AKIHIRO ATLAS
Shu’nun yanından ayrıldığım an duraksamadım. Çünkü eğer bir saniye bile daha orada kalırsam, söylediklerini zihnimde tekrar tekrar çevirmeye başlayacağımı biliyordum. Ve bazı sözler vardır… insan onları düşündükçe ağırlaşır. Benim şu anda ihtiyacım olan şey ise düşünmek değil, hareket etmekti.
Bedenim tekrar yıldırımlara parçalandığında etrafımdaki dünya bir anda şekilsizleşti. Gece havası üzerimden akıp giderken şehirlerin ışıkları ince çizgilere dönüştü, gökyüzü ve yeryüzü arasındaki sınır bulanıklaştı. Hareket ettiğim her an bedenimden çıkan elektrik, karanlığın içinde kısa süreli izler bırakıyordu; sanki geçtiğim yerler bir saniyeliğine beni hatırlıyor sonra tekrar sessizliğe gömülüyordu.
Ama zihnim…
Zihnim ilk defa bu kadar tek bir yere odaklanmıştı.
Takım binası, yani evim.
Belki teknik olarak bir “ev” değildi. İçinde öz aile dediğimiz kavram yoktu. Ancak, içinde aile sıcaklığı vardı, belki çocukluk anıları yoktu, huzurlu sabahlar yoktu. Ama insan bazen bir yere aidiyetini orada mutlu olduğu için değil… orada kendinden parçalar bıraktığı için ve kendisinden bile çok değer verdiği ve korumak istediği kişiler olduğunda hissederdi. Ve ben, kendimden çok fazla parçayı ve kendimden fazla sevdiğim çok sayıda kişiyi o binanın içinde bırakmıştım.
Yolum, tahmin ettiğimden uzun sürdü. Bedenimi yıldırımlaştırdığımda, mahzendeki herkesten daha hızlı oluyordum.
Cistern yapısı, 13 farklı bölgeye ayrılıyordu. Sıfırdan on bire kadar numaralandırılmış her takıma belirli bir bölge verilmişti. On üçüncü ve girişimizin imkansız olduğu bir bölge daha vardı. Burası takımlardan bağımsızdı. Neye yaradığını tam olarak bende bilmiyorum. Bu bölgeler ise Cistern adı verilen Sacred Domain’in içine 2. Kurucumuz tarafından açılmış bazı küçültülmüş cep evrenler içerisine yerleştirilmişti. Her general kendi takım binasının olduğu bölgeyi ve halkını korumak veyönetmek zorundaydı.
Bir cep evrenden diğerine de geçmişte Takım 0 tarafından inşa edilen geçitler aracılığıyla mümkündü. Yıldırıma dönüşmüş bedenimi doğrudan geçite odakladım ve dakikalar süren yolculuğumun ardından geçiti gardiyanlar fark bile etmeden kullanıp bölgeme gittim.
Ha tabi… Yöneticiler, bunu görmüş olmalı.
Gün batımına yakın saatlere geldiğimizde sonunda binayı gördüm.
Uzaktan bile tanıyabiliyordum.
Güneşin turuncu renginin Cistern’i kuşattığı o hava içinde yükselen o yapı… üç sene boyunca zihnimde sayısız kez canlandırdığım bir görüntüydü. Pencerelerin yerini, koridorların dönüşlerini, hangi saatte hangi ışığın açık kaldığını bile hatırlıyordum. Bu tür detayları insan ancak özlediği yerler için ezberlerdi. Hızımı düşürdüm.
Yıldırımlar bedenimden çözülürken sessizce binanın üst katlarından birine yaklaştım. Açık bırakılmış pencereyi gördüğümde içimde istemsiz bir his oluştu—tanıdık bir rahatlama. Sanki bina bana hâlâ tamamen yabancılaşmamıştı.
Sessizce içeri girdim.
Ayaklarım zemine değdiği anda…
Bir şey değişti.
Bunu açıklamak zordu.
Ama uzun süre uzak kaldığın bir yere geri döndüğünde bedenin senden önce hatırlar. Kokular… sesler… havanın ağırlığı bile tanıdık gelir. Koridorun içindeki o hafif eski metal kokusu, uzaktan gelen elektrik sistemlerinin uğultusu, geceleri binanın her yerine yayılan o garip sessizlik… hepsi aynıydı.
Ve bu aynı oluş…
Canımı acıttı.
Çünkü zaman geçmişti.
Ama burası sanki beni beklemiş gibiydi.
Kimseye görünmeden koridorlardan ilerledim. Adımlarım hafifti ama içimdeki his ağırlaşıyordu. Her köşe başka bir anıyı çağırıyordu. Tartışmalar. Emirler. Gece yarısı bitmeyen raporlar. Kaybedilen insanlar. Kurtarılan insanlar. Ve aralarına sıkışmış küçük, anlamsız anlar…
İnsan bazen en çok o anlamsız anları özlüyordu.
Sonunda odamın kapısına ulaştım.
