyor.”
Normalde ona sinirlenip tüm gücümle bir saldırı yapardım ama şimdilik mutlu olmayı seçeceğim. Çünkü…
Lobideki atmosfer yavaş yavaş eski hâline dönmeye başlamıştı. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, bana aynı anda soru sormaya çalışıyordu. Hikari hâlâ koluma sarılmıştı. Asahi hâlâ onu çekmeye çalışıyordu.
Ve ben…
Birkaç saniyeliğine sadece onları izledim.
İçimde garip bir sıcaklık oluştu.
Çünkü üç yıl boyunca fark etmediğim bir şey vardı.
Ben gerçekten…
Burayı özlemiştim. Sonra gözlerim yavaşça lobinin daha uzak kısmına kaydı.
Ve o anda…
Zaman tekrar yavaşladı.
Köşedeki masalardan birinde biri oturuyordu.
Tek başına.
Elinde kahve fincanı vardı.
Ve sanki bütün bu kaosu en başından beri sessizce izliyordu.
Aiga. Takım 2’nin eski generali.
Nefesim istemsizce yavaşladı.
Eski general. Bu görevi bana veren kişi.
Benim hayran olduğum adam.
Oturduğu yerde sakin görünüyordu ama varlığı bile ortamın havasını değiştiriyordu. Üzerinde gösterişsiz koyu kıyafetler vardı ama onları taşıyış biçimi sıradan değildi. İnsan ona baktığında ilk fark ettiği şey gücü olmuyordu.
Ağırlığı oluyordu.
Tecrübenin ağırlığı.
Kaybetmiş bir insanın sessizliği. Aslında, onu başka bir şekilde daha detaylı okudumç
Gözlerine bakarak…
Doğrudan bana bakıyordu.
Sanki bütün bu üç yılı tek bakışta anlayabiliyormuş gibi. Ek olarak, muhtemelen generalliğe benzer bir görevi benim olmadığım vakit içerisinde tekrar yapmak zorunda kalmıştı. Çünkü bir savaş çıkmıştı…
Lobinin içindeki sıcak atmosfer hâlâ üzerime çökmüş haldeydi. Üç yıl boyunca yalnızca zihnimde taşıdığım yüzler şimdi yeniden karşımdaydı ve bu his… düşündüğümden çok daha ağırdı. Çünkü insan bazen özlediği şeyin bir mekân olduğunu sanıyor; eski koridorları, eski odaları, eski düzeni… ama aslında insanı eve döndüren şey taş duvarlar ya da tanıdık eşyalar değil. İnsanlarıdır. Sesleridir. Kahkahalarıdır. Seni hâlâ eskisi gibi çağıran insanların varlığıdır. Ve şimdi, lobiye yayılan bu dağınık enerjiye baktığımda bunu iliklerime kadar hissediyordum. Kai’nin gözlerinin içindeki o çocukça hayranlık, Sia’nın bastırmaya çalıştığı sakin mutluluk, Leonard’ın her zamanki teatral kibarlığı, Asahi’nin çaresizce ikiz kardeşini kontrol etmeye çalışışı… bütün bunlar zihnimde uzun süredir eksik olan bir parçayı yerine oturtuyordu. Hikari hâlâ bana fazla yakın duruyordu. Koluma iki eliyle sarılmış, sanki birkaç saniye bile bırakırsa tekrar kaybolacağımdan korkuyormuş gibi davranıyordu. Başımı hafifçe eğip ona baktığımda gözlerinin hâlâ hafif nemli olduğunu fark ettim. Ama yüzünde çocukça bir mutluluk vardı. İnsan onu gördüğünde savaşçıdan çok, sevdiği birini sonunda geri bulmuş birini görüyordu.
Yavaşça elimi kaldırıp başını okşadım.
O an…
Gerçekten dondu.
Kızıl saçlarının arasından parmaklarım geçerken bedeni hafifçe titredi. Gözleri büyüdü. Lobinin geri kalanında birkaç kişi aynı anda bana bakmaya başladı. Asahi doğrudan yüzünü kapattı. Leonard dramatik şekilde tavana baktı. Kai ise hiçbir şey anlamamış gibi duruyordu.
Ben yalnızca normal davranıyordum. Her zamanki gibi, Akihiro Atlas gibi.
“Hikari,” dedim sakin bir sesle, “bir süreliğine inebilir misin?”