Duraksadım. Çünkü bu oda gerçekten… 3 yıldır kullanılmamıştı.
Elim kapının üzerinde birkaç saniye kaldı.
Bu… korku değildi.
Ama benzer bir şeydi.
Çünkü bazı yerlere geri dönmek, insanın düşündüğünden daha zordur. Özellikle de o yer seni hâlâ tanıyorsa.
Kapıyı açtım.
Ve içeri girdim. Oda…
Tam hatırladığım gibiydi.
Küçüktü. Gösterişsizdi. Bir generalin odası denince insanların aklına gelen ihtişamın tam tersiydi. Burada pahalı eşyalar, dev ekranlar ya da kusursuz düzen yoktu. Daha çok… çalışmaktan yaşamayı unutmuş bir gencin odasına benziyordu.
Yatağın üzerindeki örtü hafifçe dağılmıştı; sanki aceleyle çıkılmış bir sabahın ardından kimse düzeltmemiş gibiydi. Duvarların bazı yerlerinde rapor kağıtları iğnelenmişti. Çoğunun kenarları kıvrılmış, bazı notların mürekkebi zamanla silikleşmişti. Odanın bir köşesinde üst üste yığılmış dosyalar vardı; bazıları yere düşmüş, bazıları açılmış halde kalmıştı. Çalışma masasının üzerinde onlarca evrak dağınık biçimde yayılıyordu—görev raporları, koordinatlar, yarım bırakılmış analizler, karalanmış notlar…
Ve bütün bu karmaşanın içinde…
Garip bir sıcaklık vardı.
Çünkü bu dağınıklık yapay değildi.
Bu oda “mükemmel” görünmeye çalışmıyordu.
Bu oda… yaşanmıştı.
Yavaşça içeri girdim. Parmaklarımı çalışma masasının kenarında gezdirdim. İnce bir toz tabakası hissediliyordu… 3 sene için fazla bile temizdi burası. Eminim ki, Aurelia arada bir buranın tozunu aldırmış olmalı.
Tamı tamına 3 sene geçmişti.
Ama sanki daha uzun sürmüş gibiydi.
Sandalyeyi hafifçe çektim ve oturdum. Gözlerim masanın alt kısmına kaydı.
Oradaydı.
Gizli sandık.
Dışarıdan bakıldığında sıradan bir çekmece mekanizmasının arkasına saklanmıştı. Kimsenin dikkat etmeyeceği kadar sade görünüyordu. Ama ben… ona baktığım anda göğsümde oluşan ağırlığı hissettim.
Göğsümde duran kolyem, yıldırım sembolündeki kolyem… Aslında o bu sandık için bir anahtardı. Onu en mutlu olmaya ihtiyaç duyduğum anda tekrar açacağıma kendime söz vermiştim.
Çünkü o sandığın içinde sadece eşyalar yoktu.
Anılar vardı. Ve insan bazı anıları yanında taşıyamadığında… onları bir yere gömerdi.
Benim gömdüğüm yer buydu.
Elimi yavaşça sandığın bulunduğu bölmeye koydum ama açmadım. Bir süre sadece orada tuttum.
“Benim için neden bu kadar önemli olduğunu bile bilmiyorum…” diye düşündüm sessizce.
Ama aslında biliyordum.
Çünkü insan, her şeyi kaybetmeye başladığında bazı küçük şeylere tutunur. Mantıklı oldukları için değil… onları kaybederse kendinden de bir şey eksilecekmiş gibi hissettiği için.
O sandık…
Benim unutmamak istediğim şeylerin ağırlığını taşıyordu.
Ve belki de bu yüzden, üç sene boyunca dünyanın dört bir yanında dolaşmış olmama rağmen gerçekten geri dönmüş gibi hissetmemin sebebi… o sandığın hâlâ burada olmasıydı.
Başımı yavaşça geriye yasladım.
Odayı tekrar izledim.
Ve içimden geçen ilk net düşünce şuydu:
“Ben gerçekten… burayı özlemişim.”
Yine de özlem gidermem gereken yer odam değildi. Halihazırda vaktim az olduğu için öncelikle görmem gerekenleri görmeliydim. Zaten, ileride eskisi gibi odamda çok vakit geçireceğim.
Ne de olsa yalnız olmanın getirisi bu.
Yavaşça odamın kapısını arkamdan kapattığımda koridorun sessizliği üzerime yeniden çöktü. İçeride hissettiğim o tanıdık sıcaklık birkaç saniye içinde yerini başka bir şeye bıraktı; daha keskin, daha gergin bir duyguya. Çünkü bir yere geri dönmek, insanın yalnızca özlemini değil… yarım bıraktığı şeyleri de önüne koyardı. Koridorun loş ışıkları zemine uzun gölgeler düşürüyordu. Tavandaki beyaz lambaların bazıları titriyor, eski elektrik sistemlerinin derinden gelen mekanik uğultusu bütün kata yayılıyordu. Burası hiçbir zaman huzurlu bir yer olmamıştı. Takım binası yaşayan bir organizma gibiydi; geceleri bile tam olarak uyumayan, duvarlarının arasında sürekli bir hareketin yankısını taşıyan bir yapı.