Kız birkaç saniye boyunca yalnızca bana baktı. Sanki söylediğim şeyi işlemek için zihni ekstra zamana ihtiyaç duyuyordu. Sonra dudaklarını hafifçe büzüp isteksiz bir şekilde başını salladı.
“…Tamam.”
Ama bunu söylerken bile kolları hâlâ kolumu bırakmak istemiyordu. En sonunda Asahi gelip onu hafifçe geri çektiğinde sanki fiziksel olarak ayrılmak istemeyen bir çocuk gibi homurdandı.
“General…” dedi Asahi derin bir iç çekişle, “sen gerçekten inanılmaz derecede kör bir adamsın.”
Kaşımı hafifçe kaldırdım.
“Ne?”
Bir daha bana hakaret ederse, onu antrenman sahamızda döveceğim. Hatta kemiklerini kıracağım. Aurelia falan iyileştirir zaten ne olacak?
“Boşverin.”
Gerçekten neyi kastettiğini anlamamıştım.
Ama o sırada gözlerim yeniden takımın tamamına kaydı ve içimde bir şey ağırlaştı. Çünkü şimdi onları daha net görüyordum. Üç yıl… insanları değiştiriyordu. Kai’nin omuzları genişlemişti. Sia’nın gözlerinde eskisinden daha fazla sessizlik vardı. Leonard’ın zarif tavırlarının altında bile yorgunluk hissediliyordu. Ve bütün bunlara rağmen, bana baktıklarında gözlerinde aynı şey vardı.
Bekleyiş. Benim geri dönmemi gerçekten beklemişlerdi.
Bu düşünce içime oturduğunda birkaç saniye sessiz kaldım. Lobi de yavaş yavaş sakinleşmişti. Herkes bana bakıyordu. Ve ben o an, içimde biriken bütün duyguların yalnızca birkaç kelimeyle geçiştirilemeyeceğini fark ettim.
Derin bir nefes aldım.
Bakışlarım tek tek hepsinin üzerinde dolaştı.
Ve sonra konuşmaya başladım.
“Üç yıl boyunca…” dedim yavaşça, sesim lobinin sessizliği içinde ağır ağır yankılanıyordu, “insanlardan uzak kaldığınızda bazı şeyleri unutacağınızı sanıyorsunuz. Sesleri unutacağınızı. Yüzleri unutacağınızı. Birlikte geçirdiğiniz sıradan anların zamanla silineceğini düşünüyorsunuz.” Dudaklarımda küçük ama kırılmış bir gülümseme oluştu. “Ama gerçek tam tersiymiş.”
Kimse konuşmuyordu.
Herkes yalnızca dinliyordu.
“İnsan en çok… özlediği şeyleri zihninde taşımaya başlıyor.” Gözlerim yavaşça masalara, sandalyelere, yüzlerine kaydı. “Görevde geçirdiğim her günün sonunda bazı geceler vardı… sessiz, uzun ve insanın kendi düşüncelerinden kaçamadığı geceler. Ve o gecelerde fark ettim ki insanı ayakta tutan şey yalnızca idealleri olmuyor.” Sesim biraz daha ağırlaştı. “Bazen birkaç kahkaha oluyor. Bir masanın etrafında edilen anlamsız tartışmalar oluyor. Göreve çıkmadan önce birbirine atılan aptalca bakışlar oluyor. İnsan… eve ait hissettiren şeylerin ne kadar değerli olduğunu ancak onları kaybetmeye yaklaşınca anlayabiliyor.”
Kai’nin gözleri yavaşça yere kaydı. Sia’nın dudakları hafifçe titredi. Hikari ise çoktan tekrar duygulanmaya başlamıştı.
Ben devam ettim.
“Bu takım…” dedim daha derin bir sesle, “benim için hiçbir zaman yalnızca aynı armayı taşıyan insanlardan ibaret olmadı. Sizler benim sırtımı döndüğümde arkamda duracağını bildiğim insanlardınız. Ve bunu fark ettim…” Gözlerimi kapatıp kısa bir nefes verdim. “Bazı savaşlarda insan bedeninin gücüyle değil, zihninde taşıdığı insanlar sayesinde hayatta kalıyor.”
Sessizlik daha da derinleşti.
Sonra gözlerimi yeniden açtım.
Ve bu sefer sesim daha kişiseldi.