Yürümeye başladım.
Adımlarım kontrollüydü ama zihnim aynı sakinlikte değildi. Önce kiminle konuşmam gerektiğini düşünüyordum. Lobiye insem büyük ihtimalle herkes oradadır, diye geçirdim içimden. Sesler, tartışmalar, kahkahalar… belki de üç senedir ilk defa gerçekten “evine geri dönmüş” hissederdim. Ama hayır.
Önce onu görmeliyim.
Bu düşünce zihnimde oluştuğu anda başka hiçbir seçenek kalmadı. Ama en iyi çözümün önce ağabeyimi görüp sonra yüksek ihtimalle neredeyse herkesin olduğu oda olan lobiye inmek olduğuna karar verdim.
Koridorun sonlarına doğru ilerledikçe bedenimdeki gerilim arttı. Bunun korku olmadığını biliyordum ama tamamen rahatlık da değildi. Çünkü bazı insanlar vardır; onları ne kadar iyi tanırsan tanı, karşılaşacağın anın nasıl geçeceğini asla tam olarak tahmin edemezsin. Özellikle de aranıza zaman, savaş ve sessizlik girdiyse.
Kapısının önünde durdum. Girmek için biraz tereddüt halindeydim. Sonuçta, Mizu… Ah… Mizu. Evet.
Kapı diğerlerinden farklı görünmüyordu. Aynı koyu metal, aynı çizikler, aynı sert yüzey. Ama ben o kapıya baktığım anda geçmişin ağırlığını hissettim. Sayısız konuşma, tartışma, eğitim, emir… hepsi bir anlığına zihnimde üst üste bindi.
Elimi kaldırıp kapıyı iki kez çaldım.
Tok.
Tok.
Ses koridorda yankılanıp kayboldu.
“Benim,” dedim ardından, sesim sakin ama netti. “Aki.”
Bir saniye geçti.
Sonra ikinci saniye.
Ve tam üçüncü saniyede…
Kapı açılmadı.
Kapı patladı.
Metal yüzey içeri doğru değil, dışarı doğru savruldu. O an reflekslerim düşüncelerimden daha hızlı hareket etti çünkü hissettiğim şey sadece fiziksel bir saldırı değildi; doğrudan öldürme niyeti taşıyan bir baskıydı.
Devasa bir mızrak karanlığın içinden üzerime indi.
O kadar büyüktü ki koridor daralmış gibi hissettirdi. Mızrağın siyah metal gövdesi boyunca dolaşan koyu kırmızı enerji damar gibi titreşiyor, ucundan yayılan basınç havayı fiziksel olarak büküyordu. O saldırının bana ulaşmasına yarım saniye bile yoktu. Bedenim içgüdüsel olarak yana kırıldı.
Mızrak yüzümün birkaç santim önünden geçtiği anda arkamdaki duvar paramparça oldu.
Patlama sesi bütün katı sarstı.
Beton ve metal parçaları havaya fırlarken oluşan basınç saçlarımı geriye savurdu. Koridorun ışıkları aynı anda titredi. Ve o yıkımın ortasında onu gördüm.
Ağabeyim, Mizu.
Kapının kırılmış çerçevesinin arasında duruyordu. Omuzları gergindi. Nefes alışları düzensizdi. Ama en korkutucu olan şey yüzündeki ifadeydi. Çünkü bu saf öfke değildi. Bu… iki ay boyunca bastırılmış bir şeyin kontrolsüz şekilde yüzeye çıkmasıydı.
“Ağabey—”
Cümlemi bitirmeme izin vermedi.
İkinci saldırı ilkinden daha sert geldi.
Mızrağı iki eliyle kavrayıp bütün koridoru yatay biçimde biçtiği anda hava çığlık attı. O kadar büyük bir kuvvet vardı ki saldırı yalnızca fiziksel değildi; duvarlar daha temas gerçekleşmeden çatlamaya başladı.
Yıldırımlara dönüştüm.
Bedenim kırmızı ışığa parçalanırken saldırı geçtiğim alanı tamamen yok etti. Koridorun bir tarafı çöktü, zemin yarıldı, alarm sistemleri bir anda aktifleşti. Kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başladı.
Yeniden şekillendiğim anda içimdeki refleks tamamen devralmıştı artık.
Sağ elimin etrafında kırmızı elektrik dalgaları patladı.
“Sentry!”
Yıldırımlar kolum boyunca dolaşırken mızrağım avucumda oluştu. İnce ama ölümcül bir silah. Ağabeyimin devasa mızrağının yanında daha hafif görünüyordu ama içindeki enerji koridorun havasını keskinleştirmeye yetiyordu.
Ve bir sonraki saniyede birbirimize çarptık.