“Ben sizi gerçekten özledim.”
Bu cümle lobinin içine çöktü. Hikari’nin gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Kai başını hafifçe çevirdi. Leonard gözlerini kapatıp elini göğsüne koydu.
“Ah…” dedi dramatik ama bu sefer gerçekten duygulu bir sesle. “Generalimiz nihayet eve dönmüş.”
İstemsizce hafifçe güldüm.
Ama içimdeki ağırlık tamamen gerçekti.
Sonra yavaşça dönüp lobinin daha uzak kısmındaki masaya doğru yürümeye başladım.
Aiga. Ona özenerek güçlendiğim adam.
Kalabalık sessizce önümden çekiliyordu. Adımlarım ağırlaşmıştı farkında olmadan. Çünkü ona yaklaşırken içimde yalnızca saygı değil, başka bir şey daha hissediyordum.
Güven duyuyordum. Ustamdan aldığımdan farklı olarak fiziksel bir güvendi bu.
Üç yıl boyunca dünyayı dolaşmış, sayısız şey görmüş, insanların en kötü ve en kırılgan yanlarına tanıklık etmiş biri olarak bile… onun yanında oturduğumda kendimi hâlâ öğrenci gibi hissediyordum.
Karşısındaki sandalyeye oturduğumda Aiga kahvesinden küçük bir yudum aldı. Yüzündeki sakin ifade değişmedi ama gözleri beni dikkatle inceliyordu. Sanki yalnızca dış görünüşüme değil, taşıdığım bütün ağırlığa bakıyordu.
“Üç yıl,” dedi sonunda sakin sesiyle. “Yüzüne işlemiş.”
İstemsizce hafifçe güldüm.
“Sanırım biraz.”
Aiga fincanını masaya bıraktı.
“Anlatmak istediğin bir şey var mı? Her zaman benimle konuşabileceğini biliyorsun.”
Aiga, her zaman düşmanlarına karşı olan korkunç yanının tersine bana karşı çok iyi kalpliydi. Ona hayran olma sebeplerimden biri de buydu. Mükemmel bir generaldi.
Ardından, bana bıraktı. Bu yük için bana güvendi ve bugün buradayız..
Derin bir nefes aldım ve konuşmaya başladım. Sacred Domain’lerden bahsettim. İnsanları korumak için geçirdiğim aylardan. Krallar ve Kraliçelerden. Magnus’tan. Nyoko’dan. Takım 11’in yaşadıklarından. Black Dragon Company hakkındaki şüphelerden.
Ama en çok…
İnsanlardan bahsettim. “Garip bir şey fark ettim,” dedim uzun konuşmanın bir anında. “İnsanlık zayıf. Fazlasıyla kırılgan. Bencil. Korkak.” Gözlerim masadaki kahve fincanına kaydı. “Ama buna rağmen… hâlâ birbirlerini korumaya çalışıyorlar. Her şeye rağmen sevmeye devam ediyorlar.” Derin bir nefes verdim. “Ve galiba beni en çok bu değiştirdi.”
Aiga uzun süre sessiz kaldı.
Sonra küçük bir gülümseme oluştu yüzünde.
Aiga kahvesinden yavaşça bir yudum aldıktan sonra fincanı masaya bıraktı. Parmakları fincanın kulpunda birkaç saniye daha kaldı; sanki söylediklerimi yalnızca dinlemiyor, tartıyor gibiydi. Lobinin sıcak ışıkları yüzünün keskin hatlarına vuruyordu. O her zamanki rahat duruşuyla sandalyesine yaslanmıştı ama gözlerinde o tanıdık derinlik vardı; insanı yalnızca duyan değil, içini okuyan insanların bakışı. Sonra dudaklarının kenarında küçük, yorgun ama anlayış dolu bir gülümseme oluştu.
“İşte bu yüzden,” dedi sakin ama uzun zamandır taşıdığı düşünceleri sonunda dile getiriyormuş gibi ağır bir sesle, “insanlar benim hep ilgimi çekmiştir, Aki. Çünkü insan dediğin şey tamamlanmış bir varlık değildir. İnsan… sürekli eksik doğar. Sürekli kırılır. Sürekli yanlış yapar. Ve hayatının büyük kısmını, içindeki o eksik parçanın ne olduğunu anlamaya çalışarak geçirir.” Gözleri kısa bir anlığına kahve fincanına kaydıktan sonra yeniden bana döndü. “Bazıları güç arar. Bazıları sevgi. Bazıları affedilmek ister. Bazıları ise neden yaşadığını anlamaya çalışır. Ama günün sonunda hepsi aynı şeyi yapıyordur aslında… kendilerini arıyorlardır.”