Mızraklarımızın ilk teması…
Bir çarpışmadan çok iki felaketin birbirine sürtünmesi gibiydi. Eğer, birkaç saniye böyle kalsaydık. Tüm binayı paramparça edebilirdik.
Ortaya çıkan ses metal sesi değildi. Daha çok, sıkıştırılmış enerjinin patlamasıydı. Ağabeyimin mızrağından çıkan kara yıldırımlar ve benim mızrağımdan çıkan koyu kırmızı yıldırımlarımın enerjisi birbirine çarptığı anda basınç dalgası koridorun camlarını aynı anda patlattı. Zemindeki metal plakalar ayaklarımızın altında büküldü.
Kollarım anında baskıyı hissetti.
Ağabeyim hâlâ korkunç derecede güçlüydü.
Mızrağının ağırlığı yalnızca fiziksel değildi; her darbede sanki bütün bedeniyle üzerime yükleniyordu. Ayaklarım zemini yararak geri kaydı. Arkama doğru sürüklenirken metal zeminden kıvılcımlar çıktı.
Ama geri çekilmedim. Mızrağını üst üste sertçe savuruyordu ve mızraklarımız çarpıştıkça savunma yapmak daha da ağırlaşıyordu. Fiziksel güç olarak benden çok daha üstündü.
Mızrağımı döndürüp onun baskısını yana kırdım ve hemen karşı saldırıya çıktım. Yıldırımlar koridor boyunca yayıldı. Mızrağımın ucundan çıkan enerji doğrudan omzunu hedef aldı.
O ise hareket bile etmeden saldırıyı durdurdu.
Tek eliyle. Sanki kafasına oyuncak fırlatmışım gibiydi.
Çarpışmanın şiddeti yüzünden duvarlar tekrar çatladı.
Ve sonraki anda beni doğrudan koridorun sonuna savurdu.
Sırtım duvara çarptığında beton çöktü. Toz bulutu havaya yükseldi. Nefesim kesildi ama yere düşer düşmez tekrar ileri atıldım çünkü onunla savaşırken bir saniyelik duraksamanın bile ölüm anlamına geldiğini biliyordum.
Koridor artık savaş alanına dönüşmüştü.
Tavandan kablolar sarkıyor, kırmızı alarm ışıkları toz bulutunun içinden kesik kesik parlıyordu. Her mızrak çarpışması yeni bir yıkım yaratıyordu. Duvarlarda derin yarıklar açılıyor, zemin ayaklarımızın altında parçalanıyordu.
Ama en korkutucu şey…
Ağabeyimin durmamasıydı.
Her saldırısı gerçekti.
Her darbesi öldürmeye yeterdi.
Mızrağını yukarıdan indirdiği anda saldırıyı karşılamak zorunda kaldım. Silahlarımız çarpıştı ve zemin tamamen çöktü.
İkimiz birlikte alt kata düştük.
Ama düşerken bile saldırmayı bırakmadık. Havada dönerken mızraklarımız tekrar tekrar çarpışıyordu. Mavi yıldırımlar karanlığı parçalayarak etrafa yayılıyor, onun kırmızı enerjisi her darbede havayı titretiyordu.
Bir anlığına yüzünü net gördüm.
Ve o anda anladım.
Bu saldırının sebebi nefret değildi.
Korku ve özlemdi.
İki ay boyunca beni kaybetmiş olmanın, geri dönmeyeceğimi düşünmenin ve şimdi aniden karşısında durduğumu görmenin yarattığı kontrolsüz korku.
Ama bunu anlamam… darbeleri hafifletmiyordu.
Çünkü o hâlâ saldırıyordu.
Ve ben hâlâ ölmemeye çalışıyordum.
Son çarpışmada mızraklarımız birbirine kilitlendi.
Yüz yüzeydik. Aynı zamanda, göz gözeydik.
Enerjilerimiz birbirine baskı yaparken etrafımızdaki duvarlar parçalanıyordu. Gözlerimiz ilk kez tam anlamıyla buluştu.
Ve o an…
Ağabeyim durdu.
Gerçekten durdu. Bende bu yüzden verdiğim karşılığı azaltarak mızrağımdaki tutuş gücümü hafiflettim.
Onun mızrağındaki baskı da azaldı. Artık ilk baştaki kadar sert ittirmiyordu. Hatta yavaşça serbest bırakmıştı.
Nefesi düzensizleşti.
Ve yüzündeki ifade sonunda tamamen açığa çıktı.
Öfke değildi. Acıydı.
Bir an için, Magnus’un bana son söylediklerini düşündüm.
Doğrusu… Ağabeyimin acı çekmesi, bu evrendeki en normal şeydi.
Saf, bastırılmış, insanın içini parçalayan bir acı.
“Güçlenmişsin velet!” diye bağırdı ve mızrağını birden çekmesiyle yere yapıştım. “Kahretsin, seni salak Mizu! Gerizekalı Mizu!” yavaşça toparlanmaya çalıştım ve yerden tutunarak kalkarken ayağıyla sırtıma sertçe geçirdi ve tekrar yere kapaklandım.