Sesi giderek daha derinleşiyordu. Lobideki diğer sesler uzaklaşmış gibi hissediliyordu artık.
“Ve biliyor musun?” dedi hafifçe gülümseyerek. “Çoğu insan kendini bulmayı büyük bir son sanır. Sanki bir gün uyanıp bütün cevaplara ulaşacaklarını düşünürler. Ama gerçek öyle değildir.” Başını hafifçe iki yana salladı. “İnsan kendini tek bir anda bulmaz. İnsan bazen bir kaybın içinde bulur kendini. Bazen sevdiği birinin gözlerinde. Bazen yıllarca nefret ettiği bir acının tam ortasında. Ve bazen… tam kaybolduğunu düşündüğü anda.”
Gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi.
“Sen de değişmişsin, Aki. Çünkü sonunda insanlara yukarıdan bakmayı bırakıp onların kırılganlığının değerini görmeye başlamışsın.” Dudaklarının kenarındaki gülümseme büyüdü. “Bu kötü bir şey değil. Tam tersine… bu, uzun yolculuklardan sağ dönebilen insanların değişimidir.”
Derin bir nefes aldı.
“Ve şunu unutma…” dedi bu sefer daha yavaş, daha ağır bir tonla. “Her insan bir gün kendini bulur. Bazıları bunu erken yapar, bazıları geç. Bazılarıysa ölene kadar aramaya devam eder. Ama henüz bulamamış olanlar bile boşuna yaşamıyordur.” Başını hafifçe geriye yasladı. “Çünkü insan bazen cevabı bulmak için değil… o cevabı ararken kim olduğunu görmek için yaşamaya devam eder.” Ona hayranlığım boşuna değildi. Belki de onun gibi bir general çevremdeyken… Ben de hayatımın gerçek anlamını bulabilecektim. Belki de ben bile onun gibi bir kahraman ve general olabilirdim.
Tekrar söze girdi ve o mükemmel laflarının arasında egosunu da kaybetmediğini hatırlatır şekilde “Ben tabi ki buldum, o mükemmel gücümü ve hayatımın anlamını!” diyip beş parmağını göğsünün üzerine koyup egoist bir şekilde kahkahalar attı.
Onu izlerken başta şaşırsam da ardından sakince gülümsedim. Bu yönünü seviyorum.
Tam o sırada…
Lobinin kapısı açıldı.
Ve içeri ağabeyim Mizu girdi.
Bir anda ortamın havası değişti.
Takım üyeleri refleksle doğruldu. Ben de ayağa kalktım. İnsanlar ona bakarken istemsizce omuzlarını toparlıyorlardı çünkü Mizu’nun varlığı bulunduğu alanı değiştiriyordu.
“Teğmen!”
Sesler aynı anda yükseldi.
Mizu kısa bir baş hareketiyle selamı kabul etti. Üzerindeki uzun koyu pelerin omuzlarından aşağı dökülüyordu. Aynı şekilde omuzlarına da parlak sarı saçları dökülüyordu. Yüzü yeniden o sert teğmen ifadesini toplamıştı ama ben gözlerinin derinliklerinde hâlâ az önceki kırılmış hâlin izlerini görebiliyordum.
Ve tam o anda…
Bir şey dikkatimi çekti.
Bakışlarım lobinin içinde dolaşmaya başladı.
Masaların çevresine baktım.
Koltuklara.
Duvar kenarlarına.
Sonra kaşlarım yavaşça çatıldı.
Eksikler vardı.
Önemli eksikler.
Bir anda içimde garip bir huzursuzluk oluştu.
Başımı çevirip doğrudan Mizu’ya baktım. “…Bir dakika,” dedim daha ciddi bir sesle. “Takımdaki diğerleri nerede?”
Mizu, kafasını doğrudan bana çevirip bir süre sinirli şekilde baktı. Herhalde yine önce ağabeyime selam vermek yerine başka bir şey sorduğum için beni dövecek…
Ancak, ardından gözünü yumdu ve başını biraz eğdi. Başını eğmesi cidden şaşırtıcıydı.
“Jared, bir süredir odasında. Bu aralar yanımıza pek gelmiyor ve yalnız kalmayı seçiyor. Aurelia ise general odasında. Senin yokluğunda senin işlerinle ilgilendiği için genellikle orada oluyordu. Erkenden geldiğin için de o kız yine bu tarz şeylerle uğraşıyordur. Yanına uğramayı unutma. Son olarak ise… Kuren ve Kazami…”
Jared…
Aurelia…
İkisi içinde düşünmek istediğim çok şey vardı ama… Ağabeyim nedense cümlesini bitirmedi. Şu an takıldığım şey bu oldu.
“Sorun nedir, ağabey? İkisine bir şey mi oldu?!” diye biraz sesimi yükselterek sordum.
Mizu, gözlerini açtı ama doğrudan göz teması kurmadık. Başı başka yöne çevrildi.
“Aki, akşam toplantımız var. General olarak orada olacaksın. Orada bu konu konuşulacaktır. Şimdilik, bunu erteleyelim. Olur mu?”
Lobinin içindeki sıcak atmosfer birkaç saniye içinde değişmişti.
Az önce kahkahalarla, özlemle ve karmaşık mutluluklarla dolu olan hava şimdi görünmez bir ağırlığın altında eziliyormuş gibi hissettiriyordu. Bunun sebebi Mizu’nun sesiydi. Daha doğrusu… sesindeki o küçük kırılmaydı. Çünkü onu çocukluğumdan beri tanıyordum. İnsanların fark etmeyeceği en ufak değişimleri bile anlayabilecek kadar uzun zamandır onun yanındaydım.
Lobinin içindeki birkaç kişi hafifçe gerildi. Hikari’nin yüzündeki ifade bile değişmişti. Kai bakışlarını yere kaydırdı. Leonard dudaklarının kenarındaki o hafif gülümsemeyi kaybetmişti.
İçimde bir şey yavaşça gerilmeye başlamıştı.
Bu öyle anlık bir huzursuzluk değildi. İnsan bazen kötü bir şey olduğunu hemen anlamaz; yalnızca odadaki havanın değiştiğini hisseder. Seslerin aynı kalmasına rağmen ağırlığının arttığını… insanların bakışlarında açıklayamadığı küçük kaçışlar oluştuğunu fark eder. Ve ben o an tam olarak bunu hissediyordum. Mizu’nun cümlesi yarım kaldığı anda içimdeki bütün düşünceler tek bir noktaya kilitlenmişti.
Neden sustu?
Bu soru zihnimin içinde yankılanıyordu. Çünkü ağabeyimi tanıyordum. Hayatım boyunca onun yanında büyümüştüm. Hangi sessizliğinin öfke, hangisinin korku, hangisinin suçluluk olduğunu ayırt edebilecek kadar uzun süre aynı çatının altında yaşamıştım. Ve şu an yüzündeki şey…
Bana gerçeği söylemek istemeyen bir insanın ifadesiydi.
Bakışlarım doğrudan ona kilitlendi.
Lobinin sıcak ışıkları yüzüne vuruyordu ama gözlerinin altında yorgun gölgeler vardı. Omuzları her zamanki gibi dimdikti. Güçlü görünüyordu. Her zamanki gibi sarsılmaz görünüyordu.
Ama yalnızca birkaç saniyeliğine…
Gözlerini kaçırmıştı.
Ve bu benim için yeterliydi.
“Hayır,” dedim net bir sesle. “Olmaz.”
Bu iki kelimeyi söylediğim anda lobinin içindeki hava değişti.
Az önce insanların konuştuğu, kahkahaların dolaştığı alan şimdi yavaş yavaş sessizliğin içine gömülüyordu. Sanki herkes yaklaşan şeyi hissediyordu. Hikari’nin parmakları kolumda hafifçe gerildi. Kai’nin yüzündeki heyecan tamamen kayboldu. Leonard’ın sakin gülümsemesi silindi.
Mizu yavaşça bana döndü.
Bakışları ağırdı.
Yorgundu. Sinirle karışıktı ama konuşamayacak kadar hissiyatsızdı.
Ve nedense bu beni daha çok sinirlendiriyordu.
Çünkü o ifade… kötü haber taşıyan insanların yüzünde olurdu.