“Bana ağabey diye sesleneceksin, bücür gerizekalı!”
Ağabeyim hep böyleydi. Çocukluğumuzdan beri, YAŞ farkını kullanmak isterdi, nefret ediyorum bu durumdan…
Bu arada şu an yere tamamen yüzüstü yapışık şekilde yatıyorum.
“Ağabivi şu ayavını çekte ayava kalkivim.” demeye çalıştım.
Somurtmasının sonucunda nefesinin etrafa yayılmasıyla gelen o sinir bozucu sesin çıkışını hissetmem ile şu an bana sinir olduğunu rahatlıkla anladım ama bir süre sonra ayağını gerçekten üzerimden kaldırdı ve bende çok hızlı bir hareketle ayağa kalktım.
“Of ya… Takım bütçesinden harcayıp her yeri tamir ettireceğiz şimdi…” diye somurtkan bir ifade takınarak söyledim.
“Kardeşini seneler sonra görüyorsun ve yine düşündüğün takım binası mı sersem?!!” diye var gücüyle bağırarak kulak zarlarımı patlattı. Acı içinde kulaklarımı korumaya çalıştım ama gerçekten dediğinin doğru olduğuna hak verdim.
Ardından, kafamı çevirdim ve onu tam görebiliyorken dikkatlice baktım.
Çünkü insan bazen birini yalnızca hatırladığı haliyle taşır. Zihnindeki görüntü sabit kalır; zaman geçse bile o kişi değişmemiş gibi hissedersin. Ama karşında durduğunda… gerçeğin hatırandan daha ağır olduğunu fark edersin.
Ağabeyim hâlâ inanılmaz derecede heybetliydi.
Koridorun kırmızı ışıkları yüzüne vururken sarıya yakın açık saçları karanlığın içinde neredeyse soluk bir alev gibi parlıyordu. Saçları eskisinden daha uzundu; dağınık ama doğal bir dağınıklık değil, uzun süredir dinlenmeyen bir insanın umursamazlığıyla bırakılmış gibiydi. İnce tutamlar yüzüne düşüyor, gözlerinin bir kısmını gölgeliyordu. Ama o gözler…
O gözler değişmemişti.
Keskin, ağır ve insanı doğrudan içine çeken bir bakış.
Maviye çalan o soluk gözlerinin içinde her zaman bir sertlik vardı ama şimdi o sertliğin altında başka bir şey daha görüyordum. Yorgunluk. Ve daha kötüsü… kaybetmekten korkmuş bir insanın bastırılmış kırılganlığı.
Yüzü hâlâ genç görünüyordu ama bu gençlik huzurlu değildi. Daha çok, savaşın insanın yaşını dondurması gibiydi. Çenesinin kenarındaki sertlik, gözlerinin altındaki hafif gölgeler ve ifadesindeki sürekli tetikte olma hali… bunların hepsi onu olduğundan daha ağır gösteriyordu. Üzerindeki zırh koridorun kırmızı ışıkları altında koyu gece mavisiyle siyah arasında gidip geliyordu. İnce işlenmiş metal katmanlar bedenine tam oturuyordu ama bu şık görünmek için yapılmış bir zırh değildi; doğrudan savaş için tasarlanmıştı. Omuzlarındaki kalın kürk katmanı onu olduğundan bile daha büyük gösteriyordu. O koyu mavi pelerin parçalanmış koridorun zeminine kadar uzanıyor, hareket ettikçe gölge gibi arkasından sürükleniyordu. Ve bütün bu görüntünün içinde en dikkat çekici şey…
Taşıdığı ağırlıktı.
Gücünün aksine ağırlığı fiziksel değildi.
Varlığının ağırlığıydı, ağabeyim.
Ağabeyim bulunduğu alanı dolduruyordu. Sanki koridor onun etrafında daralıyor gibiydi. İnsan ona baktığında önce silahını, zırhını ya da gücünü fark etmiyordu. Önce… baskısını hissediyordu.
Elindeki devasa mızrak bile onun bir parçası gibi görünüyordu. Siyah metal gövdesi boyunca dolaşan kırmızı enerji artık eskisi kadar saldırgan değildi ama hâlâ canlıydı; sanki silah da sahibinin duygularını taşıyordu. Parmakları mızrağın sapını o kadar sıkı kavrıyordu ki eklemleri beyazlaşmıştı.
Ve sonra…
Bakışlarım tekrar yüzüne döndü.
İlk defa gerçekten durduğunu fark ettim.
O saldırganlık kaybolmuştu.
Yerine… insanın içine işleyen bir sessizlik kalmıştı.
Beni izleyiş biçimi değişmişti artık. Az önceki gibi bir düşmana bakmıyordu. Gerçekten önümde durduğuma inanmaya çalışan biri gibi bakıyordu.
Ve o an anladım.
Kapıyı açtığı anda saldırmasının sebebi öfke değildi.
Beni kaybettiğini düşünmesiydi.