Göğsümün içinde baskı oluşmaya başladı ama konuşmaya devam ettim.
“Üç yıldır burada değildim,” dedim yavaş ama giderek sertleşen bir tonla. “Üç yıl boyunca görevdeydim. İnsanları koruyordum. Ölümün içinden geçiyordum.” Sesim hafifçe çatallaştı. “Ve bütün bu süre boyunca aklımda olan şeylerden biri bu takımdı.”
Lobideki hiç kimse kıpırdamıyordu artık.
“Şimdi geri dönüyorum…” dedim, “ve bana takımın iki önemli üyesinden bahsedip ardından ‘sonra konuşuruz’ diyorsun?”
Mizu’nun çenesi hafifçe kasıldı.
“Aki.” “Hayır.” Bir adım öne çıktım. “Gerçekten hayır.”
Ayak sesim lobinin zemininde yankılandı.
“Kuren nerede?”
Sessizlik.
“Kazami nerede?”
Cevap yoktu.
Ve insanın zihni…
Sessizlikte kendi canavarlarını yaratmaya başlıyordu.
Bir anda düşüncelerim kontrolden çıkmaya başladı. Görevler. Kayıp raporları. Cenazeler. Başarısız operasyonlar. İhanet. Ölüm.
Hayır.
Hayır, sakin ol.
Ama sakinleşemiyordum.
Çünkü Mizu hâlâ bana bakmıyordu.
Bu… her şeyi daha kötü yapıyordu.
“Bana bak,” dedim bu sefer daha sert bir sesle.
O anda lobideki gerilim fiziksel hale geldi sanki.
Kai istemsizce doğruldu. Hikari’nin yüzündeki ifade korkuya dönüştü. Sia sessizce başını kaldırdı. Leonard’ın parmakları kahve fincanının üzerinde durdu.
Ama ben yalnızca Mizu’ya bakıyordum.
Ve ilk kez…
Gerçekten korkmaya başlıyordum.
“Bir şey olmuş,” dedim yavaşça. “Ve sen bunu saklıyorsun.”
Mizu’nun omuzları hafifçe gerildi.
“Şu an doğru zaman değil.”
Bu cevap…
İçimdeki son sabrı da kırdı. “Ben sana doğru zamanın ne olduğunu sormadım!”
Sesim lobide yankılandı.
Masaların üzerindeki bardaklar hafifçe titredi.
Kendi sesimi duyduğum anda ne kadar öfkeli olduğumu fark ettim. Çünkü bu yalnızca merak değildi artık. Bu… eve döndüğünde senden gerçeğin saklanmasına duyulan öfkeydi. Üç yıl boyunca insanların hayatları için savaşmış birinin, kendi takımına dair gerçeğe ulaşamamasının öfkesi.
Göğsüm sertçe yükselip alçalmaya başladı.
“Ben hâlâ bu takımın generaliyim,” dedim daha ağır, daha sert bir sesle. “Ve bana eksik insanlardan bahsedildiğinde bunu görmezden gelmeyeceğim.”
Mizu nihayet bana baktı.
Ve o an…
Bir şey değişti.
Gözlerinde bastırılmış duyguların yüzeye çıktığını gördüm.
Yorgunluk.
Sinir.
Ve çok daha derinde…
Acı vardı. Ağabeyimi tanıyordum. Onu okumakta üstüme yoktur. Benim ağabeyimdi, her zaman. Ancak, bu takımda ben general ve o teğmen olduğundan beri, o herkesin ağabeyliğini yapardı.
Bu beni bir saniyeliğine duraksattı.
Ama artık geri çekilemiyordum.
“Aki,” dedi bu sefer sesi daha sertleşerek, “sana söyledim. Bu konu toplantıda konuşulacak.”
“Ve ben şimdi konuşmak istiyorum!”
O an bedenimden istemsizce yıldırımlar taşmaya başladı.
Önce küçük kıvılcımlar halinde.
Sonra daha yoğun.
Lobinin ışıkları titredi. Tavandaki metal hatlardan ince elektrik sesleri yayıldı. Masanın üzerindeki bardaklardan biri ince bir çatlak sesiyle parçalandı. Farkında bile değildim.
Çünkü zihnim tamamen kötü ihtimallerle dolmuştu artık.
Mizu bunu gördüğü anda yüzündeki ifade tamamen sertleşti.