Üç sene boyunca geri dönmeyeceğime kendini inandırmaya çalışmıştı belki de. Ve şimdi karşısında durduğumda… zihni bunu kabul edemeden bedeni hareket etmişti.
Bu düşünce içime oturduğunda mızrağımı yavaşça aşağı indirdim.
Ama gözlerimi ondan ayıramadım.
Çünkü ne kadar zaman geçerse geçsin… onu gördüğümde hâlâ aynı şeyi hissediyordum:
Karşımda duran kişi yalnızca ağabeyim değildi. Benim ilk kahramanımdı.
“Eee, o kadar uzun süredir bakıyorsun. Ne buldun şimdi?” diye sert ve beklentili bir soruyla söylendi.
“Yaşlanmışsın ya.”
Suratımın ortasına sert bir yumruk yedim.
“Lanet velet!”
Canım acıyor… Duvara yapıştım ve az önce bir katın daha duvarına zarar vermiş olduk.
Ağabeyim, fiziksel güç bakımından Cistern’deki en güçlü kişi olarak bilinir. Kendisi ayrıca Dedektif olarak çalışıyor ve işinde de bayağı iyi birisi. Mahzen’deki her vakayı çözmüş birisi diyebilirim.
Yani beni de çatır çutur o yumruklarıyla dövse bende ne bildiğim varsa anlatırdım.
Tekrardan zar zor da olsa ayağa kalktım.
“Neyse, hmph. Ben takımın geri kalanını görmeye gidiyorum-”
Bunu söylerken sesimi özellikle hafif tutmaya çalışmıştım. Çünkü birkaç saniye daha burada kalırsam, az önce olanların ağırlığının ikimizin de üzerine tamamen çökeceğini hissediyordum. Koridor hâlâ yarı yıkılmıştı; tavandan kopan metal parçaları aralıklarla yere düşüyor, kırmızı alarm ışıkları çatlamış duvarların arasında boğuk şekilde yanıp sönüyordu. Havadaki ozon kokusu yoğunlaşmıştı. Yıldırımlarımızın bıraktığı enerji hâlâ tamamen dağılmamıştı ve bütün bu karmaşanın ortasında… içimde garip bir huzursuzluk vardı.
Çünkü onu böyle görmek…
Beni düşündüğümden daha fazla sarsmıştı.
Bu yüzden arkamı dönüp yürümeye başladım.
Ama yalnızca bir adım atabildim. Aniden durmaya zorlandım.
Bir anda kolumdan sertçe çekildim.
Refleksim çalışacak gibi oldu ama bedenim hareket etmedi. Çünkü o dokunuşu tanıyordum.
Ve sonraki saniyede…
Ağabeyimin kolları bedenime sarıldı.
Zaman gerçekten durdu.
Birkaç saniye boyunca nefes almayı bile unuttum. Mizu’nun kolları sırtımı o kadar sıkı kavramıştı ki sanki bıraktığı anda tekrar kaybolacağımdan korkuyordu. O devasa savaşçı bedeninin titrediğini hissettiğim anda içimde bir şey parçalandı. Başımı doğrudan göğsüne yaslamıştı. Az önce koridoru paramparça eden adamın şimdi bana bu şekilde tutunuyor olması… zihnimin kabullenmekte zorlandığı bir görüntüydü.
Ve sonra fark ettim.
Gerçekten titriyordu. Bu devasa, heybetli ve kuvvetli savaşçı adam, gerçekten titriyordu.
Bu öfkeden kalan bir titreme değildi.
Bu… üç yıl boyunca bastırılmış korkunun bedeninden taşmasıydı.
Sessizlik uzadı.
Ama o sessizlik boş değildi.
İçinde yıllar vardı.
Uykusuz geceler vardı.
Kaybetme korkusu vardı.
Ve en kötüsü… alışmak zorunda kalınmış bir özlem vardı. İkimiz içinde bunlar gerçekti.
Mizu sonunda konuştuğunda sesi boğuktu. Hayatım boyunca onu sayısız şekilde duymuştum; emir verirken, savaşırken, bağırırken, gülerken… ama onu ilk defa böyle duyuyordum. Bir insanın bütün gücünü tüketip yalnızca kalbiyle konuştuğu bir ses tonuyla.
“Sen…” dedi yavaşça, kelimeler boğazına takılıyormuş gibi, “gerçekten dünyanın en aptal kardeşisin, Aki.”
Dudaklarım hafifçe aralandı ama cevap veremedim.
Çünkü sesi…
Canımı acıtıyordu.
“Üç yıl,” diye devam etti. “Tam üç yıl boyunca senden hiçbir haber alamadım.”
Kolları biraz daha sıkılaştı.
“İnsanlar bana ne dedi biliyor musun?” Başını hafifçe kaldırdı ama gözleri hâlâ bana tam bakmıyordu. “Öldüğünü söylediler. Görev sırasında yok olduğunu söylediler. Hatta bazıları… seni beklemeyi bırakmam gerektiğini söyledi. Onlara görev sürenin açıklanmadığı doğru ama… Yine de bunlar beni korkutuyordu.”
Nefesi düzensizleşti.
“Neticesinde asla bırakmadım.” Bu cümleyi söylerken sesindeki kırılma… göğsümün tam ortasına oturdu.
“Çünkü sen küçüklüğünden beri hep geri dönen kişiydin.” Dudaklarının kenarında acı dolu küçük bir gülümseme oluştu. “Ne kadar baş belası olursan ol… ne kadar kaybolursan kaybol… ne kadar yaralanırsan yaralan… yine dönüyordun. Ben buna alışmıştım, Aki. Seni korumaya alışmıştım.”
Gözlerini kapattı.
“Ve sonra…” dedi sessizce, “Shu, bana senin girdiğin bu yolculukta ne olursa olsun ayakta durabileceğini tekrar söyledi..”
O an… gerçekten mutlu hissettim. Ustam ve ağabeyim hiçbir zaman iyi anlaşamazdı. Çünkü ağabeyim onu hep benim yanımda bir tehdit olarak hissederdi. O kadar yakınlaşmamıza pek sıcak bakmasa da ben istediğimden izin verirdi. Ancak, şimdi ustamın ağabeyimi rahatlattığını duymak mutluluk vericiydi.
İçimde tuttuğum bütün duvarlar çatlamaya başladı.
Mizu konuşmaya devam ederken sesi giderek daha ağırlaşıyordu. Sanki yıllardır içinde tuttuğu her şeyi ilk kez dışarı çıkarıyordu.
“Biliyor musun…” dedi, “başlarda kendimi kandırdım. ‘Görevdedir’ dedim. ‘Yakında gelir’ dedim.” Boğazı düğümlendi. “Sonra aylar geçti. Sonra yıllar geçti.”
Başımı tekrar göğsüne daha sıkı bir şekilde yasladı.
“Ve ben…” dedi çok daha düşük bir sesle, “her gece senin odanın önünden geçmeye başladım.”
Gözlerim istemsizce büyüdü.
“Saçma olduğunu biliyordum,” diye devam etti hemen. “Kapının açılmayacağını biliyordum. Ama yine de geçiyordum.” Parmakları sırtımdaki kıyafeti hafifçe sıktı. “Belki içeriden bir ses gelir diye. Belki bir gün kapıyı açıp bana o sinir bozucu sırıtışınla bakarsın diye.”
Başımı hafifçe yukarı kaldırdım ve gördüm. Dudakları titriyordu.
“Ve her sabah…” dedi, “…o kapı kapalı kalıyordu.”
Artık nefes almak bile zorlaşmıştı.
Çünkü onu ilk defa bu kadar çıplak görüyordum.
Mizu benim gözümde hep sarsılmazdı. Çocukken önümde duran bir duvar gibiydi. Evrenin en güçlü insanı değil belki… ama benim evrenimin en güçlü insanıydı.
Küçük bir kardeş için, ağabeyi her zaman onun kahramanıdır. Onun için en güçlüdür. Hayran olduğu ilk kişidir.
Ama şimdi… O önümde duran duvar çatlıyordu.
“En korkunç kısmı neydi biliyor musun, Aki?” dedi aniden.
Bu sefer göğsünü biraz geri çekti ve yüzünü daha net görebilir hale geldim.
Ve göz göze geldik.
Gözleri…
Mahvolmuş gibiydi.
“Bir noktadan sonra seni kaybetmekten korkmaya alıştım.”
O cümle beni tamamen kırdı.
“Bu nasıl bir şey biliyor musun?” diye devam etti, sesi artık açıkça titriyordu. “Bir insanı unutmazsın. Onu sevmeyi bırakmazsın. Eğer kardeşinse bu daha da fazla olur, çünkü kardeşlik birinin asla unutamayacağı tek bağdır. Sevmeyi asla bırakamayacağı tek bağdır. Ama yokluğunu günlük hayatının parçası haline getirirsin.” Gözlerinde bastırılmış yılların ağırlığı vardı. “Sabah uyanırsın, onun olmadığını hatırlarsın. Yemek yersin, onun olmadığını hatırlarsın. Göreve çıkarsın, geri dönersin… ve her seferinde beynin sana aynı şeyi söyler: ‘Alış buna.’”
Dudakları titredi.
“Ama ben alışmak istemedim.”
Göğsüm yanıyordu artık.
Gerçekten yanıyordu.
“Çünkü sen sadece kardeşim değilsin, Aki,” dedi. “Sen… benim yetiştirdiğim çocuksun neredeyse.” Kısacık güldü ama o gülüş kırılmıştı. “Seni ilk kez mızrak tutarken gördüğüm günü hatırlıyorum. Düşüp ağlamanı. Bana yetişmeye çalışmanı. Her yenildiğinde tekrar ayağa kalkmanı…”
Gözleri dolmuştu artık. Ağlamak üzereydi. Onu bu denli ağlamamak için zor durarken ilk defa görmüştüm.