“Yeter.”
Bu tek kelime…
Lobinin üzerine çöktü.
Ama duramıyordum.
Çünkü artık yalnızca cevap istiyordum.
“Onlara ne oldu?!” diye bağırdım. “Cevap ver bana!”
Ve o an…
Mizu patladı.
“ÇÜNKÜ BEN ŞU AN SENİN O İFADEYİ TAKINMANI İSTEMİYORUM!”
Sesinin şiddeti bütün lobiyi sarstı.
Bir anda her şey sustu.
Gerçekten sustu.
Sanki odadaki hava bile donmuştu.
Ben bile hareket edemedim birkaç saniye boyunca.
Çünkü onu…
Uzun zamandır ilk kez böyle görüyordum.
Mizu bir adım öne çıktı. Gözleri öfkeliydi ama o öfkenin altında başka bir şey vardı. Kendine duyduğu öfke. Yorgunluk. Taşıdığı yük.
“Ağzını açtığın andan beri aynı şeyi soruyorsun!” dedi sertçe. “Sanki ben bunu konuşmak istemiyormuşum gibi davranıyorsun!”
Göğsü sertçe yükselip alçalıyordu.
“Üç yıl boyunca burada neler yaşandığını bilmiyorsun, Aki!”
Bu cümle…
Doğrudan içime oturdu. Çünkü haklıydı.
Ve bazen bir insanın haklı olması canınızı daha fazla yakıyordu.
Lobideki herkes sessizdi. Kimse araya girmiyordu. Hikari’nin gözleri dolmuştu. Kai dişlerini sıkıyordu. Sia başını hafifçe eğmişti.
Ve Aiga…
Aiga bile sessizdi.
Bu detay beni gerçekten korkuttu.
Çünkü o konuşmuyorsa…
Demek ki mesele düşündüğümden daha ağırdı.
Mizu birkaç saniye sonra gözlerini kapattı. Sanki bağırdığı için kendine kızıyordu. Çenesi hâlâ kasılıydı.
Ama ben artık sakin düşünemiyordum.
Göğsüm sıkışıyordu.
Gerçekten nefes almak zorlaşıyordu.
Çünkü zihnim durmadan aynı şeyi söylüyordu:
Bir şey olmuş.
Kötü bir şey olmuş.
Ve herkes bunu biliyor.
Bir tek ben bilmiyorum.
Bu düşünce içimde büyüdükçe öfkem yerini daha ağır bir şeye bırakmaya başladı.
Korkuya.
Dişlerimi sıktım.
Sonra başımı hafifçe çevirdim.
“Tamam,” dedim sonunda düşük ama buz gibi bir sesle. “Anladım.”
Mizu anında başını kaldırdı.
“Aki—”
Ama artık onu dinleyemezdim. Dinlersem gerçekten kötü bir şey duyacağımdan korkuyordum.
Arkamı döndüm.
Ve yürümeye başladım.
Lobinin kapısı önümde sert bir sesle açıldı.
Koridora çıktığım anda içerideki sıcak atmosfer tamamen arkamda kaldı. Buradaki hava daha soğuktu. Metal duvarlardan yayılan mekanik uğultu daha belirgindi.
Ve içimde tuttuğum öfke artık tamamen kontrolden çıkmaya başlıyordu.
Adımlarım sertleşti.
Tavandaki ışıklar geçtiğim yerde hafifçe titriyordu. Parmak uçlarımın etrafında ince yıldırımlar dolaşıyordu.
Çünkü düşünmek istemiyordum.
Gerçekten istemiyordum.
Ama zihnim durmuyordu.
Kuren.
Kazami.
Neden kimse gözlerimin içine bakamıyordu?
Neden Mizu sustu?
Neden Aiga bile tek kelime etmedi?
Neden herkes aynı anda sessizleşti?
Göğsüm sıkışıyordu.
Ve yıllardır hissetmediğim kadar kötü bir his yavaş yavaş bütün bedenime yayılıyordu.
Koridorun sonuna ulaştığımda düşünmeden yön değiştirdim.
Jared’in odasına doğru yürümeye başladım. Jared’in… Jared’i düşünemiyordum bile. En çok düşünmem gereken zamanda. Onu düşünemiyordum bile.
Çünkü şu an…
Gerçekten bir cevaba ihtiyacım vardı.
BÖLÜM SONU