“Ve ben…” dedi yavaşça, “bütün bunları izledikten sonra bir gün sessizce yok olmanı kabul edemedim.”
Artık ben de kendimi tutamıyordum.
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Gittikçe şiddetlendi ve hızlandı.
Sessizce.
Kontrolsüzce. Ağabeyimin aksine benim gözlerim dolmaya başladığı anda ben ağlardım. Şu an, ilk defa onun taşıdığı yalnızlığı gerçekten hissediyordum.
Mizu derin bir nefes aldı. Sonra alnını hafifçe benimkine yasladı.
Ve son kez konuştu.
“Bir daha…” dedi kısık bir sesle, “bir daha beni kardeşimin öldüğüne inandırma, Aki.”
Bu cümle…
Bütün savaşlardan daha ağırdı.
Omuzlarım titredi. Gözlerimi kapattım. Boğazım düğümlendiği için cevap veremiyordum.
Ama o anlamıştı zaten.
Bir süre daha öyle kaldık.
İki savaşçı gibi değil.
Bir general ve bir teğmen gibi de değil.
Sadece… birbirini kaybetmekten korkmuş iki kardeş gibi.
Sonra Mizu yavaşça geri çekildi.
Yüzündeki kırılmış ifade tamamen kaybolmamıştı ama yeniden o tanıdık sertliği toplamaya çalışıyordu. Elini omzuma koydu.
Ve bu sefer sesindeki ton daha sakindi.
Daha sıcak.
“Git şimdi,” dedi. “Takımın seni bekliyor, General.”
Bu bir emir değildi.
Bu… eve dönüşümü kabul edişiydi.
Gözlerimi sildim. Dudaklarımda küçük ama gerçek bir gülümseme oluştu.
Başımı hafifçe eğdim.
“Evet,” dedim sessizce. “Gidiyorum.”
Sonra arkamı döndüm.
Ve koridor boyunca yürümeye başladım.
Ama bu sefer…
İçimde taşıdığım yalnızlık biraz daha hafiflemişti. Koridor boyunca yürürken adımlarımın sesi yıkılmış duvarların ve kırmızı alarm ışıklarının arasında yankılanıyordu ama zihnim artık bulunduğum yerde değildi; yıllardır içimde taşıdığım o sessiz boşluğun içine bakıyordum. İnsan, yalnızlığı çoğu zaman çevresinde kimsenin olmaması sanıyor ama gerçek yalnızlık bu değil… gerçek yalnızlık, insanın kendi acısını kimseye anlatamayacak kadar derine gömmesi ve bir noktadan sonra o karanlığın doğal hâli olduğuna kendini inandırması. Ben uzun zamandır böyle yaşıyordum. Kaybettiklerimi, taşıdığım korkuları, geri dönemeyen insanları, kurtaramadığım hayatları içimde sessizce çürütüyordum. Çünkü güçlü olmak gerektiğini düşünüyordum. Çünkü bir generalin kırılmaması gerektiğine inanıyordum. Ama şimdi anlıyorum… insanı karanlıktan çıkaran şey çoğu zaman büyük umutlar ya da kusursuz idealler değil; bir kişinin sana hâlâ geri dönmeni bekliyormuş gibi bakması. Kardeşlik dediğimiz şey de belki tam olarak buydu. Aynı kanı paylaşmaktan çok daha fazlası… insanın parçalanmış taraflarını sessizce taşıyan bir bağ. Çünkü Mizu benim için yalnızca çocukluğumu paylaşmış biri değildi; o, hayatım boyunca karşıma çıkan bütün kötülüklerin önünde duran ilk duvardı. Ben düşerken önümde duran gölgeydi. Kaybolduğumda geri dönmem gerektiğini hatırlatan sesti. Ve şimdi düşünüyorum da… insan bazen bütün dünyayı karşısına alabilecek kadar güçlenebiliyor ama yine de tek bir kişiyi kaybetme ihtimali karşısında çocuk gibi kırılabiliyor. Belki de bu yüzden kardeşlik bu kadar kutsal bir şey. Çünkü dünyanın geri kalanı senden bir kahraman, bir general, bir savaşçı olmanı beklerken… kardeşin yalnızca hayatta kalmanı ister. Ve insan ne kadar karanlığın içine gömülürse gömülsün, ne kadar yorulur, ne kadar değişirse değişsin… eğer hayatında seni hâlâ geri dönülecek biri olarak gören tek bir insan varsa, o zaman tamamen kaybolmaz. Çünkü o kişi, yalnızlığın sonsuz gecesinde bile sönmeyen küçük bir ışık gibi kalır. Ve ben bugün şunu anladım… bu evrende kaybetmekten gerçekten korktuğum şey umut değil, güç değil, hatta kendi hayatım bile değil. Ben en çok… bana hâlâ “kardeşim” diyebilen o sesi kaybetmekten korkuyorum.
Çünkü birini, neredeyse kaybetmiştim.
BÖLÜM SONU